Körlük ve görmek üzerine bizim hikayemiz

Perşembe, 8 Ağustos, 2019
Birbirinin içine giren, yüksekten akan bir suyun karmaşıklığı ama duruluğunda ilerleyen, neredeyse her tarafında ironik ya da ironik olmasa da ironiymiş hissi uyandıran masalsı bir gerçeklik, işte bu yüzden fantastik ve bu düşünce akışına katılmadan da tadının pek alınamayacağı romanlar; Körlük ve Görmek…

Bir yazar nereden beslenir? Herman Hesse doğanın tadını emiyordu. Hewingway ya da Jack London sokakların maceracı damarını kesiyorlardı. Okuduğunuzda etrafa sokak bulaşıyordu, macera sıçrıyordu her yere. Ayrıca ‘beslenir’ kelimesine mutlaka olumlu bir anlam vermeyin, mesela Kafka koca bürokrasinin çarklarını un ufak ederek yazıyordu ya da bir başka açıdan bakarsanız, belki koca bir kanser de olabilir beslendiği ya da obez, durmak, doymak bilmeyen ve doymamak için ve tekrar yemek için bile kusmaya kıyamayan bir ortamın yazarı da olabilir, yani koca bir süpermarket yazarıdır satın aldıkça rafların yeniden dolduğu, uzun süre muhafaza edilebilir ve standart. Jose Saramago ise ‘Kanser’den, yani diktatörlüklerden beslenir. Bu yüzden mizahın illegal hali ‘hiciv’le doludur bütün yazdıkları. Bu romanları ya da öyküleri yazma dönemi ile diktatörlük dönemlerinin denk düşmemesi bir şey değiştirmez. Neredeyse her romanın ya da öyküsünün içinde kanserli hücrelerin, diktatörlüğün her yeri kaplayan hissinin, geleceği kirleten yapışkanlığını ve her daim hazır ve nazır karamsarlığının altındaki her şeye inat neşeli bir çocuk yazımını görebilirsiniz. Bu yüzden Saramago romanları, öyküleri bize çok yakın gelir çünkü o koca kanserin altında yaşadık çoğu zaman ve yaşıyoruz hâlâ…

Saramago Körlük’te yazıyordu: “Kör adam, ellerini gözlerinin hizasına kaldırdı, hareket ettirdi, Hiçbir şey görmüyorum, yoğun bir sisin ortasında kalmış, bir süt denizine batmış gibiyim. İyi ama körlük böyle olmaz, dedi öteki, körlerin karanlık içine gömüldükleri söylenir. İyi de ben her şeyi bembeyaz görüyorum.” Beyaz bir körlük; herkesin sabah kalkıp işine, okula gittiği ama yanında olan hiçbir şeyi görmediği bir körlüğün tarifi değil mi? Arjantin’de gözaltında kaybolanları dinlerken hemen aklıma ‘Körlük’ gelmişti. O dönemde La Plata’da üniversite öğrencisi olanlar anlatıyordu. Bir sabah okula geldiklerinde bir kişi eksik oluyordu. Herkes hemen bunun farkına varıyor ama hiç kimse bunu konuşmuyordu. Sanki hiç o sınıfta öyle birisi yokmuş gibi davranıyorlardı. Yeri boş kalıyordu. Kimse onun yerine oturmuyordu. Belki birisi bir kitap vermiş, bir gün önce birlikte aynı kaptan mate çayı içmiş olabilirdi ama bir gün sonra kimse onu anmıyordu. Herkes biliyordu. Hiç kimse görmüyordu. Beyaz bir körlük değil mi bu sizce?

Ve bunu tam olarak bunu tarif ediyor gibi geliyordu bana göz doktorunun bekleme odasını anlatırken; “Karısı, sekreter kıza, yarım saat önce kocasının hastalığı hakkında telefon eden kişi olduğunu söyledi ve kız onları, öteki hastaların beklediği küçük bir salona aldı. İçeride, gözünün biri siyah bir bantla örtülü bir ihtiyar, annesi olduğu anlaşılan bir kadının yanında oturan şehla bir erkek çocuk, koyu renk camlı gözlük takmış bir genç kız, gözle görülür bir belirti taşımayan ama kör olmadıkları belli olan -körler göz doktoruna gelmezler- iki kişi daha vardı.”

Roman belli bir ülkede ve belli bir yerde değildi. Hiçbir yerdeydi ve hiçbir zamanda ama kör olanları kapattıkları yer ki burada iki türlü bir kapatma vardı; biri aykırı olanları, yani beyaz körlüğe tutulanları ve daha doğrusu kör olduklarının farkına varanları kapatırken, diğeri körlüğün ta kendisiydi. Elle tutulur bir beyazlıktı bu tam olarak. Ancak sonunda isyanın çıkmasında bu kapatılmanın, yani ikinci kapatılmanın esas rolü vardı. Bu yüzden dışarıdakiler kör olmalarına rağmen, işlerine ya da okullarına gidebiliyorlardı, alışveriş merkezleri belki de güneş rahatsız etmesin diye en çok gözlük satıyordu ki gözlerdeki beyaz bağı aşabilecek daha beyaz olmadığı halde. İçeridekiler ile dışarıdakiler arasındaki tek görme farkı, içeridekilerin kör olduklarının, daha doğrusu ne olduklarının farkında olmalarıydı. Şimdi öykünün geçtiği yerlerden birisinin neresi olduğunun farkına vardınız mı?

Körlük’ün ya da körlüğümüzün belki altını çizmek gerekirken, Görmek’teki romanın geçtiği yeri bulmanın çok da zor olmadığını düşünüyorum. Görmek’te yine neresi olduğu ve zamanı bilinmeyen bir yerde seçim günü, akşamüstüne kadar ortalığı saran sağanak yağmurda kimse oy kullanmaz. Yağmur dindikten sonra herkes bir koşu oy kullanmaya gidip kullandığında ise oyların çoğunun beyaz-boş çıkması sadece iktidarı değil bütün partileri şaşırtır. Devlet bunun arkasında önce bir örgüt, ardından dış güçler arar. Size çok yabancı gelmiyor değil mi?

Bu kadarı size bir ülke hatırlatmıyorsa biraz daha devam edelim. “İçişleri bakanının kafasında kurduğu planın, yani kent sakinlerinin ya da daha doğrusu kokuşmuş, suçlu, bozguncu boş oycuların hatalarını kabul edip aman dilemeye, aynı zamanda cezalandırılmaya razı olmaya, yapılacak yeni bir seçimde bu hatalarını bağışlatmak için bir daha asla aynı hataya düşmeyerek toplu halde oy sandığına gidip istenen yönde oy kullanmaya, böylelikle de günahlarından arınmaya ikna etme planının, durumun geneli göz önüne alındığında, birkaç önemsiz ve etkisiz başarı dışında hedeflenen sonuçlara ulaşamayacağının ortaya çıkması üzerine, savunma bakanının vaktiyle denizaltıyla yarım saat kadar sakin sularda yaptığı tarihsel geziden edindiği unutulmaz deneyimden kısmen esinlenen gözde formülü dikkat çekmeye ve güç kazanmaya” başlayacaktır. Daha sert önlemler almak. Yani olağanüstü hal ilanı, yani sıkıyönetim! Şimdi bir şeyler çağrıştırdı mı size?

Birbirinin içine giren, yüksekten akan bir suyun karmaşıklığı ama duruluğunda ilerleyen, neredeyse her tarafında ironik ya da ironik olmasa da ironiymiş hissi uyandıran masalsı bir gerçeklik, işte bu yüzden fantastik ve bu düşünce akışına katılmadan da tadının pek alınamayacağı romanlar; Körlük ve Görmek

Son bir soruyla bitirelim o zaman: Bir, hatta birkaç Saramago romanında yaşamak, nasıl bir duygu?

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI