Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
  • zcelenk@gazeteduvar.com.tr

TikTok ve başkalarının yerine utanmak

Perşembe, 8 Ağustos, 2019
Hikâyeler dünyayı değiştirmez ama birbirimize ulaşmamızı bir parça daha mümkün hâle getirebilir. Hepimizin içindeki, ilgi çekmek için yerlerde debelenen çocuğun gerçekte ne anlatmak istediğini bulursak başkalarının yerine utanmaktan kurtulabiliriz. Esas utanılacak şeyin hikâyelere, hayallere, aşka inanmaktan çoktan vazgeçmiş, kör yanımız olduğunu fark edebiliriz. Hayatın playback tuşuna yapışıp kalmayacak kadar iyi bir hikâyesi vardır herkesin.

Annesi küçük oğlunun velayetini babasına bırakmaya gönüllü olmuştu boşanırken. Daha gençti, bir an önce yeniden evlenmekti niyeti, çocuklu kadın olarak şansını azaltmak istememişti komşusal kaynaklara göre. Babası babadan ziyade eğlenceli bir küçük ağabeyi andırsa da babaannesi ve dedesi üç çocuğa yetecek kadar ilgili, özenliydi. Sevgi açlığı çekmiyordu hiç. Yine de annenin yerini tutar mıydı kimse canım… Bir annenin çocuğunu, üstelik de “kendi keyfi için” baba tarafına bırakması nadir rastlanan bir durumdu. Fısıldaşma ve bakışmalardan makas almalı açıktan yazıklanmalara hep “vah güzel yavruum, kadersizim…” cümlesinin gölgesi altındaydı çocuk.

Bir aile dostumuzun torunuydu, 10-11 yaşlarında, çok sevimli, lülüş bir oğlan çocuğu. Resim yeteneği, güzel bir sesi, iyi bir müzik kulağı vardı. Derslerden başlayarak hemen her konuda iyiydi. Büyüklerine saygılı, küçüklerine sevgiliydi. Maruz kaldığı o daimi yazıklanma ifadesini en aza indirmek için hiç hata yapmamaya çalıştığı hissini uyandırıyordu bende. Belki de daha iyi bir çocuk olursa annesinin dönebileceğini düşünüyordu. Annesi dönmedikçe çocuk bir terk başyapıtı olmaya doğru gidiyordu. Ya da belki kimse annesi hakkında kötü şeyler düşünsün istemiyordu. Onu yaftalayan topluma karşı annesini korumaya çalışıyordu, olabildiğince mutlu ve iyi görünerek. Açık uçlu finalle anne, yorumu hayal gücümüze bırakmıştı. Çocuğun bu kadar defosuz olmasında bir terslik vardı, kesin olan oydu.

Bir gün, kalabalık bir komşu toplaşmasında o tatlı sesiyle şarkı söyleyerek yine herkesin gönlünü hoş etme uğraşındaydı. Ondan birkaç yaş küçük, kepçe kulaklı, iri burunlu bir çocuk bu duruma o kadar sinir oldu ki birden kendini öne atıp bet sesiyle şarkı söylemeye girişti. Ortamdaki tüm ilgi öbüründe toplandığından dikkat çekmeyi başaramadı. Aksine analı babalı, talihli çocuk olarak bahtsız oğlanın yanında ilgi çekme arzusu ekstra antipatiye yol açtı. İlgi çekemedikçe avaz avaz bağırmaya, sonunda da kendisini yere atıp saçma sapan hareketler yapmaya başladı. Diğerinin ortam kamaştıran parlaklığı özgüvenini iyice azaltıyordu. Görülmedikçe beceriksizleşip arsızlaşıyordu. İyi çocuk, kimsenin ciddiye almadığı arkadaşının debelenişini izlerken kızardı, bozardı, küçüldü küçüldü, sonunda masanın altına girdi kaldı. Gerçekten. Daha fazla görmeye katlanamamıştı o arsız ve sonuçsuz çabayı.

“Başkasının yerine utanmak” dendiğinde aklıma hemen o görüntü gelir. O zaman çocuğun iyi kalpliliğine bağlamıştım olayı. Sonraları düşündükçe öyle olmayabileceğini anladım. Kendini ortamdan yok edecek kadar ötekinin yerine utanmıştı çocuk. Çünkü ötekinin duygusunu aramızda en iyi o anlıyordu: Saçma sapan hareketler yaptığında bile salt kendisi olduğundan “görülme”, sevilebilme arzusu. Kendine tamamen yasakladığı bu arzuyla yüzleşmek zorunda kalıyordu çocuğu izlerken. Bastırdığı canavarın içinden fırlayıp yerde saçma sapan taklalar atmasından korkuyordu. Ötekinin yerine utanmıyordu aslında, kendi içinde karşılaşıp irkildiği bu duygu yüzünden utanıyordu.

BBC Türkçe yapımı “TikTok’un İki Yüzü” belgeselini ve üstüne yazılıp çizilenleri düşünürken, aklıma yine bu olay geldi. Daha önce haberdar olmayan varsa da bu video sayesinde olmuştur ama bir TikTok özeti geçeyim. Çin çıkışlı uygulama, dünyanın en hızlı büyüyen sosyal medya platformuymuş. Popüler şarkı sözleri ya da film replikleri üstüne efektli, filtreli 15 saniyelik playback videolar üretme esasında çalışıyor. Pazarcısından baş örtülü ev hanımına, şoför muavininden sınıfın havalı kızına herkes, gecekondudan parka, bahçeden ahıra her mekânda dans edip şarkı söyleyebiliyor. Adeta bir müzikaldeyiz, tek eksiğimiz gerçek neşe ve minimum estetik duygusu.

TikTok dünyasında hiçbir şeyi çok iyi yapmak gerekmiyor. Güzelliğin elbette talibi çok ama çirkinliğin de, sıradanlığın da var. Bütün dezavantajlar avantaja dönüşebiliyor. Süpürge hortumunu mikrofon yapıp kocasına şarkı söyleyen kadının da, halay çeken tek kaşlı kardeşlerin de, dolgun dudaklı buğulu bakışlı çocuğun da gideri var. Kusurlu güzellik revaçta. “Ses kapalıyken tam sevişmelik hatun”, sesi açınca dayanılmaz oluyor sözgelimi. Mükemmel oğlanın değil, kepçe kulaklı, beceriksiz öteki çocuğun cennetindeyiz. Kendini rastgele yere atıyor ve binlerce kişi kahkahalarla buna gülüyor.

TikTok fenomenlerinden Zeynep Yatkın

Özellikle milenyum ve Z kuşakları arasında çok popüler olan uygulama, 1 milyardan fazla aktif kullanıcıya sahip, 150’den fazla pazarda 75 dilde kullanıma açıkmış. Dev para dönüyor olmalı ortada yani. Programdan anladığım kadarıyla TikTok’un etkileşim için kurşun atıp kurşun yiyecek kıvamdaki içerik üreticileri, canlı yayınlar dışında bu işten para kazanamıyorlar. Canlı yayınlarda alınan jetonlarla gönderilen hediyelerse istismara hayli açık bir alan.

Özellikle alt ve alt orta sınıftan bu kadar çok kullanıcının programa meyletmesinin nedenlerinden biri, YouTube’a sıçrayarak para kazanma, ünlü olma hayali gibi görünüyor. Enes Batur başardıysa neden olmasın. Uzun zaman aynı vaatten ekmek yiyen müzik ve yetenek yarışmalarının gösterdiği gibi, sonunda gerçekten ünlü olabileceklerin sayısı yok denecek kadar az. Fenomenlerin çoğu bir yıla varmadan unutulup gidecek. Ama gerçekler kimin umurunda ki. Kaybedilecek pek bir şey yok bu evrende, hiçbir hayal gerçekliğin kendisinden beter bir yere varamaz. O zaman dans.

Dün Işın Eliçin’in adı da kendi de güzel programı “Femfikir”de İştar Gözaydın’la beraber bu konuyu konuşurken aklıma kambur fıkrası geldi. Hani şişeden çıkan cin kambura, “dile benden ne dilersen, kamburunu kaldırayım hemen istersen,” demiş. Kambur bir düşünüp “hayır” demiş, “herkesin sırtına bir tane koy.” Tiktok videoları insana yoğun biçimde şunu düşündürüyor: İnsanlar artık içinde yer alamayacakları hikâyelerin kahramanlarına özenmekten çok, oldukları halleriyle kendi hikâyelerinin kahramanı olmak istiyor.

Bu videolardaki aşırılıklar ofansif komedileri hatırlatıyor. Ancak o komedileri üretenler insanı içindeki çelişki, ikiyüzlülük ve iğrençliklerle karşılaştırmak için bilinçli bir masa başı çaba harcıyor. Bu nedenle Ricky Gervais’in “After Life” örneğindeki gibi, belirgin bir izleme hazzı verseler de alttan bir baş öğretmen edasının hissedildiği oluyor. Burada bir mesaj kaygısı yok, zaten araç da mesaj falan değil.

Bütün bunların arkasındaki trajik görünme arzusunun çeşitli yönlerini belgeselde Önder Abay anlatmış tane tane. Sosyal medya platformlarının getirdiği yüksek etkileşimin başka birçok çağcıl etkiyle birleşerek ünün, şöhretin, starlığın doğasını da değiştirdiğini de ben ekleyeyim.

Rakipler arasından gözle görülür düzeyde sıyrılmak türünden parlaklığa dayalı şöhret formu, bir süredir daha az rastlanır hale geldi. Bunun sebeplerinden biri bu kadar mutsuz bir dünyada çok kimsenin bir başkasının o kadar “şanslı” oluşunu kaldıramaması gibi görünüyor. İronik biçimde, bu ne kadar şansla alakalı değilse, o kadar kaldırılamıyor yalnız. Ün görece küçüldü, daha tematik, parçalı, etkileşimli bir hâl aldı. Bu durumun etkileri başka bir yazının konusu olsun. Bu yazının meselesi “aç sınıfın laneti”, daha doğrusu hiç görünür olma şansı bulamayanın görünürlüğü söke söke alma arzusu.

TikTok fenomenlerinden Bianca Ecem

TikTok içerikleri görece eğitimli kesimi, gerçekler başta herhangi bir şeyle karşılaştırmıyor. “Vay be neler dönüyormuş memlekette, haberimiz yokmuş,” deyip geçiyoruz. Bir yerine utanma bahsidir gidiyor.

Birkaç gündür sorup soruşturuyorum, bir tane TikTok kullanıcısına rastlamış değilim. En son bıçkın kuaför arkadaşa sordum, “aşk olsun, ne işim olur,” dedi. Bu kadar oyu birileri veriyor olmalı yine de. Bir şeyin bu derece popülerleşmesi genellikle suçlu zevk statüsüne itilmesiyle paralel işler. TikTok içeriklerini üretenler arasında muhafazakar kesimin belirgin bir ağırlığı gözlense de kullanıcılar açısından da durumun aynı olduğunu düşünmek için bir sebep yok. Her kesimden insan var, görünen.

“Ben Fero” videolarıyla ünlenen, iki çocuklu ev hanımı Zeynep Yatkın, TikTok’u ilginç kılan, en etkileyici fenomenlerden. Belgeselde de öne çıkanlardan. Hayli katı bir dindar çevreden gelen Yatkın, tarikatlardan TikTok fenomenliğine uzanan yolculuğunu anlatıyor. “Çok kafa dağıtıyor, depresyona bire bir (…) Herkes birbirini eleştiriyor, yargılıyor. Siyaset o, bu şu o kadar daraldı ki alanımız, nefes alamıyoruz. Dinli dinsiz ocu bucu bunlardan bıktım zaten. Benim haykırışım bundan. Yaptığım hareketler saçma olabilir ama insanları güldürüyor. Bir insanı güldürüyorsun, bundan güzel bir şey olabilir mi?” diyor. Buradaki duyguya katılmamak mümkün mü? En muhalif çevrelerde bile sosyal medyada had safhada gözlenen öyle bir yargılayıcılık, öfke, kendi içine kapanma, diyalog eksikliği var ki… “Bir TikTok da buralara mı lazım acaba?” dedirtiyor.

Cesur, samimi, kendini iyi ifade eden bir kadın olan Zeynep Yatkın’ın görebildiğim kadarıyla neredeyse yanlış cümle kurmayan eşi ve eşiyle dayanışması da ilginç.

Tiktok’un dehşetten çok anlama arzusuyla karşılanması gereken bu içeriğinin yanında gerçekten dehşet uyandıracak yanları da var ki onlar da belgeselde Ezgi Koman’ın yorumları eşliğinde büyük ölçüde anlatılmış. Platform, ticari kârlılık lehine eksik denetim mekanizmaları nedeniyle özellikle 18 yaş altı çocukların istismarına son derece açık. Bir yandan farklı toplum kesimlerini kaynaştırıcı, özgürleştirici yanı, yansıttığı belirgin bir ‘mahalleden çıkma, kalıpları kırma’ arzusu var. Ama cinsiyetçi, ayrımcı, ırkçı içeriğin üremesi, yayılımına da aynı ölçüde elverişli maalesef.

İnsanları güldüren, eğlendiren şeyleri aşağılayarak herhangi bir anlamlı sonuç elde edilebildiğini sanmıyorum şu ana dek. Bunları yüceltmek de pek anlamlı bir şeye hizmet etmiyor. Varlığını tanımak ve anlamaya çalışmaksa hayati bir zorunluluk.

Hindistan ve Amerika’dan sonra Tiktok’u en çok kullanan üçüncü ülkeymişiz. Toplu eğlenme alışkanlıklarımızın zayıflığından komedi geleneğine pek çok kültürel öğe bu ülkelerden daha dezavantajlı hale getiriyor bence bizi. Hindistan’ın Bollywood’u, Amerika’nın Hollywood’u var. Bizde ise Yeşilçam’dan bugüne uzanan popüler türlerin sürekliliğinde, çeşitliliğinde ciddi sorunlar var.

Bu yazıyı yazarken Umur Bugay’ı kaybettik. Zaten kışçıyım, pek çok sevdiğimizi götüren bu yazı hiç sevemedim. Karakter ve hikâye kurmaya da, toplumsalla sahici bağlar kurmaya da uzak, parça tesirli sevgisiz komediye veya çirkinlikler, aşırılıklar komedyasına mahkum seçenek darlığından kurtuluşun kapılarından birini gösteren büyük bir senaristti Umur Bugay. Senaryoyla, hikâye anlatmakla ilgilenen birkaç kuşağa çok şey öğretti. Onun karakterler düzeni, çatışma, evren kurmaya dair başarısından, keskin gözlem gücünden ala ala hızlı karakter tanımlayıcı hitap ve kalıpların tekrarını ve zengin/fakir, güzel/çirkin vb. ikilikleri en kaba tarafından almayı dayatan yaygın sektörel kolaycılığın da içinde bulunduğumuz kültürel çölde payı büyük. Gerçekten sürdürülebilir bir okuldu. Beraber yine zekice ama daha masum şeylere de gülebilir, gülüşümüzden bir miktar güzellik üretebilirdik. Şimdi genellikle asap bozukluğundan gülüyoruz. Gülmek, birleştirmiyor.

Hikâyeler dünyayı değiştirmez ama birbirimize ulaşmamızı bir parça daha mümkün hâle getirebilir. Birbirimizi yargılamaktan çok anlamayı, sığınaklarda öfke üretmekten çok en azından kendi içimizdeki farklılıklarla yan yana durmayı becerebilirsek, zenginleşebiliriz. Hepimizin içindeki, ilgi çekmek için yerlerde debelenen çocuğun gerçekte ne anlatmak istediğini bulursak başkalarının yerine utanmaktan kurtulabiliriz. Esas utanılacak şeyin hikâyelere, hayallere, aşka inanmaktan çoktan vazgeçmiş, kör yanımız olduğunu fark edebiliriz. Hayatın playback tuşuna yapışıp kalmayacak kadar iyi bir hikâyesi vardır herkesin.

 

 


Zehra Çelenk kimdir?

Senarist ve yazar. Şiirleri erken yaşlarda Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV- sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI