Nur Betül Çelik
Nur Betül Çelik

Demokratlık mı dediniz?

Cuma, 19 Temmuz, 2019
Metrodan inenlere çoğunlukla öncelik tanınmaz, kapılarda itişme kaçınılmazdır. Halbuki şöyle sağa ya da sola çekilip yol açılsa inecekler için sonra binilse ne olur? Ne olacak, uyaran “bilmiş” olur! Dolmuşta ayakta yolcuya alıştık. Kelle koltukta, tıkış tıkış… Dolmuş şoförü canı sıkılınca, sıcak basınca açar kapıları… Ayaktasın, düşer ölürsün, ama olsun, maksat gideceğimiz yere bir an önce varmak, gerisi fasa fiso…

Ne ilginçtir ki bu ülkede halkın siyasete katılma arzusu siyaset konuşma iştahıyla aşık atamıyor. Örneğin benim gözümde şöyle bir manzara canlanıyor: Kesif bir sigara dumanının çizgilerini belirsizleştirdiği yüzleri koca ağızlara dönüşmüş insanlar, ellerindeki ince bellide sohbetin olmazsa olmaz eşlikçisi tavşan kanı çay, gerçekte kendilerine ait olmayan, sağdan soldan kulaklarına çalınmış yalan yanlış bir sürü iddiayı bağıra çağıra, ellerini kollarını savura savura savunuyor. Yanlış anlaşılmasın, ben hiç sigara içmedim ama her memleket insanı gibi sohbet, hele de siyasi sohbet denince ilk aklıma gelen bol sigara dumanlı mekanlar işte… Neyse… O kadar siyaset konuştuktan sonra enerjisi tükeniyor olmalı ki insanların, sorunları taleplere dönüştürmek, bu talepler gerçekleşsin diye gereken yerlerde gereken ittifakları oluşturarak mücadele etmek konusunda hemen üşengeçleşiveriyorlar. Sorumlu aramaya başlıyorlar. Devletle başlıyor, o çok yakındıkları politikacılarla bitiriyorlar. Hep mağdur, hep sorumsuz, hep yetkisiz, hep etkisiz.

Bu topraklarda mücadele edene, hakkını arayana da pek iyi gözle bakılmaz üstelik. Dili yasaklanan dilini konuşma hakkını talep edince devlet düşmanı ilan edilir. Ayrımcılığa uğrayan yararlanamadığı yurttaş hakları için mücadele eder, terörist sayılır. Memleketin bir ucunda insanlar, yerlerinden yurtlarından edilir, köyleri yakılır, ormanları kesilir, göçe zorlanır. Ama onların yitirdiklerini geri istemeye, direnmeye hakları yoktur çünkü başlarına geleni hakkettiklerine kanidir büyük çoğunluk. Milletin kesesinden üç beş kişinin zengin edilmesine itiraz eden, hırsıza hırsız diyen yargılanır; soyguncu baş tacı edilir. İşçi, emeğinin karşılığını ister horlanır. Grev yapsa mülk düşmanı olur. Sıraya girilmez, bir nedenle kuyruk oluşmuşsa kaynak yapanı uyarana pis pis bakılır.

Şimdi pek çok yerde Q-matikler var, sıra kavgaları epeyce azaldı. İnsan beceremeyince makine yerini alır, haddini hatırlatır. Üstüne bir de kimlik numarandan, bankadaysan kart numarandan sınıflara ayırır. Önceliği ayrıcalıklı olana verir, öylece oturur işin görülsün diye beklersin saatlerce. Sınıfına razı. Azıcık sesi çıkana sessizce bekleyen kalabalık ters ters bakar: “Ne lüzumu var şimdi zevzek? Oyalama memuru da bir an önce işini yapsın ki sıra bana gelsin!” bakışlarıdır onlar… Peki hakların? Onları kim hatırlatacak oradaki memura, yetkiliye, işte her kimse muhatabın ona? Kim talep edecek adil davranışı?

Metrodan inenlere çoğunlukla öncelik tanınmaz, kapılarda itişme kaçınılmazdır. Halbuki şöyle sağa ya da sola çekilip yol açılsa inecekler için sonra binilse ne olur? Ne olacak, uyaran “bilmiş” olur! Dolmuşta ayakta yolcuya alıştık. Kelle koltukta, tıkış tıkış… Dolmuş şoförü canı sıkılınca, sıcak basınca açar kapıları… Ayaktasın, düşer ölürsün, ama olsun, maksat gideceğimiz yere bir an önce varmak, gerisi fasa fiso… Ayakta yolcu alan dolmuşçulara bir zamanlar itiraz edenler çıkardı tek tük de olsa. Hatta polis bu nedenle ceza filan da yazardı. Ama artık kural oldu, kimsenin aldırdığı yok. Otobüs şoförü, 65 yaş üstü indirimli kart kullanan vatandaşa nefretle bakar: “Ne işi var bunun dışarıda bu yaşta? Huzurevi mi burası?” Zaten işine gelince gençleri, gelmeyince yaşlıları sever bu toprağın insanı. Ama çoğunlukla herkes herkese bir nedenle düşmandır. Çocuğunu otobüsten indirmekte zorlanan genç kadın affedilemez mesela. Öyle ya acelesi vardır herkesin. Böyle engelleri olanlar taksiye binmelidir. Ne işleri vardır otobüste, dolmuşta? Peki ama haklarımız? Hangi yaşta olursak olalım, engelli ya da engelsiz kentliler olarak kent içinde güvenli, rahat, ekonomik, hızlı seyahat seçenekleri talep etmek hakkımız değil mi? Peki bunu elde etmek için oy vermek dışında ne yapıyoruz?

Çenesi düşük bir milletiz, ama sorumluluk bilincine sahip değiliz. Mağduriyetlerimizi seviyoruz. Yakınmak harekete geçmekten, sorumluluk alarak mücadele etmekten daha kolay. Her gün yeni bir vergi salınıyor mesela… Enflasyon almış başını gitmiş… İktidar, bizim adımıza ülkeyi zıvanasından çıkartacak kararlar aldı, almaya devam ediyor… Ne yapıyoruz yakınmak dışında? Oy vermek yetiyor mu? Verdiğimiz oyun karşılığını alabilmek için nasıl bir baskı oluşturuyoruz? Haklarımız? Doğru ya, hak savunucularını da terörist sayıyoruz biz. Yargılıyoruz, işkence ediyoruz onlara. Kent hakkı için bu topraklarda nadir görülen bir direnişi yargılıyoruz Gezi davasında. İnsan hakları savunucularını hapislerde süründürüyoruz. Her gün bir dava, her gün yeni bir hapis kararı…

Düşünen de pek sevilmez buralarda… Çok düşünen ille de dertlidir veya delidir. Düşünmek, belalı iştir. Kitap okuyan, çok düşünen tekinsizdir. Felsefeye boş iş gözüyle bakılır, felsefe okuyana da bir tahtası eksik. Kabalığı samimiyet sanan, inceliği yargılayan, densizliği onaylayan insansa çok. Okumuş adam, konuşursa bilgiç olur. Boş konuşursa baş üstünde taşınır. Hele de dillerde dolaşan yalan dolanı birkaç kavramla allayıp pullayıp satanlar pek makbuldür. Fikrin çalınabileceğine inanmaz bu toprağın insanı. Esinlenmeler (!) doğaldır. Hatta çok çok esinlenenler, sırtları sıvazlanarak devlette makam sahibi yapılabilirler. Profesör olurlar, rektör olurlar, rektör yardımcısı olurlar, olurlar da olurlar… Akademi susar seyreder, öğrenci susar aldırmaz; toplumsa hiiiiç umursamaz. Oysa akademik etik, fikri haklarımız, emeğimiz? Kim mücadele edecek bunlar için biz susarsak?

Kadını sevmez, çocuğu sevmez, börtü böceği ağacı sevmez, hayvanı sevmez. Kendinden başka merkez tanımaz. Sonra demokrasi havarisi kesilir. Haklar bekler, onlar için mücadele edilmezse demokrasi gelmez, demokrasi destanıysa hiç yazılamaz.


Nur Betül Çelik kimdir?

Ankara’da doğdu ve yetişti. 1978’de Cebeci Kampüslü oldu, 1986 yılında asistan olarak girdiği Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinden Barış Akademisyeni olduğu için 7 Şubat 2017 tarihli 686 no.lu KHK ile haksızca ihraç edilişine kadar da öyle kaldı. Yükseköğretim Kurulu bursuyla gittiği İngiltere Essex Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünden, 1996 yılında, “Kemalist Hegemony: From Its Constitution to Its Dissolution” başlıklı teziyle doktora derecesini aldı. Kemalizm, hegemonya, söylem kuramları, politik ontoloji alanlarında makaleleri, İdeolojinin Soykütüğü I: Marx ve İdeoloji başlıklı bir kitabı var. Ayrıca Ernesto Laclau’nun Popülist Akıl Üzerine başlıklı kitabını çevirdi. Metodoloji, bilim felsefesi, postyapısalcılık, ideoloji kuramları, söylem kuramları, siyasal düşünce alanlarında çok sayıda ders verdi. İhraç sonrasında ADA (Ankara Dayanışma Akademisi) Kitaplığı bünyesinde iki arkadaşıyla birlikte Türkiye Siyasetinde Popülizmin İzini Sürmek başlıklı bir kitap çalışmasının hazırlıklarını sürdürüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI