Irmak Özer
Irmak Özer

Yelken, form, fonksiyon ve genç bir tasarımcı

Cumartesi, 10 Ağustos, 2019
Yaptığınız herhangi bir şeyi sadeleştirmenin, yazdığınız uzun bir yazıyı kısaltmanın, daha sade ve net bir dille bir şey anlatmanın ne kadar zor olduğunu düşünün... Bunların farkında olarak estetik, yalın, fonksiyonel, bir de üstüne ulaşılabilir bir tasarımla karşılaştığımda heyecanlanıyorum. İşte Hüner’le tanışmamız böyle oldu...

19’uncu yüzyılın sonlarında, bir grup sanatçı, modern üretimin ruhsuzluğu ve sanatın toplumla olan bağının koptuğu endişeleriyle, güzel sanatlarla işlevsel tasarımı yeniden bir araya getirmeyi ve sanatsal ruh ve bakış açısıyla pratik nesneler yaratmayı hedefleyen Bauhaus Enstitüsü’nü kurdu.

Bauhaus hakkında araştırma yaparken Harry Potter’ın Hogwarts’ını okuyor gibi hissediyorsunuz. Alanında isim yapmış, seni düşünmeye, keşfetmeye iten sanatçı öğretmenler ve yepyeni bir akımın parçası, bu özel enstitüye kabul edilmiş öğrenciler… Bu okulda öğrenciler ışık teçhizatı, çaydanlık ve sandalye gibi pratik nesnelerin tasarımını birer sanat projesi olarak ele aldılar ve seri üretim için iyi, sanatsal tasarım yapılabileceği vizyonuyla çalıştılar. Bu yeni tasarım anlayışında işe yaramaz süsler nesnenin işlevini zedeleyen unsurlar olarak reddedildi ve Bauhaus atölyelerinde yaratılan üretimler, temiz çizgileri olan, malzemelerin yenilikçi kullanımını sağlayan, modern yaşam tarzına uygun ve teknolojiye uyumlu üretimler olarak diğer tasarımlardan ayırt edildi. İki dünya savaşı arasında sadece 14 yıl açık kalabilmiş bu enstitü, modernizme damgasını vurdu, bugünkü tasarım anlayışını kökünden etkiledi.

EN YALIN, EN DEĞERLİ

Birkaç ay önce zevkine güvendiğim biriyle konuşurken, en basit tasarımlı, en yalın nesnelerin en pahalı nesneler olduğundan bahsediyorduk. “Elimi neye atsam, dükkandaki en pahalı obje çıkıyor; halbuki ben en süssüz, gösterişsiz olanı seçiyorum,” diye anlatıyordu bana. En süssüz, en gösterişsiz ama aslında en ince düşünülmüş, en fonksiyonel. Yaptığınız herhangi bir şeyi sadeleştirmenin, yazdığınız uzun bir yazıyı kısaltmanın, daha sade ve net bir dille bir şey anlatmanın ne kadar zor olduğunu düşünün…

Bunların farkında olarak estetik, yalın, fonksiyonel, bir de üstüne ulaşılabilir bir tasarımla karşılaştığımda heyecanlanıyorum. İşte Hüner’le tanışmamız böyle oldu…

İSTİKRARLI HAYAT HAKİKATTİR

Beş yaşından beri moda tasarımcısı olmak istemiş Hüner Aldemir. Çocukken bebeklerine kıyafetler yapmış, anaokulunda çizdiği resimlerde bile çizdiği insanların kıyafetleri hep detaylı, aksesuarları tam olurmuş.

 

.

Hayallerini gerçekleştirmek üzere New York’a Pratt Institute’e girmiş sonunda üniversiteye geldiğinde. New York hayatına kapılıp ne parti ne eğlence ne gezmeye daldım; özellikle kampüslü bir üniversite seçtim ve dört yıl boyunca kampüsten çıkmadım, çalıştım, araştırdım diyor. Sonrasında moda tasarımcısı Peter Som’la dokuz aylık bir macera; yarısı İtalya’da yarısı New York’ta üretilen yılda dört koleksiyon, sürekli git-gel, üretim, defile organizasyonu, kontratlar, anlaşmalar… 21 yaşında bu deneyimle İstanbul’a dönüyor ve e-ticaret sitelerinde satın alma tarafında çalışıyor bir süre. Aslında yapmak istediğim bir şey değildi ama doğru iş kurabilmem için deneyim kazanmam gereken bir alandı diyor.

RÜZGAR HAYALLERE DOĞRU ESİYOR

2016’da İKSV koordinatörlüğünde Venedik Bienali 15’inci Uluslararası Mimarlık Sergisi’nde Türkiye, Darzanà başlıklı proje ile yer alıyor. Sınır ihlalleri ve melezlik üzerine bir proje olan Darzanà, tersane kentleri olan Venedik ve İstanbul arasındaki ortak kültürel ve mimari mirası vurguluyor. Hüner, organizasyon işlerinde deneyimli olduğu ve bienale ilgi duyduğu için projeye dahil olmak istiyor. İhtiyaçları olan işleri hallederim, işin koşturmacasını yaparım diye düşünüyor. Hayatın güzel tesadüfleri işte tam burada Hüner’e doğru esiyor; Türkiye Pavyonu’nda dağıtılacak bir şey tasarlanmasına karar veriliyor. Organizasyon için ekibe girmiş taze mezun Hüner’e kısa zamanda Darzanà’ya uygun bir konseptte bir tasarım yapıp yapamayacağı soruluyor. Hüner’in aklına yelken geliyor. “Yelken sporuyla hiç alakam yok ama yelkenin çağrıştırdığı şeyleri seviyorum” diyor; özgürlük, rüzgar, deniz… Bienal için 500 çanta üretiyorlar ve çantalar iki günde tüketiliyor. “Bir marka kurma fikrim hep vardı. Ama moda tasarımı eğitimi aldıktan sonra mutlaka bir işletme yüksek lisansı veya MBA yapıp kendimi hazırlamak istiyordum. Bienaldeki çantalar tükendikten sonra o kadar kişi gelip sordu ki, bazen kafanda planladığın gibi hazır olmasan da harekete geçmen gerektiğini anladım,” diye anlatıyor Hüner.

Bir yıllık bir hazırlık sürecine giriyor sonra. Her işi kendi halletme ısrarı olduğu için dijital pazarlama programlarına giriyor, kod yazmayı öğreniyor, dijital reklamcılığa hakim oluyor ki işini yönetsin. Diğer yandan birilerinden yardım isteme konusunda çok iyi değildim; ama bir işi yönetmek sayesinde bu çekincemi aşmış oldum. Çünkü birilerinden yardım istemeden de yol alınmıyor, diye öğrenimini anlatıyor.

FORM VE FONKSİYON

Hüner’in tasarımlarıyla Onur Ayında Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği – SPoD için yaptığı sosyal sorumluluk kampanyası sayesinde tanıştım. Birkaç senedir ve bayıldığım yelken sporunun Türkiye’de geniş bir yaygınlığı yoktur. (Hüzünlü soru: Futbol dışında neyin çok var?) Yarışırken ihtiyaç olan temel malzemeler bulunur ama onun dışında pek bir şey yoktur. Yarışa giderken kullanılan yelkenden silindir çantaları bulmak için birini tanımanız gerekir mesela. O yüzden Hüner’in yelkenden rengarenk Onur Ayı tasarımlarını gördüğümde sonunda bir alternatifle karşılaştığım için pek sevindim.

Kendisinin çok isabetli bir şekilde “holdall” (hepsini taşı) çantasını ısmarladım Onur Ayı’nda derneğe destek olmak için. Çanta gelip de kutusundan çıkardığımda ofisteki arkadaşlarım “Neden çuval alma ihtiyacı hissettin!?” diye dalga geçtiler. Ben de, biraz fazla büyükmüş sanki, diye düşünmüştüm. Hüner’in ne kadar iyi bir tasarımcı olduğu çantayı doldurup da içine eşya koyduğumda anlaşıldı. Bir postacı çantası gibi taktığın, ağırlığı dağıtan, içine dünyayı doldurabileceğin, bayıldığım balon yelkenden harika bir tasarım… Başka çantayla uğraşmayıp hem çok işime yarayan hem de farklı olan bu tasarımla yaşar oldum.

Hüner’in tasarımlarında en çok hoşuma giden nokta, her bir tasarımın benzersiz olması. Bir tasarımın aynısından istesen de yok. Hepsini tek tek kendi eliyle yapıyor, hepsi kendine has. Bilindik malzemelerle çalışan bir tasarımcı gibi toptan kumaş alıp aynı çantadan onlarca, yüzlerce üretme ihtimali yok. Yelkenlerin hepsi farklı, kestiğinde farklı kalıplar çıkıyor, aynından bulma ihtimalin de yok. Kalıpları kesip çıkarıyor, tutacağı kolları örüyor, adının baş harfinin damgasını bile oturup kendi basıyor.

Artık bazı insanlara demode gelse de Bauhaus ekolünü takip ettim, diye anlatıyor; bir şey estetik olduğu kadar fonksiyonel de olmalı. Dolayısıyla tüm çantalarını bu mantıkta tasarlamış. Bunu nerede kullanırım, nasıl kullanırım, dört mevsim kullanmam mümkün olur mu?

ÇÖPÇÜ AVI OYUNU

Amerikalıların “scavenger hunt” diye bir oyunu vardır (Türkçe’ye “çöpçü avı oyunu” diye çevriliyor); oyunu oynayanlar kendilerine verilen görev listesindeki görevleri yaparak puan kazanırlar. İz sürer, araştırır, bulur, puanını öyle alırsın. Hüner de kendi tasarım ve üretim sürecini bu oyuna benzetiyor.

“Bienal için çanta tasarlarken okuldan kalma bir alışkanlıkla çok fazla araştırma yaptım; o yelken üçgeninin köşesi nasıl yapılmış, hangi dikişi nerede, yelken tasarımı yapılırken ne düşünülerek, hangi fonksiyona hizmet etmesi için yapılmış diye kafa yordum” diyor. Yelkenin köşeleri nasıl dikilmiş; elle dikilen bir şeyi ben seri üretime nasıl döndürebilirim diye düşünüp araştırmış.

.

Yelken çok zor bir malzeme değil mi, diye soruyorum, onaylıyor; Darzanà için ilk üretimi çıkarmış çıkarmasına ama sonrasında tasarımları farklılaştırmak, malzemeyi anlayabilmek için uzun bir süreç geçirmiş. Farklı yelkenlerden neler yapılabilir, kalıpları nasıl kesebilir, nasıl yapıştırabilir…. “Yelken zor bir malzeme; deri gibi değil ama kanvas gibi de değil. Çok fazla şey öğrenmek zorunda kaldım. Küçük üretimci olarak büyük atölyelere bir şey yaptırmak çok zor; az adetli üretim yapmak istemiyorlar. Dolayısıyla kendi butik üretim atölyesini kurmak isteyen bir arkadaşımla oturup tüm denemeleri kendimiz yaptık. Dört ay boyunca 250 çanta ile deneme yanılmalarla bugünkü üretime ulaştık. Bir model üzerinde yaklaşık üç hafta çalıştım. Yap, tekrar baştan yap, olmadı tekrar başa al.”

Bunun yanı sıra Karaköy Perşembe Pazarı’nda çok uzun zaman harcamış. Hırdavatçılara girip çıkıp denizcilikte kullanılan halatların, kilitlerin, tasarımlarında kullanabileceği bütün malzemelerin bir avcı gibi izini sürmüş. Bu nedir, ne işe yarar diye sorarak kullanabileceği malzemeleri bulup getirmiş ve onlarla birçok deneme yapmış. Bu denemeleri yaparken de form ve fonksiyonelliği hep dengede tutmayı hedeflemiş. Bir insan günlük hayatında çantaları nerede, nasıl kullanır? Alışverişe gitse, çantayı ne kadar doldurur, içinde nasıl bir cebe ihtiyaç duyar? Sırt çantasıyla seyahate gitse neye ihtiyaç duyar; aynı çantayla işe gitse, laptop’unu koymak için nasıl bir cebe ihtiyacı olur? Hep bu günlük ihtiyaçlar düşünülerek tasarlanmış çantalar.

Yelken çok pahalı bir malzeme olduğu için Hüner’in tasarımlarını ilk gördüğümde aklıma gelen soru, malzemeleri nereden tedarik ettiği olmuştu. Hüner kendi de farkında olmadan keşfedilmemiş bir alana dokunmuş. Biraz araştırma ve birkaç isimden sonra yelken camiasının ne yapacağını bilmediği, çok eskidiği ve hasar gördüğü için artık kullanılamayan yüzlerce yelkene ulaşmış. Zamanla Hüner’in bu malzemeleri topladığı duyuldukça kendisini bulan da çok olmuş. 80’lerin sonlarından yelkenler çıkmış mesela Bodrum’da tekne imalatı yapan bir depodan. İşin tatlı kısmı, malzeme arayan olduğunu duyunca bunu sağlayabilecek insanlar da heyecanlanıyorlar; Kapalıçarşı’daki halıcıları düşün; nasıl gidince halıları rulolardan bir şov halinde açarlar, yelkenler de önüme öyle heyecanla ve keyifle açıldı, diyor Hüner.

Cheese Sailing’in sahibi Levent Peynirci, elindeki balon yelkenleri gösterip Hüner’e “bunları da ister misin acaba?” diye sorduğunda Hüner, o malzemeyle de oynamaya karar vermiş. “Balon yelken çok ince bir şey, bununla ne yapabilirim, kullandığım astarlara benziyor. 60 metrekare bir kumaş, kenarda dursun kullanırım diyebileceğin bir şey de değil. Yelkencilerin ihtiyacı olan, kullanmayı sevdiği silindir çanta tarzı bir şey yapsam derken evrile evrile bu hale geldi. Kollarını kullanmadan kullanabileceğin çanta modeli, benim en sevdiğim, en pratik çanta modeli. Yazın havlunu at, kışın spora giderken kullan… İnce kumaşına rağmen sekiz kiloya kadar taşıyabilen bir çanta,” diye benim de en sevdiğim model “holdall”un doğuş hikayesini anlatıyor.

BUNU ÇÖPTEN Mİ BULDUN?

Türkiye’de yelken camiası dar ve erkek yoğunluklu bir çevre olduğu için sporculara değil, genele yönelik tasarımlar yapıyor Hüner. Yelkene aşina olmayan kitleye tasarımlarını anlatmak zorlayıcı olmuş başta. Hüner, tasarımlarını oluştururken “çöpçü avı oyunu” oynamasını seviyor sevmesine ama yelkeni tanımayan bir meraklıdan bir tanıtım sırasında “Bunları çöpten mi buldun?” sorusunu almak onu şaşırtmış. Yurt dışında, özellikle denizcilikle iç içe olan ülkelerde ise işler farklıymış. Oslo’daki bir Noel fuarında Türkiye’de altı ayda yaptığı satışı iki günde yapıp gelmiş. Artık yurt dışındaki fuarlara yoğun ilgi sebebiyle daha sık katılırken, burada da emin adımlarla yürümeye devam ediyor. Hatta yeni bir ava başlamış ve yeni projesi için antikacıları, toz tabakaları altında kalmış malzemeleri araştırıyormuş.

Eskiden hayal edip gerçekleştirmek daha mı kolaydı, yoksa insanlar önlerine sunulanla daha mı mutluydu bilmiyorum ama bugün tahmini 25-35 yaş arası, sürekli hayallerden bahsediyor. Birçok insan içinde bulunduğu çarktan çıkmayı, kendini bulmayı, başka dünyalar keşfetmeyi düşlüyor. Belki de artık giderek daha otomatize insanlar olmamız beklenir, hayat ve kazanmak zorlaşırken, madem bu kadar çok efor sarf ediyorum bari gerçekten inandığım şeyler için sarf edelim diye düşünüyoruz. Dolayısıyla Hüner’in sadece tasarımlarının başarısı değil; doğru yerden esen rüzgarı cesaret edip yakalamış, hayallerinin peşinden koşan bir insan olarak da hikayesi anlatmaya değer diye düşündüm. Anlatmaya değecek nice hikayeler, hayalperestler bulmaya!

 

 

 


Irmak Özer kimdir?

Sabancı Üniversitesi Toplumsal ve Siyasal Bilimler bölümünden mezun oldu. Atina Üniversitesi’nde Güneydoğu Avrupa Çalışmaları, London School of Economics and Political Science’ta Uyuşmazlık Analizi-Karşılaştırmalı Politika yüksek lisansları yaptı. Bugüne kadar hurriyet.com.tr, The Magger, Artisans, Art50 gibi yayınlara kültür-sanat yazıları ile katkıda bulundu. Halen İstanbul Üniversitesi Kültürel Miras ve Turizm bölümüne devam etmekte ve özel sektörde Kamu İlişkileri alanında çalışmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI