Türkiye kaşlarını keşfederken…

Cuma, 2 Ağustos, 2019
Tüm kültürlerde kaş yüze anlam katan, ifadeyi belirleyen, duygulara tercüman olan bir unsurdu. Clark Gable’dan mülhem ve çapkınca bakmak anlamına gelen “klark çekme” edimi gözün tek başına üstesinden gelemeyeceği bir tecrübeydi.

Bu yazıyı yazmaya başlayalı çok oldu. Zihnimde yazmaya başladım çünkü. Kuaförler ve güzellik salonlarıyla ilgili derleme bir kitap hazırlamıştık arkadaşlarla, Aynanın Önünde, Cımbızın Ucunda başlıklı bir kitap. Kalıtımın dayattığı, bir ölçüde de mensubu olduğum ideolojinin, sınıfın ve kültürün biçimlendirdiği görünümle yetinen, ancak hortlak gibi görünmeyecek kadar bakımlı bir insan olarak o kitap için söyleşiler, gözlemler yaparken fark ettim ki, estetik müdahaleler çok çeşitlenmiş, basitleşmiş, ilk zamanlara göre ucuzlamış ve haliyle yaygınlaşmış. Artık her sınıfa hitap eden ipek kirpikler, botoks uygulamaları, takma tırnaklar, kaynak saçlar, dudak dolguları var. Ama asıl o kaşlar! Sanki doğaüstü bir güç, tüm kadınların, hatta bir kısım erkeğin de kaşlarını tektipleştirme seferberliği başlatmış. Haliyle, bedenleri ile sürekli oynayan insanları da tüketim kültürünün gönül ve akıl çelen çağrıları, güzellik idealinin sürekli değişen tarifi, rekabetçi eğlence endüstrisinin popüler figürleri başta olmak üzere, mensup oldukları sınıf, kültür ve ideoloji belirliyor ve benden farklı olarak onlar kalıtıma baş kaldırıyorlar.

Ben çocukken, ailenin en yakışıklı erkeği olan dayım aynanın önünde çok uzun vakit geçirir, tüm hazırlıklar bitince de diliyle ıslattığı küçük parmağını kaşlarını yukarı doğru taramak için kullanırdı. Hatta birisi onun yakışıklılığından dem vurduğunda da aynı jesti yapardı. Bu jest bize hiç de tuhaf gelmezdi. Çünkü, tüm kültürlerde kaş yüze anlam katan, ifadeyi belirleyen, duygulara tercüman olan bir unsurdu. Clark Gable’dan mülhem ve çapkınca bakmak anlamına gelen “klark çekme” edimi gözün tek başına üstesinden gelemeyeceği bir tecrübeydi. Ona ille de, usul usul yukarı doğru hareketlenen tek kaş ve bazen de çarpık bir tebessüm eşlik etmeliydi. Yerli Clark’ımız Ayhan Işık da filmlerinde klark çekerdi sık sık. Kaşın hareketliliği birçok duyguya tercüman olurdu: Kaş çatarak öfkeyi dışa vurur, kaş göz ederek derdimizi anlatırdık. Şarkılar, türküler de kaşların sembolizmine katkıda bulunurdu. Yay, hilal, kalem ve “kudretten çekilmiş” kara kaşlar farklı güzellik kategorileri oluştururlardı. Bizim kuşakta, birbirinden ayrılmayı reddeden iki kaşa sahip olanlar alay konusu olmuşken imdadımıza 80’lerin cazibeli çocuk yıldızı Brooke Shields ve cımbız değmemiş, yukarı doğru taranmış kalın kaşları yetişmişti de “tek kaş” olmanın ezikliğini bir ölçüde üzerimizden atabilmiştik. Demem o ki, eskiden kaşlar sahibinin yüzünü ve ifadesini farklılaştırır, türlü çeşit anlam katarlardı. Mikroblading denen salgın hastalık kaşlara musallat olana kadar…

Mikroblading, hiç kaşı olmayanlardan seyrek dağınık kaşlı olanlara kadar herkese hitap eden bir estetik müdahale biçimi. Kaşlara uygulanan bir çeşit kıl ekimi ve şekillendirme tekniği. Gür kaşlar için ise kontür oluşturuluyor ve onlar da hizaya sokuluyor elbet. Bazen tamamen kaşsız olanlar dövme tekniğiyle yerinden oynamayan iki çizgiye sahip oluyorlar. Nizami kaş modasını bir virüs gibi yaymak için şehir şehir, hatta ülke ülke dolaşıp turne yapan “kaş üstatları” bile var. Ünlüler günler önceden onların randevu defterlerine adlarını yazdırıyorlar. Zenginler, yeterince müşteri toplayınca üstatları şehirlerine davet edip layıkıyla ağırlıyor, bir yandan da kaşlarını ehlileştirip modaya ve rekabete uygun hale getiriyorlar.

Çocukken sosyal bilgiler kitapları sayesinde farkına vardığımız turizm hazinelerimize yenileri ekleneli çok oldu. Saç ve kaş turizmi artık memlekete döviz girdisi sağlayan kayda değer sektörlerden biri. Özellikle büyük şehirlerde konakladığınız otellerin yemek salonlarında kafanızı tabağınızdan kaldırmayagörün, kanlı sargılar içindeki bir başla karşılaşmanız işten bile değil. Bu operasyonlar için mücavir alandan gelenlere yakın coğrafyalardan Türkiye’ye düzenlenen bakım turlarına katılanlar eklendi. Hatta sadece estetik operasyonlar yapan hastanelerin küçük oteller de açtıkları ve hastalarının o şehirde bu iş için harcayacakları paranın büyük bölümüne talip oldukları biliniyor. Plastik rekonstrüktif ve estetik cerrahi klinikleri neredeyse mahallelere yayılmışken, güzellik merkezleri, saç, stil ve tırnak tasarımcıları, beslenme danışmanları ile yaşam koçları da onlardan geri kalmıyor. Düğünden düğüne “saç taratmaya” mahalle berberine (dikkat isterim: Kuaför değil, berber) gidilen günler geride kaldı çoktan. Artık uluslararası saç akademilerinin yerli şubelerinde saç tasarımı yaptırıyorsunuz.

Hatırlarsınız yıllar önce Cem Yılmaz ile Ajda Pekkan’ın oynadıkları bir GSM operatörü reklamı vardı. Gelecekte geçen reklam filminde Yılmaz, parkta koşuya çıkmış Ajda Pekkan’a rastlıyor ve kendisi pinpon bir ihtiyara dönüşmüşken onun “hiç değişmediğini” fark ediyordu şaşkınlıkla. Pekkan selamına karşılık vermeyince kinayeli bir tavırla “gerginsiniz bugün” diyordu. Ajda Pekkan, bizim kültürümüzde her dönemin güzellik idealine uygun hale gelmek, her dem çekici olabilmek için türlü eziyete, acıya, masrafa katlanan insanüstü bir yaratık gibi algılanır, espri ve eleştiri konusu olurdu. Geçirdiği operasyonlar, müdavimi olduğu operatörler, hastaneler, bunun için yaptığı yurt dışı seyahatler, harcadığı paralar magazin basınının vazgeçilmez malzemesiydi. Sayısız operasyondan sonra mimiklerini kullanamaz, ağız dolusu gülemez, hakkını vererek öfkelenemez, kaşlarını çatamaz, burun kıvıramaz, dudak bükemez hale geldi Pekkan. Ama uzaktan ve filtreli fotoğraflarından hâlâ yaşıtlarından çok daha taze, fit ve çekici görünüyor. Estetik müdahalelerin her sınıftan insan için sıradanlaştığı, vazgeçilmez hale geldiği ve herkesi birbirine benzettiği günümüzde, süperstara yıllarca haksızlık ettiğimiz için şimdi biraz utanıyorum.

Başta söz ettiğim ortak çalışmamızda Ayla Deniz’in bir makalesi var, “ ‘Kusursuz Güzellik’ İçin Kuaförden Bir Adım Ötesi: Estetik Klinikleri”. Ayla güzellik merkezlerinde güzellik uzmanları ve müşterilerle görüşmeler yaptı. Tesadüf ettiği en ilginç uygulamalardan biri ifade danışmanlığıydı. O uzmanlardan biri, kaşları yüz tipine göre değil, sahip olunmak istenen imaja, bırakılmak istenen etkiye göre tasarladıklarını anlatıyordu. Örneğin, kaşları kavislendirmenin kişiye ciddi bir ifade verdiğini belirttikten sonra, bir kurumda yöneticilik yapan kadın müşterisinin çalışanlar üzerinde otorite kurabilmek için bu tür bir kaş tasarımı yaptırdığını anlatıyordu. Bu şaşırtıcı uygulamanın yanı sıra, gülüş tarzının üzerinde çalışarak daha çekici görünmeyi garantileyen uzmanlara da rastladım.

Kaş tasarımı hakkında bu kadar malumat sahibi olduktan sonra, sokakta gördüğüm insanlara alıcı gözle bakmaya başladım. Diyebilirim ki, kaşlarını doğal gelişimine terk eden insan sayısı giderek azalıyor. Botoks veya dudak dolgusu marifetiyle elde edilen üst dudağın ortasındaki o Angelina Jolievari iz; Agah Özgüç’ün göz kepengi dediği ve Yeşilçam’ın altın çağında kadın yıldızların bakışlarını derinleştirdiği iddia edilen takma kirpiklerin yerini alan, uzun vadeli ipek kirpikler; zamanın ve duyguların yüzümüze çizdiği haritanın sınırlarını ihlal eden botoks ve dolgu uygulamaları bizi bilim kurgu filmi karakterlerine dönüştürüyor. Her geçen gün yeni bir uygulama ile güzellik kriterlerini değiştiren, doğanın döngüsüne müdahale ederek, en çok kadınlar ama genelde fiziksel görüntüsünü güncellemek isteyen herkes arasındaki rekabeti kızıştıran, bir eksiklik hissi ve özgüvensizlik yaratan estetik uygulamalar sektörün bir canavar gibi güçlenip büyümesine sebep oluyor. Çünkü bu tür uygulamaların ömrü ortalama altı ay. Ve de yüzünün bir bölgesine estetik müdahale yaptıran kişi dur durak bilmiyor. Hokkaya dönüştürülmüş bir burunla, kırışık bir üst dudak bir arada olamıyor. Seyrek kaşlar gümrah ipek kirpiklere eşlik etme cüretini gösteremiyorlar. Hasılı, artık kaşlarınız, kirpikleriniz, dudaklarınız kendinizin değil, birkaç aylığına kiralık. Ödemeyi, memleketin birçok hastanesinde türlü uzmanlık alanlarında hekim sıkıntısı çekilirken, plastik cerrahi uzmanı olmak için sıraya giren ve müşteri çekmek için televizyon kanallarında boy gösteren, sosyal medyadan biteviye kesip biçtiği burunları, gerdiği yüzleri sergileyen hekimlere yapabilirsiniz.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI