Kaz Dağları: Kısa günün kârı

Salı, 20 Ağustos, 2019
Kanada Kaz Dağları projesinden milyarlar kazanırken, Türkiye’yi yönetenlerin birkaç milyon için doğayı satışa çıkarması ve ülke topraklarını zehirlemesi de Kanada’nınkinden farksız bir bencillik. Yani, kimsenin bir başkasını, geleceği düşündüğü yok. Herkes kısa günün kârına bakıyor. Bu da felaketin ta kendisi.

18 Ağustos Pazar günü, Kaz Dağları’nda yaklaşık 1 aydır devam eden Adalet ve Su Nöbeti’ne Fazıl Say ile eşlik etmek üzere yola çıktık. Kalabalık olacağını az çok tahmin ediyorduk; fakat orada daimi olarak kalan çevrecilerden bizzat duyduğum üzere bu kadarını kimse beklemiyordu. Kaz Dağları’ndaki talana bu kadar büyük bir karşı çıkış hepimiz için bir umut, öncelikle bunu belirtmek ve halkımızla gurur duymak lazım.

Nitekim, Fazıl Say da konserine başlarken aynı vurguyu yaparak, halkımla onur duyuyorum dedi. Böylesi özel bir amaçla, İda gibi büyülü bir dağda, güzel kalpli insanlarla birlikte gerçekleşen bir konserin etkileyici olmaması düşünülemez. Fakat en özel eserleri, Fazıl Say’ın elinden kulağından dinlemek elbette ayrıca etkileyiciydi. Ayrıca belirtmek gerekir ki, minik konuşması da yaydığı enerji de son derece naif ve doğayla uyumluydu. Belki “Bu ne demek kuzum allasen?” diyebilirsiniz, ancak anlaşılması için orada olmak gereken anlardan birini tarif etmeye çalışmaktan ibaret sanırım benimkisi. Öyle ki; eserleri sanki ağaçla, kuşla, bir açıp bir kapanan bulutlarla, güneşle birlikte sundu. Eric Satie’nin Gnossienne adlı eserinde kendisine eşlik eden kuşa teşekkür etmeyi unutmadı örneğin. Fazıl Say’a sanatını doğaya kattığı ve toplum için icra ettiği için teşekkür ederiz.

Robert Rennebohm diye bir yazarın bir makalesine rastladım geçen gün. Sosyal ekosistemin insan tarafından yağmalanmasını Victor Hugo’nun Sefiller’indeki bahçe örneği üzerinden açıklamaya çalışmış ve insanların doğayı dışlamasının nelere yol açtığına ilişkin yazmış. Ufak bir kısmını aktarmak isterim:

“Aslında modern insanlar şunu fark etmekte yavaş davranmışlar gibi görünüyor: Her birimiz, karşılıklı bağımlı bir beşeri sosyal ekosistem bağlamında yaşıyoruz ve burada hepimizin birbirimize ihtiyacı var. Hayatta kalmak ve toplumsal güzellikten faydalanmak için hepimizin çalışması gerekiyor. Beşeri sosyal ekosistem, tabiatın ekosistemleriyle uyumlu bir şekilde entegre olmalıdır. Tabiatın ekosistemleriyle entegre nitelikte sağlıklı bir sosyal ekosistem geliştirmek yerine ne yaptık? Ciddi şekilde hasar görmüş ve bozulmuş bir sosyal ekosisteme benzeyen bir şey yarattık. Çoğumuzun yaşadığı sosyal ekosistem, tabiatın bahçesinin niteliklerini çok az içeriyor. Yaygınlaşmasına izin verilen ekonomik modelin (kapitalizmin) etkisiyle, sosyal ekosistemimize hiyerarşi, bireycilik, kıran kırana rekabet, talancılık, sömürü, eşitsizlik, adaletsizlik, öfke, tecrit, gerilim, endişe, depresyon, tecrit hali, yalnızlık, ayrıştırma ve can sıkıntısı hakim oldu; lider kadrosu kalpsiz şekilde davranıyor, işbirliğini küçümsüyor; insanların birbirine bağımlı olduğunu inkar ediyor.”

Tüm bu talanın sebebi başka ne olabilir? Elbette insanın kendini doğadan ayrıksı ve üstün tutması. Menfaatini her şeyden ve herkesten önemli görmesi. Ülke olarak da bireyler olarak da bu düsturla yaşar hale geldiğimiz açık. Öyle olmasaydı, örneğin, Kanada, kendi ülkesinde uygulamadığı sistemi (altını çözmede kullanılan zehri, siyanürü açık havuz sisteminde muhafaza etmek) sırf maliyeti düşünmek için Türkiye’de uygulamaya kalkmazdı. Kendi ülkesinde uyguladığı ve çok daha maliyetli bir sistem olan kapalı sistemi tercih ederdi. Oysa, Kanada şunu düşünemiyor, Türkiye’de siyanürün muhafaza edildiği açık havuzun bir şekilde toprağa siyanürü sızdırma olasılığında, Türkiye’de ölecek olan doğal yaşam tüm dünyayı etkileyeceği gibi elbet Kanada’yı da etkileyecek.

Aynı şekilde, Kanada Kaz Dağları projesinden milyarlar kazanırken, Türkiye’yi yönetenlerin birkaç milyon için doğayı satışa çıkarması ve ülke topraklarını zehirlemesi de Kanada’nınkinden farksız bir bencillik.

Yani, kimsenin bir başkasını, geleceği düşündüğü yok. Herkes kısa günün kârına bakıyor. Bu da felaketin ta kendisi.

Aktivizm ve sivil toplum mücadelesi bu yüzden onurlu bir şey. Yalnızca kendini düşünmemekle, toplumu ve geleceği düşünmekle ilgili bir şey olduğu için. Aktivizmi küçümseyen neo-liberal dünya, bir gün kibrinde boğulduğunda dünyayı da kendi bataklıklarına çekmiş olacaklar. Makalede “işbirliğini küçümseyen liderler” diyor ya, işte bu küçümseyen tavra yalnızca liderlerde değil, paraya ve bireysel menfaate tapan herkeste görebilirsiniz. Asıl, oysa asıl küçümsenmesi gereken bu bencil düşünce ve aklınca “işini bilen” küçük insanlardır. Geleceği düşünenler ise kuşa teşekkür etme gereği duyarlar. Kanadalı malum şirketler ve Türkiye’de toprağın eşelenmesine izin verenler de toprağa teşekkür ediyor olabilirler. Fakat iki teşekkür arasında fark var. Biri insanlığa, yaşam ve huzur verdiği için teşekkür ediyor; diğeri ise para verdiği için yahut yalnızca kendisine yaşam ve huzur verdiği için. Sanırım bu ikincisinden daha onursuz bir şey olamaz.

Özetle, makro çevre mücadelesinin içimizdeki mikro bencillikle fazlaca ilgili olduğu açık. Hani, devrim kendinden başlar diyoruz ya, belki de doğanın kurtuluşuna doğru atılacak en büyük adım, her birimizin içimizdeki bencillik ve üstünlük duygusuyla hesaplaşması olacaktır.


Tuba Torun kimdir?

Tuba Torun, 1987 doğumludur. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı, Sosyal Haklar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi-Çocuk Hakları Koordinatörü, Kadın Meclisleri ve Kadın Adayları Destekleme Derneği üyesidir. Ayrıca aktif olarak siyasi faaliyetlerine devam etmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI