Adem Erkoçak
Adem Erkoçak

Beşiktaş ile Abdullah Avcı'nın 'fikir uyuşmazlığı'

Pazar, 18 Ağustos, 2019
Abdullah Avcı, Başakşehir'deki taktik temelini Beşiktaş'a uygulamak ve bunun üzerine bir bina inşa etmek istemiş. Lakin sanki tam tersini, yani Beşiktaş'ın yıllardır süregelen taktiksel geçmişini temele alıp kendi dokunuşlarını üzerine koymalıydı. Çünkü Beşiktaş'tan Başakşehir'in daha iyisini bekleyen Avcı siyah-beyazlılardaki futbolcu topluluğunun istediği oyunu oynayacak bir bütünlükte olmadığını, o oyuncuların bu oyun için takıma dahil edilmediğini bir an önce kavramalı.

Futbol terimlerinin çoğunu İngilizceden doğrudan almışız. Böyle olunca kelimelerin “gerçek anlamı” değil de bizim “ona yüklediğimiz anlamı”  zihnimizde canlanıyor. Mesela, aut, İngilizcedeki “out”un okunuşu, basitçe “dışarı” demek. Ama bizde aut denilince sanki özel bir anlamı varmış ya da sadece kalenin yanından top dışarıya çıkınca bu isim kullanılırmış gibi oluyor. Sanki özel bir terime dönüşüyor. Tıpkı “köşe” manasına gelen korner gibi.

“Pas” kelimesi de bu nedenle doğru kavranamıyor. “Pass” kelimesinin Türkçe karşılığı “geçmek”; ama bir şeyi aşarak geçmek. Bir engeli aşmak ya da üzerinden, arasından geçmek. Yoksa koşudaki “geçmek” değil. Dolayısıyla iki defans oyuncusunun kendi arasındaki al-veri bir pas olmuyor aslında. Ama biz ona da pas diyerek kelimenin gerçek manasına bambaşka bir anlam yüklüyoruz. Sonra da elimize geçen istatistik kağıdına bakıp bir takımın ne kadar paslı oynayıp oynamadığına karar veriyoruz.

ABDULLAH AVCI TAKIMLARI ÇOK PAS YAPIYOR AMA NEYE YARIYOR?

Beşiktaş bu akşam 3-0 kaybederken rakibinin neredeyse iki katı pas yapmış. Fakat maçı izleyenler gözlerinin önüne getirebilir, Vida ile Ruiz arasında ne kadar al-ver yapıldığını. Sadece buna bakarak “Abdullah Avcı takımları çok pas yapıyor” deyip işin içinden çıkılıyor. Burada mühim olan, bu pasların kaçının manalı olduğu. Kaç tanesi rakip kalede üretkenlik adına kullanılan toplardan olmuş? Kaçıyla bir gol pozisyonu yaratılmış? Bu paslaşmaların oyun kurulumuna ya da takımın topa sahip olarak rakibin tehlikeli pozisyonlara girmesini önlemek üzere yapıldığını düşünmek istesem de uygulama pek öyle değil maalesef.

Beşiktaş’ı izlerken aklımdan şu geçiyordu: Tamam, Avcı’nın taktik bilgisine diyecek yok; fakat galiba Beşiktaş kulüp karakteriyle Avcı’nın taktik düşüncesi arasında bir “ten uyuşmazlığı” var. Beşiktaş, rakipleri Fenerbahçe ve Galatasaray’dan farklı olarak “kötü oynarken kazanmayı bilecek, becerecek kadar” büyük bir takım değil. Bu manada Fenerbahçe ve Galatasaray’ın tarihinde ve buna mukabil karakterinde bu var. Beşiktaş ise hep iyi oynamak, tempoyu artırmak, oyunu domine etmek zorunda kalıyor bir maçı kazanabilmek için. Üstelik kulüp tarihinde bunların hepsini yapsa dahi kaybettiği sayısız maç var.

ABDULLAH AVCI, TAKTİKSEL OLARAK KENDİNİ YENİLEMELİ

Samet Aybaba, Slaven Biliç ve Şenol Güneş dönemlerindeki Beşiktaş’ı her zaman oyun arzusu yüksek, topu bir an önce rakip kale önüne götürmek isteyen bir düşünceyle ve bunu iyi uyguladığında da seyir zevki verir bir halde izlemiştik. Bugün, evet farkındayım ilk maç; ama bir veri, bunun çok uzağındaydı siyah-beyazlılar. Abdullah Avcı, Başakşehir’deki taktik temelini Beşiktaş’a uygulamak ve bunun üzerine bir bina inşa etmek istemiş. Lakin sanki tam tersini, yani Beşiktaş’ın yıllardır süregelen taktiksel geçmişini temele alıp kendi dokunuşlarını üzerine koymalıydı. Çünkü Beşiktaş’tan “Başakşehir’in daha iyisini” bekleyen Avcı, siyah-beyazlılardaki futbolcu topluluğunun istediği oyunu oynayacak bir bütünlükte olmadığını, o oyuncuların bu oyun için takıma dahil edilmediğini bir an önce kavramalı. Beşiktaş’ta sağlam bir oyun kurmak için 4 yıllık bir kredisi olamayacak hocanın, o yüzden “değişime açık olması” önemli.

Bu manada “muhafazakâr” bir tutum içinde Abdullah Avcı. Tıpkı Ertuğrul Sağlam dönemindeki gibi. Sağlam da çoğunlukla başarılı sonuçlar alsa da futbola karşı tutumu ile hem kulüp yapısı hem de taraftar ile bir türlü uyuşmamıştı. Büyük takım çalıştırmanın zorluğu biraz da bundan gelir. Hep üreten, ürettiğini sahada ortaya koyan, sadece galibiyet değil aynı zamanda seyirlik bir futbol sunan taraf olmalısınız.

Lafı uzattık, aslında şu sorunun cevabı dün akşamki maçı anlatıyor: Beşiktaş’ın Sivas’ta böyle bir sonuç almayacağını düşünen var mıydı? Hazırlık maçlarında ortaya konulan futbola bakmak bunun için yeterli.

Sivasspor’un ikinci golünü kaydeden Yatabare (sağda), mükemmel bir vuruş yaptı…

Ancak her şeye rağmen bir gerçek var ki o da Burak Yılmaz. Eğer o sahada olsaydı tüm bu söylediklerimizi boşa çıkaracak işler yapabilirdi. Taktiklerin üstünde bir etkisi var Burak’ın. Bu maçta da görüldü ki Beşiktaş’ın en olmazsa olmazı. O sahadayken herkesin performansını yukarıya çeken bir stili var.

SİVASSPOR ‘ÜÇLEMEYİ’ TAMAMLADI

Sivasspor cephesinde ise iyi gidiş sürüyor. Geçen sezonun son maçında şampiyon Galatasaray’ı 4-3 mağlup eden kırmızı-beyazlılar, yaklaşık bir hafta önce de Cumhuriyet Kupası maçında Fenerbahçe’yi mağlup etmişlerdi. Bugün de Beşiktaş’ı geçerek “üçlemeyi” tamamladılar.

 

Sivasspor adına en büyük korkum, ileride alınacak iki mağlubiyetle teknik direktör Rıza Çalımbay’ın konsantrasyonunun bozulması ve hakemlere kafayı takmasıyla takımının ve kendisinin ritmini bozması. Bunu yapmazlarsa geçen yıl Malatya’nın yaptığını tekrar edebilirler.

TRİBÜNLER, BOŞ TRİBÜNLER…

Ama bu galibiyetlerin, olası başarıların boş tribünler önünde alınması bu başarıların değerini düşürüyor. Birçok şehre “modern” stadyumlar yapıldı ama o şehirlerde futbola ilgi nasıldır, son 10 yılda seyirci ortalaması nedir, o şehrin insanları stadyuma gitmek için nasıl bir beklenti içinde olurlar gibi sorular sorulmamış anlaşılan. Böyle olunca da boşluğun yankı yaptığı heyulalar şeklinde ruhsuz abideler olarak kalacaklar. Halbuki bir gün önce Denizli’de güzel bir örneğini gördük. Stadyum eski olsa da tribün canlılığı tüm eksiklikleri kapatıyordu.

Benzer şekilde, maçlarını Eryaman Stadı’nda oynayan Gençlerbirliği’nin, bu stadyumun tribünlerinin alacasında kırmızı-siyah renklerinin kaybolduğu, etkisinin azaldığı bir taraftar topluluğu önünde maçlarını izlemek de eziyete dönüşüyor. “Yaptım oldu” kafası hiçbir alanda olduğu gibi burada da işe yaramıyor.

Gol sevinci ve stadyumun boş koltukları…

YAZARIN DİĞER YAZILARI