Irmak Özer
Irmak Özer

Bol güneş, iki doz vitray, dört doz heykel, bir doz mimari

Cumartesi, 24 Ağustos, 2019
Hastanelerde sanata yer verilmesinin, özellikle soyut resimlerin acı çeken hastaların dikkatlerini dağıtarak acılarını azaltmaya yardımcı olduğunu saptayan akademik çalışmalardan bahsediliyor. Çalışmalarda hastane-sanat-iyileştirici güç üçlemesinin Ortaçağ kilise-hastanelerinden kalma bir özellik olduğuna da değiniliyor. Bu yazıda artık müze olan, görenin ruhuna iyi gelmemesi imkansız Hospital de la Santa Creu i Sant Pau’dan bahsetmek istiyorum...

Eskiden bir gazetenin video ekibinde çalışıyordum. Ted Talks, Vice gibi yabancı ve seçili yerli kaliteli içeriklerle donatılıp büyük ideallerle, bu içerikleri seven, takdir eden genç bir ekiple kurulan video bölümü, “tık almıyor” diye hızla bitmeyen geyikler yapılan futbol programlarından bölümlere, evlilik programlarından kesitlere ve komik kedi videolarına evrildi. Gelen giden tık almıyoruz diye bize atar yaptı, sonunda bastık yemek programı kavgalarını, “Öyle bir şey oldu ki!!!”, “Gözlerinize inanamayacaksınız!”, “Genç kız kapıdan girdi ve…” tarzı ucuz başlıkları, aldık tıkları, sen sağ ben selamet…

Bunu anlatıyorum çünkü, bugün anlatacağım konu, “sanatın iyileştirici gücü”. “Sanat iyileştirir” diye de aratabilirsiniz Google’da; zira aynı acayip yaratıcı başlıktan onlarca çıkıyor. Sanatın iyileştirici gücünü anlatacağım söz konusu binaya girdiğimde de “Gözlerime inanamadım!” iyi mi…

ETKİLİ BİR İLAÇ OLARAK GÜZEL SANATLAR

Geçtiğimiz haftalarda, popüler uluslararası sanat sitelerinden artnet’te Güzel Sanat İyi Bir İlaçtır: Dünyada Hastaneler Nasıl Sanatın İyileştirici Gücünü Deneyimliyor (Fine Art Is Good Medicine: How Hospitals Around the World Are Experimenting With the Healing Power of Art) diye bir yazı çıktı. Yazıda, hastanelerde sanata yer verilmesinin hasta memnuniyetini arttırdığını ve özellikle soyut resimlerin acı çeken hastaların dikkatlerini dağıtarak acılarını azaltmaya yardımcı olduğunu saptayan akademik çalışmalardan bahsedilmiş. Bu konuda farklı görüşlere ve hastane örneklerine yer verilen makalede, 1920’lerden beri topladığı sanat koleksiyonunda 6.800 sanat eseri ve 15.000 poster yer alan, Türkiye halkı olarak başarılarından çok değişik yönlendirmeler üzerinden tanıdığımız (“Rabbim dedi”) Cleveland Clinic’ten iyi bir örnek olarak bahsedilmiş. Anish Kapoor, Yayoi KusamaSol LeWitt, Sarah Morris, Vik Muniz, Eva Rothschild gibi dünyaca ünlü sanatçıların eserlerinin bulunduğu koleksiyonda, seçim kriterlerinden biri, özellikle hastalara dokunabilecek, insani durumlarla ilgilenen sanatçılar olmasıymış.

Bugün Türkiye’ye baktığımızda, hastalar Samatya Eğitim Araştırma Hastanesi’nde dev bir Bedri Rahmi Eyüboğlu mozaiğinin yanından geçip hastanenin merdivenlerinden iniyorlar; belirli üniversite hastanelerinin duvarlarında Türk sanatından örnekler görebiliyorsunuz; özellikle sanat için bütçesi olan özel hastaneler, son dönemde bu konuda atılımlar yapıyorlar. Sanat galerileri ile işbirliği içinde hastanelerde çok sayıda olmasa da sergiler açılıyor, hastaneler yavaş yavaş sanat eseri alımı yapıyorlar. Sanata büyük yatırımlar yapan Koç Grubu hastanelerinden birinde Operation Room adında uzun süredir yerleşik bir galeri de var. Son dönem ilgi çeken işlerden biri de Bahçeşehir’de yine özel bir hastanenin girişine başarılı işlere imza atan dijital sanat grupların bang.Prix, Nohlab ve ArtBizTech işbirliğinde kurulan ve 3 kat yükseliğinde, 48 ekrandan oluşan doğanın ahengine hastaları davet eden videowall işi Ab-ı Hayat oldu. Böylece yeni medya sanatı da Türk hastanelerine giriş yaptı.

.

DÜNYANIN EN BÜYÜK ART NOUVEAU KOMPLEKSİ

artnet yazısında bu yeni akımdan bahsedilirken asıl hastane-sanat-iyileştirici güç üçlemesinin Ortaçağ kilise-hastanelerinden kalma bir özellik olduğuna değiniliyor. Aziz ve azizelerin iddia edilen iyileştirici güçleri; kiliseye ait/kilise tarafından yönetilen hastanelere resimler, duvar resimleri, vitraylar halinde sanatsal bir şekilde yansıyordu. Bizim coğrafyamızda da sanat ile iyileştiren merkezlerin çok iyi örneklerinden biri olan 1229 yapımı Sivas Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası’ndan birkaç ay önce bu mimari miras ile ilgili bir yazıda bahsetmiştim. Bugün ise acayip keyifli, güneşli bir Barcelona gününde tesadüfen bir blogdan görüp de yolumu düşürdüğüm, artık müze olan, görenin ruhuna iyi gelmemesi imkansız Hospital de la Santa Creu i Sant Pau’dan bahsetmek istiyorum. Antoni Gaudi’nin şehirdeki harikalarından biri olan Sagrada Familia’nın turist kalabalığından sıyrılıp arkasındaki caddeden dümdüz yürüdüğünüzde “kadrajıma girdin, selfiemin arkasından kafan çıktı”cı turist yığınlarının yerine yerel halkla karşılaşmaya başlıyorsunuz. Bana sorarsanız Avrupalı her zaman, özellikle de yazın, bir festival kutlamak için sebep buluyor; işte orada bulunduğum hafta da şehirde bir festival vardı. Bu festival sebebiyle mini mini meydanlarda çalan müziklerle bizim buralarda evden çıkılmayacak yaş kabul edilen 70 ila 80 yaşındaki Barcelona’lılar ayaklarını ata ata dans ediyorlardı. Bu şenlik içinde neşeyle ve “Refah be!” diyerek yürüdüğüm yol sonunda Santa Creu i Sant Pau, önüme masmavi gökyüzü altında o kırmızı güzelliği ile yayılan ve beni çağıran bir şahane olarak çıktı.

Bahçesinde müzikler çalan, insanların dans ettiği, yoga yaptığı, arkadaşlarıyla oturup sohbet ettiği bu eski hastane-yeni müze, zaten daha girişinden size bir huzur, üstünüze bir iyilik veriyor. Katalan modernizminin en önemli örneklerinden olan kompleks, Lluís Domènech i Montaner tarafından, “şehir içinde şehir” olarak düşünülerek tasarlanmış. Ortaçağ’daki 6 hastanenin bir araya toplanması amacıyla, Santa Creu ve Sant Pau olmak üzere iki ana merkezli bir araya getirilen büyük hastanenin pavyonları 1902-1930 yılları arasında inşaa edilmiş. Montaner tarafından ilk başta 48 binadan oluşması planlanan komplekste 27 bina yer alıyor. Mimarın ömrü, kompleksin tamamlanmasına yetmediği için 1923 itibariyle görevi oğlu Pere Domènech i Roura devralıp tamamlamış.

Bu bahsettiğim altında 1 kilometrelik gizli bir tünel de bulunan 27 bina, şifa veren bitkilerin yetiştirildiği, güzelim bahçelerin içerisine kondurulmuş. Hepsi kırmızı tuğladan art nouveau akımına bağlı kalınarak yapılan binaların bir ahenk yakalaması, güzel ve estetik olduğu kadar insani, modern ve fonksiyonel olmasına da özen gösterilmiş. Geniş iç alanlar ve yüksek güneş ışığı alma kapasitesi hesaplanarak ilk kez mimarinin hasta tedavisine katkıda bulunması bu binalar ile sağlanmış.

.

Kompleks o kadar güzel ve aydınlık ki, hem bahçeden binaları izlemek, hem de her salonu, odası ayrı renklerle donatılmış iç alanlarda saatlerce gezmek istiyorsunuz. Art nouveau tarzı rengrarenk vitraylarla kaplı, ışık ve rengi birleştiren pencereler insanı hem mutlu, hem de bir aptal ediyor. Binaları oluşturan beşik tonozlar, binanın içinde rengarenk yarı silindirik İspanyol monokrom çinilerileriyle bezenmiş. Pavyonların içerisinde birçok dekoratif panelin yanısıra, ferah bina içleri, zenginlik ve huzuru yansıtma amaçlı rahatlatıcı renklerde milyonlarca mozaik parça ile örülmüş. Bu parçalarda hayvan ve bitki figürleri dekoratif amaçlarının dışında ayrıca, yeniden doğum, iyileşme, pozitifin negatifin üstesinden, hayatın da ölümün üstesinden gelmesine referans veren semboller olarak da kullanılmış. Merdivenlerden inip çıkar, renklerin aydınlattığı, şahane tavanlı birbirinden farklı koridorlarda yürürken büyük kemerler altında size gargoylelar, melekler heykeltıraşlar Pau Gargallo ve Eusebi Arnau’nun alegorik ve sembolik heykelleri eşlik ediyor.

Hastane dediğin yer, ne kadar lüks de olsa, içine ne kadar sanat eseri de doldursan tatsız bir yerdir sonuçta… Halbuki Sant Pau’nun içinde gezerken sanki içeride de mis gibi temiz hava alabilirmişsiniz gibi bir hissiyata kapılıyorsunuz; öyle bir ferahlık ve doğal ışık… Bu bir tesadüf değil, bir deha eseri; keza 1997’de UNESCO Dünya Mirası ilan edilen kompleksin mimarı Lluís Domènech i Montaner’in bir diğer yapısı Palau de la Musica da UNESCO Dünya Mirası listesine giriyor. Sen bir hayat yaşa, binalar yap; bunlardan ikisi Dünya Mirası olsun… Düşün!

.

Bugün müze olarak halka açılmış olan kompleks, zamanında birçok hatırı sayılır bilim adamının gelip geçtiği, kayıtlar tuttuğu, şehri kalkındıran ve kolektif Katalan modernizminin yapı taşlarından olan bir tıp merkeziymiş. Zamanında Avrupa’nın en büyüklerinden olan bu hastanenin arşivi, dünya tıp tarihi için önemli kaynaklardan sayılıyor. Bana böyle tarihi bir binanın bu kadar korunarak Haziran 2009’a kadar hastane olarak hizmette olması inanması çok güç gelmiş olsa da, kompleks sadece 10 yıl önce yeni bir modern hastane yapılınca müzeye dönüştürülmüş. Halen de eski hastanenin belli birkaç bölümü bu binalarda yer alıyormuş. Meraklı Türk teyze moduna girip camlardan içeriye parmak ucunda kalkarak bakmak suretiyle fark ettim ki, uluslararası STK’ların ayrıcalıklarından yararlanan Dünya Sağlık Örgütü, Barcelona ofisini bu binalardan birine yerleştirmiş. Buradan kendilerine açık çağrı yapıyorum; 5 yıldır sağlık sektöründe çalışıyorum, yemin ederim dünyanın daha sağlıklı bir yer olabileceğine inanıyorum, İspanyolcayı da hemen öğrenirim, aldırın beni yanınıza!


Irmak Özer kimdir?

Sabancı Üniversitesi Toplumsal ve Siyasal Bilimler bölümünden mezun oldu. Atina Üniversitesi’nde Güneydoğu Avrupa Çalışmaları, London School of Economics and Political Science’ta Uyuşmazlık Analizi-Karşılaştırmalı Politika yüksek lisansları yaptı. Bugüne kadar hurriyet.com.tr, The Magger, Artisans, Art50 gibi yayınlara kültür-sanat yazıları ile katkıda bulundu. Halen İstanbul Üniversitesi Kültürel Miras ve Turizm bölümüne devam etmekte ve özel sektörde Kamu İlişkileri alanında çalışmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI