Bir yazar, bir kadın, bir direnişçi: Arundhati Roy

Pazar, 25 Ağustos, 2019
Arundhati’nin yazını ve yaşamında, kastlar ve kalın çizgiler arasında onu parçalamak için sürekli bir gidiş geliş hali vardır aslında. Yeni romanı “The Ministry of Utmost Happiness- Mutlak Mutabakatlar Bakanlığı”nda ise başka kastlar, kalın çizgiler ve duvarlar arasında yapıyor bu yolculuğunu.

Sular iyice yükseliyordu. Evlerin tabanlarını çoktan kaplamıştı. Ağaçtan yapılmış çatıları kalın yapraklarla kapatılmış ve yoksul köy evleriydi. Yemyeşil bir vadide henüz birkaç gün önce mısırlarını ve mango ağaçlarından onun tanımıyla ‘parlak mangoları’ toplamışlardı. Şimdi ise evlerine zincirliydiler. Çatıyı tutan bir direğe, küçük oda kapısına, kirişlerden her ikisine ve birbirlerine kendilerini zincirlemişlerdi. Hindistan’ın en büyük barajlarından biri Narmanda Barajı’nın 500 bin insanı yerlerinden yurtlarından etmesine karşı direnişlerinden biriydi bu. Sular göğüslerine kadar yükseldiğinde de orayı terk etmediler. Aralarında oralı olmayan bir küçük kadın vardı. Onlar gibi kendisini kirişe zincirlemiş. Hintli jandarmaların bir kibrit çöpü gibi savurabileceği kadar ufak tefekti ama hiç kimsenin olmadığı kadar zorlu. Kelimelerden alıyordu gücünü; Arundhati Roy, ‘küçük şeylerin tanrısı’ ve sonra sular boğazlarına kadar yükseldi. Ancak polisler, jandarmalar ve barajın özel güvenlik güçleri büyük ve keskin makaslarıyla zincirleri söküp çıkarabildiler direnişçileri…

“Ben kanlı çatılardan çığlıklar atıyorum. Elitler ‘Şııışt komşuları uyandıracaksın’ diyor ama zaten benim istediğim bu. Onları uyandırmak” diyordu Arundhati Roy. Dünyanın en önemli edebiyat ödüllerinden biri olan Booker Edebiyat Ödülü’nü 1997’de kazanan ilk Hintli kadın yazar olarak, Arundhati Roy, sadece kelimelerinden ibaret bir dünyanın içine hiçbir zaman hapsetmedi kendisini. Bu nedenle ayrıca 2002’de Lanan Kültürel Özgürlük Ödülünü, 2004 yılında Sydney Barış Ödülü’nü de kazandı. Küreselleşme karşıtı hareketin her zaman öncülerinden biriydi aynı zamanda.

‘The God of Small Things-Küçük Şeylerin Tanrısı’nda; “..İkisinin farklı ufuklarında köşeler, sınırlar, sınır çizgileri, kıyılar ve uç noktalar cüce cinler gibi görünüvermişti. Puslu kıyılarda devriye gezen uzun gölgeli kısa boylu yaratıklar. Her ikisinin de gözlerinin altı çöktü; Ammu’nun ölürkenki yaşındalar şimdi. Otuz bir.

Yaşlı değil.

Genç de değil.

Ama yaşanabilir, ölünebilir bir yaş”  diyordu. Yani sadece yazarken değil yaşarken de, o büyülü masalın kahramanı gibiydi. Bu yüzden özellikle kadınla doğanın ilişkisini ve kadının Hindistan’da kastlarla katmerleşmiş dışlanmışlığı ile doğanın dehşetli yıkımına karşı mücadelede, edebiyat, kendisini anlatmanın sadece bir yoluydu. Bir kirişe zincirlenmiş olarak baraj sularının altında boğazına yükselinceye kadar kalmak, onun büyülü, masalımsı ve şiirsel anlatımının ne kadar gerçek olduğunu gösteren bir eylemden başka bir şey değildi aslında.

7-8 yıl önce Arunduhati Roy’la konuştuğumuzda, o bize Hindistan’ı anlatıyordu ama sanki çok daha fazla sayılar, çok daha büyük mesafeler ve devasa proje büyüklüklerini bir tarafa koyduğumuzda sanki bizim ülkemizde olanlar ve olacaklardı bunlar: “Söylemeye çalıştığım şey şu. Bir yandan bu Hindu sağının faşist programı var. Öte yandan liberaller var ki onların işi de gidişatın hiç de o kadar kötü olmadığını anlatmak. ‘Tamam, bu insanlar öldürüldü ama artık bunlar hakkında konuşmayalım, tamam bitti’ diyorlar. Ama bir yandan da bu RSS isimli örgüt var ki bu ideolojiyi tüm ülkede yaygınlaştırıyor. 45 bin örgütü, 700 bin gönüllüsü var. Okulları, buralarda okuyan bir buçuk milyon öğrencisi, öğretmenleri, gecekondu örgütlenmesi, kabile örgütlenmeleri var. Bu, muazzam bir altyapı. Bütün bunlarla bu nefret mesajını yaygınlaştırıyorlar. Bu durumda ne yapacaksınız bilmiyorum. Çıkıp da herkes birbirini sevsin falan mı diyeceksiniz, bu kulağa çok aptalca geliyor.

Küçük Şeylerin Tanrısı, Arundhati Roy, 287, 1998, Can Yayınları

Bir yanda bunlar var, bir yanda da şu ana kadar Hindistan’daki en başarılı ayrılıkçı hareketi yaratmış olan neo-liberal proje var: Yani üst kast ve orta sınıflar sanki uzaydaki bir başka ülkeye ayrılmışlar gibi bir durum var. Şimdi ise tek yapmak istedikleri oradan aşağıya bakıp oradaki boksit madeni, bu nehirdeki su, şuradaki demir madeni bizim, siz ne hakla orada yaşıyorsunuz demek. Şu anda sürüp giden süreç bundan ibaret.”

Edebiyat yaşamı anlatırken, öte yandan Arundhati Roy gibi yazarlarla, yaşamı da değiştirebilmenin bir aracı olmaya devam ediyor. Diğer kitapları “Sokaktaki İnsanın İmparatorluk Rehberi”  ve “Ya Çek Defteri ya Cruise Füzesi” ile Roy, hâlâ sırtını dev eseri Küçük Şeylerin Tanrısı’na dayayıp dünyayı yerinden oynatmaktan vazgeçmiyor. Özellikle dört bir tarafımızın çevresel yıkımlarla dolu bir coğrafya da, Arundhati Roy kadar popüler ve etkili bir yazarımızın kendisini kirişlere zincirleyebileceğini düşünmemiz, hayal etmemiz bile mümkün değil ne yazık ki. Kadın olmanın duyarlılığıyla, yazar olmanın büyülü etkisine, küçük şeylerin, kelimelerin sıcaklığına, korkunç bir yıkıma karşı sarılabileceğimiz böyle bir şeye ne kadar çok ihtiyacımız var halbuki…

Arundhati’nin yazını ve yaşamında, kastlar ve kalın çizgiler arasında onu parçalamak için sürekli bir gidiş geliş hali vardır aslında. Yeni romanı “The Ministry of Utmost Happiness- Mutlak Mutabakatlar Bakanlığı”nda ise başka kastlar, kalın çizgiler ve duvarlar arasında yapıyor bu yolculuğunu. Bu sefer farklı dinlerin ördüğü duvarlar arasında, transseksüel bir kahramanla, cinselliğin dışlanan tercihinin parçalanmışlığının ya da tam aksine bir aradalığının öyküsü bu. Tabii ki romanın gerisinde –ve belki de önünde demeli– bu parçalanmışlığın gerçek fonu, bir ülkenin toplumsal kargaşası eksik olmadan yazılmış, çarpıcı, dokunaklı bir roman. Bütün bunlar, sanki bir sinema gibi, ‘sürekli gözümüzün önünde oluyormuş’ gibi anlatıldığında, bu derin toplumsal yarıklar arasında ve ona lanet ederken buluyoruz kendimizi ve yine de her şeye rağmen, bizden umudu esirgemeden…

YAZARIN DİĞER YAZILARI