Yargının kör kuyusu

Salı, 30 Temmuz, 2019
Yargının yasaları uygulaması için kamuoyu oluşturmaya gerek yok. Sürekli bir şeylerin olay olması ülkedeki sağlıksız gidişatın en büyük göstergesi. Yargı kararlarını veren kişileri denetleyen bir mekanizma yok. Yargı kararlarını veren üst mekanizma da çoğunluk oranla tek bir siyasinin atamasıyla o koltuklara oturuyor. Kimi kime şikayet edeceğiz yani?

Esasen birbiriyle kıyas edilemeyecek fakat usulen birbirine çok benzeyen iki hukuki durumdan ve hukukun içine düştüğü büyük tehlikeden bahsetmek isterim sizlere:

Kazdağları’nda, Çanakkale’nin Kirazlı-Balaban bölgesinde yapılan ağaç katliamını konuşuyoruz günlerdir. Kanadalı altın şirketi Alamos Gold’un yerli taşeronu Doğu Biga Madencilik tarafından yürütülen bir altın arama faaliyeti bu. Madencilik diyemeyeceğim; çünkü madencilik faaliyetinin ötesinde bir durum söz konusu. Bu şirket, 2013 yılında arama bölgesinde kapasite artırımı için başvuruda bulunmuş. ÇED raporu olumlu gelince ve izin çıkınca derhal harekete geçmişler. Ege ve Marmara Çevre Belediyeler Birliği hukuki süreç başlatmış ve anlaşılan o ki yargı, yürütmenin durdurulması kararı vermemiş. 40 bin ağaç kesimi için izin çıkmış; fakat görüntülerin de açıkça ispatladığı üzere 195 bin ağaç kesilmiş.

Öncelikle bu kahredici gerçeklikte benim anlayamadığım iki durum var:

Bir nevi tedbir niteliğindeki ‘yürütmenin durdurulması kararı’ verilmesinin amacı yargı dava konusuna ilişkin nihai kararını verene kadar “telafisi imkansız zararların meydana gelmesinin önüne geçmektir”… Şimdiye kadar şahit olduğum kadarıyla idari yargı, yürütmenin durdurulması kararı vermeyi pek sevmez. Çok zordur bu kararı almak; fakat eğer “yürütmenin durdurulması” diye bir kurum var ise hukukta, bu kurumun da somut durumdaki gibi “hayati” durumlarda işletilmesi gerekir öyle değil mi? Senin ülkende Kazdağları gibi dünyada eşi benzeri bulunmayan bir doğal oksijen üretim merkezi var, buraya elin kapitalisti gelip musallat olmuş, sen vatandaşının nefesini kesmek, suyuna siyanür katmak pahasına, bir yürütmenin durdurulması kararı vermekten geri duruyorsun! 195 bin ağaç kesildikten sonra hadi bakalım telafi et! Üstelik izin verilenin beş katı ağaç kesmişler, yani ağır suç işlemişler. Telafisi imkansız zarar bu değil de ne? Bu nasıl oluyor? Hukuk böyle zamanlarda işlemeyecek de ne zaman işleyecek? Bu karar böyle zamanlarda değil de ne zaman verilecek?

Bu kafamı meşgul eden ilk soru. İkincisi ise şu:

Bu altın avcıları, bu olay özelinde 2013 yılında kapasite artırma talebinde bulunmuş. Yani üzerinden altı yıl geçmiş. Ağaçlar çoktan kesilmiş. Manzaraya bakınca göğsüne neşter atılmış kanayan bir insan bedeni görüyorum. Öyle acı… Fakat bizler bunu yeni duyduk. Bu konuda mücadele veren çevre ve belediye örgütleri dışında, koca ülkenin yeni haberi oldu bu durumdan. Bence bu bizim adımıza büyük bir utanç. Sosyal medyanın gücü deyip duruyoruz fakat; bu güç olmadan bir şey yapamayacak noktada mıyız gerçekten? Bu güç bir yerden sonra bir şeylerin gerçekleşmesi için zorunluluğa döndüğünde aynı zamanda bir tehlike de teşkil etmeyecek mi? Bakın, aynı bölgede yani Kazdağları ve Biga’da 40 maden ruhsatı daha var. Acaba bu ruhsatlar için bu zamana kadar kaç bin ağaç kestiler de haberimiz olmadı? Ya da kaç bin ağaç kesecekler de haberimiz olmayacak? Aynı durum Türkiye’nin tüm bölgelerinde farklı farklı şekillerde her ana karşımıza çıkmakta. Daha bir önceki hafta yazdık Okluk Koyu’ndaki felaketi. Halihazırda ülkede yüzlercesi var, olmakta. Çok önemli bir kısmı sosyal medyaya yansıyamıyor bile. Hoş, artık yansısa da ciddiye alan var mı emin değilim. Korkarım ki “Aman canım iki söylenirler, yarın unuturlar” gibi bir kanıksamaya doğru da hızla yol almaktayız.

Tam bu noktada, bir süredir kadın ve çocuk haklarında karşı karşıya kaldığımız tehlikeden de bahsetmek istiyorum. Burada konu biraz daha vahim. Zira, istismar haberlerine alışmaktan daha kötü bir şey düşünemiyorum. Aynı şekilde kadın cinayeti ve şiddet haberlerine de. Gelin görün ki tam olarak o kıskaca düşmüş durumdayız.

Üç gün önce bir anne Twitter üzerinden mesaj attı. Eski eşinin, yani çocuklarının öz babasının iki çocuğunu istismar ettiğine ilişkin yardım istiyordu. Anlatımına göre; dosyada çok ciddi deliller vardı. Normal şartlarda bu delillere göre babanın derhal tutuklanması gerekirken adam halen serbestti. Serbest olduğu gibi bir de duruşmada gülerek mesaj verecek kadar da arsızdı. Üstelik sosyo-ekonomik durumu iyi, oyunculuk-fotoğrafçılık yapan eğitimli biri. Çocuklar ve uzman bilirkişiler en detaylı şekilde olanı biteni gözler önüne sermesine ve çocuklar travma sonrası türlü zorlukla boğuşuyor olmasına rağmen halen bu kişinin dışarıda hayatını yaşıyor olması nasıl açıklanabilir? Tutuklama da tıpkı yürütmenin durdurulması gibi tedbir niteliğinde bir kurumdur. Bu kurum böyle bir dosyada çalıştırılmayacak da ne zaman çalıştırılacaktır? Cumhurbaşkanına hakaretten 13 yaşındaki çocuğu tutuklayan yargı burada niçin bir şey yapmamaktadır?

Sahadaki deneyimlerime ve gözlemlerime dayanarak söylüyorum; faillerin resmen ödüllendirildiği bir sürece girmiş durumdayız. Muhafazakar-eril zihniyetli ve bilgisiz kişileri gelip o kürsülere oturtunca sonuç bu. Hani diyoruz ya yargıya güven kalmadı diye, evet doğal olarak kalmadı, böyle olunca insanlar adaleti kendileri tesis etmeye çalışıyorlar. Her şiddet, her vaka ayrı ayrı önemlidir; fakat en sık rastlanan bir fiziksel şiddet olayında bile “… için adalet!” şeklinde kamuoyu oluşturmaya başladı insanlar. Dolayısıyla yargı kendi elleriyle kendini itibarsızlaştırmaya başladı. Sivil toplum örgütlerinin görevi ile hukukçuların görevi birbirine karıştı. Sivil toplumun kendi görev alanı içerisinde gerçek anlamıyla mücadele vermesi gerekir; ancak o zaman sivil toplumdan beklenen fayda en üst düzeyde sonuç verecektir. Ama sivil toplum örgütleri birer yargıya baskı aracı haline gelirse bu ne sağlıklı olur ne de kendinden beklenen faydayı sağlayabilir. Söylemek zorundayız, hukukçu olmayan kişilerin hukuki iddialarda bulunması da büyük bir tehlikedir ve örnekleri de ne yazık ki vardır. Kaldı ki, örgütler de bu hukuki yükten yorulmuş durumdalar. Bu yorgunluk bir süre sonra ister istemez her bir talebe beklenen şekilde cevap verememe haline dönüşüyor ve bu kez destek bekleyenler sitem ediyor.

Tüm bunların yanı sıra, “kanıksamak/alışmak” gibi büyük bir problemle de karşı karşıyayız. Bir ara hatırlıyor musunuz, her gün bir istismar haberi patlıyordu ve insanlar büyük tepkiler veriyordu. Şimdi aynı haberleri gördüklerinde “Of yine mi” deyip geçiyorlar çünkü bıktılar. Bu da tepkisizliğe yol açıyor. Yoksa biri diğerinden daha önemsiz değil.

Velhasıl her zaman dile getirdiğimiz şeyi bir kez daha söyleyelim: Yargının yasaları uygulaması için kamuoyu oluşturmaya gerek yok. Sürekli bir şeylerin olay olması ülkedeki sağlıksız gidişatın en büyük göstergesi. Yargı kararlarını veren kişileri denetleyen bir mekanizma yok. Yargı kararlarını veren üst mekanizma da çoğunluk oranla tek bir siyasinin atamasıyla o koltuklara oturuyor. Kimi kime şikayet edeceğiz yani?

Ülkeyi felç eden tüm konular dönüp dolaşıp yargı bağımsızlığının gerekliliği ile sonlanıyor. İnsanlar başlarına gelince anlıyorlar; fakat ülke olarak böyle bir lüksümüz de enerjimiz de yok.

 

 


Tuba Torun kimdir?

Tuba Torun, 1987 doğumludur. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı, Sosyal Haklar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi-Çocuk Hakları Koordinatörü, Kadın Meclisleri ve Kadın Adayları Destekleme Derneği üyesidir. Ayrıca aktif olarak siyasi faaliyetlerine devam etmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI