Tutkulu kadınlar, ukala erkekler

Salı, 23 Temmuz, 2019
Kadınlar, hayatta yaşadığınız ve şiddet olduğunu bilmeseniz bile kendinizi kötü hissettiren olaylarda, şu soruyu muhakkak sorun kendinize: Acaba kadın değil de erkek olsaydım bunu yaşar mıydım?

Hani bazen bir cümleye denk geliriz, tam derdimizi ifade eden bir cümledir de tutulur kalırız ya, geçen yine böyle bir an yaşadım, ünlü ve başarılı tenisçi Serena Williams’ın vermiş olduğu röportajın “Kadınların tutkulu olmasına izin verilmiyor” başlığını görünce.

Öncelikle cümlede sorun var baştan söyleyelim; -keşke orijinalini bulabilseydim, belki de yanlış çevrilmiştir- kadınlar ya da insanlar olmak istedikleri şey için kimseden izin almak zorunda değildir. Cümle maalesef edilgen olmuş; fakat röportajı da okuyunca anlatılmak istenenin bu edilgenlikte olmadığını anlıyorsunuz. Anlatılmak istenen; kadınların tutkuyla bir hedefe odaklandıklarında önlerine türlü engeller çıkarıldığı ve en nihayetinde kadınların tamamına haksızlık edildiği. Evet, aşağı yukarı böyle.

Tutku; bir miktar güçlü ve etkin olmakla, cesaretle, hayallerinde diretecek kadar özgüvenli ve kararlı olmakla, gerektiğinde haksızlığa karşı koymakla, ses çıkarmakla ilgili bir kavram. Bu ‘güzel’ özellikler, bu çağda bile, yani ‘hâlâ’ erkeklerle özdeşleştirilen kavramlar. Kadınlar daha ziyade; naiflik ve zariflikle, çiçeklik ve prenseslikle, az konuşmak ve tebessüm etmekle, utanmak ve onaylamakla, dikkat çekmemek ve edilgenlikle özdeşleştiriliyorlar. Dolayısıyla, toplumsal yargılara aykırı davranan, erkeğe atfedilen özelliklere haiz bir kadın gördüklerinde, genelde “deli” diyorlar. Eskiden “cadı” diyorlarmış mesela.

Eğer bu “deli kadın” saçmalamıyorsa, gerçekten önüne koyduğu hedefe varma, başarılı olma ihtimali varsa, bu kadın erkekler için “tehlikeli” birine dönüşüveriyor ve bir şekilde önüne engeller konuluyor (Genelliyorum mecburen, elbette tamamı değil). Aslında, çok bilinen “cam tavan etkisi”, siyasi partilerde kadınların kota doldurmak için kullanılması gibi durumlar hep bu eril tavrı da içeriyor.

Bu yazıda tarif etmek istediğim şiddet biçimi biraz “mansplaining”e benziyor, Türkçe çevirisiyle “kendini yücelten erkek sendromu”. Dünyada çok kullanılır olmasına rağmen Türkiye’de halen çok bilinmeyen bir kavram olduğu için belirtme ihtiyacı duyuyorum; aynı başlıkta yazdığım bir yazı var, açıklama isteyenler okuyabilir. Fakat benim anlatmak istediğim mansplaining’den biraz daha farklı, biraz daha ayırt edilmesi zor bir şiddet biçimi. Bir nevi sözcüğe dökülmeyen fakat ‘hissedilen’ bir şiddet. Duygusal/psikolojik şiddet başlığı altında ele alınabilir.

Örneğin, erkek yoğunluklu bir ortamda söz aldığınızda “Acaba şimdi ne diyecek? Acaba saçmalayacak mı?” şeklinde sözcüklere dökülemeyen bir kaygının havada dolaşması gibi. Ya da saçmalamadığınızı defalarca kanıtlamış olsanız bile, konuşmanız bir lütufmuş gibi gerilen, koltuğunda kıpırdanan erkekler… Yaşınız biraz gençse ağzınızla kuş tutsanız bile yahut çok önemli bir mevkide iseniz bile size çaylak muamelesi yapılması… Azıcık gülen, samimi diyalog kurabilen biriyseniz hakkınızda her türlü espriyi yapma hakkı görmeleri. Ya da sizi anlamadan, fikirlerinizi bilmeden, herhangi bir konuşmanızı dahi dinlemeden hakkınızda önyargıyla olumsuz kanaatlere varmaları. Hele azıcık eliniz yüzünüz düzgünse, güzel kadınlar aynı zamanda akıllı olamayacağından(!) muhakkak “hoş ama boş” önyargısının yapıştırılması. En muhteşem fikri dahi sunsanız görmezden gelinmesi ama aynı fikri bir erkek söylediğinde alkışlanması gibi pek çok örnek verilebilir. Bir kadın iseniz, bunlardan en az birini muhakkak hissetmişsinizdir.

Hatırlayacağınız üzere, hukukçu-akademisyen Ceren Damar, bir erkek öğrencisi tarafından sırf kopya çekerken yakalandı diye katledilmişti. Kadın örgütleri olarak biz bu cinayete “kadın cinayeti” dedik. Çünkü çok yüksek ihtimalle Ceren Hoca erkek olsaydı öldürülmeyecekti. Birçok nedeni var tabii; bir kadın hoca tarafından yakalanıp yaptırıma uğramış olmanın “erkeklik gururu”nu aşırı zedelemesi ve bunu kabullenememe, odasına gittiğinde karşı koyabilecek fiziksel gücünün erkeğe göre daha düşük olması, erkekler arasındaki o gizli dili kuramama sebebiyle kadının muhtemelen sırf ‘cadalozluğundan’ (bu arada cadaloz ‘cadıya benzer kadın demektir’) kendisine takmış olma ihtimali gibi nedenler. İşte, şimdilerde birtakım kendini bilmez şiddete meyilli erkekler tarafından “ucube” diye saldırılan İstanbul Sözleşme’sinde kullanılan “kadınlara yönelik cinsiyete dayalı şiddet” tam olarak bunu ifade eden bir ibare. Kadına yönelik şiddetin kadın-erkek eşitsizliğinden kaynaklı olduğunu söyleyen ilk hukuki metin. Çok önemli, mihenk taşı bir sözleşme. Zaten bu yüzden rahatsız ediyor birilerini.

Kadınlar, hayatta yaşadığınız ve şiddet olduğunu bilmeseniz bile kendinizi kötü hissettiren olaylarda, şu soruyu muhakkak sorun kendinize: Acaba kadın değil de erkek olsaydım bunu yaşar mıydım?

Hani “farkındalık” diyoruz ya, hani İstanbul Sözleşmesi’nde de taraf devletlere “farkındalık uyandırma” ödevi yükleniyor ama eril zihniyet bırak farkındalık uyandırmayı, insanları uyutmaya yönelip kadınların kazanılmış haklarına saldırıyor. İşte bu noktada iş başa düşüyor. Farkındalığı kendi kendimize uyandırmayı bilmek zorundayız. Ve farkındalık bu ekstrem sorularla gelişiyor genellikle. Öbür türlü ezbere yaşayıp gidiyoruz. Şiddete uğradığımızı bile fark etmeden…

Serena Williams’a gelince, teklerde 23 Grand Slam dahil toplamda 39 Grand Slam ve sayısız altın madalya kazanmış, başarılı olmanın ötesine geçmiş efsane bir kadın. O da yaşadı bu “hissi şiddeti”; tüm kadınlar yaşıyor, kim olduğu önemli olmaksızın. Röportajda da yaşadığı hisleri anlatmış ince ince. Günlerce düşünmüş, uyumamış, kafasında evirmiş çevirmiş, özgüveni kırılmış, terapiste başlamış hatta; ama sonunda sistematik düşünmüş, sorunu büyük pencereden görüp tespit etmiş ve gereğini de yapmış. Gurur duydum bir kadın olarak; kim olduğu, kim olduğum önemli olmaksızın.

Ama internete dünyanın en iyi tenisçisi yazdığımızda, önümüze dökülen ilk sayfada Serena Williams yok biliyor musunuz? Hatta kadın adı yok. Federer ve erkeklerle ilgili başlıklar ve fotoğraflar var. Üstelik neredeyse kesin diyebileceğimiz bir bilgiyle söyleyebilirim ki; Federer, sırf cinsiyeti sebebiyle Serena’nın önüne çıkarılan engellere de takılmamasına, dolayısıyla bu başarıları elde etmek için Serena’nın çok daha büyük bir efor sarf etmiş olmasına ve Federer’den daha fazla sayıda Grand Slam kazanmasına rağmen… İşte haksızlık/eşitsizlik tam olarak böyle bir şey. Ve bu yalnızca Serena’ya değil tüm kadınlara yapılan bir haksızlık aynı zamanda. Çünkü biliyoruz ki, bu eşitsizlik giderilmedikçe, her ne yapıyorsak, en iyiler listesinde daima erkekleri başa yazacaklar. Fakat şunu da biliyoruz; bu eşitsizlik er ya da geç bitecek. Zor olacak ama bitecek. Ne de olsa “Future is female!”

 

 


Tuba Torun kimdir?

Tuba Torun, 1987 doğumludur. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı, Sosyal Haklar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi-Çocuk Hakları Koordinatörü, Kadın Meclisleri ve Kadın Adayları Destekleme Derneği üyesidir. Ayrıca aktif olarak siyasi faaliyetlerine devam etmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI