Aydın Selcen
Aydın Selcen

Ergin Ataman'la dış politika öğreniyoruz

Çarşamba, 17 Temmuz, 2019
Nihayet kapı baca pencere tıkalı, silahlandık, seferberlik ve OHAL daimi kılındı, rahata erdik. Üstelik, Erdoğan’ın 14 Temmuz 2019 tarihli Vahdettin Köşkü açıklamalarına göre “Batı ittifakı ile kurduğumuz siyasi ve askeri paktlara rağmen, en büyük tehditleri yine onlardan gördüğümüz bir gerçektir.” Eğer, başta CHP, muhalefet bu anlatının sanallığını teşhir etmeyi tarihsel sorumluluk bilmezse, dış politika düğümlerini çözecek iradeyi de ortaya koyamayacak demektir.

Artık muhalefet Türkiye’nin GSMH’sının yüzde altmış beşini üreten belediyelerin yönetimini devralmış durumda. Bunların arasında tek başına en görkemli başarı ve dolayısıyla en ağır sorumluluk, Sayın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun omuzlarında. Bu bağlamda kamuoyu projektörlerinin, CHP’nin (Firenklerin deyimiyle) “tenorlarından” ziyade İmamoğlu/Kaftancıoğlu, Yavaş, Soyer, Karalar gibi yerel temsilcilerinin üzerinde olduğu da belirtilebilir. HDP açısından da benzer bir durumun geçerli olduğu eklenebilir.

Bununla birlikte, CHP gelecek yılların seçimsiz geçeceği ve ekonomide bozulmanın meyveyi olgunlaştırarak kucaklarına düşürmesiyle iktidarı kazanacakları varsayımıyla yol yürüyor görünüyor. Yanılıp yanılmadığımı ise herhalde, TBMM tatile çıktıktan sonra CHP-İYİP-SP ve HDP ile “BabacanP.” arasında ortak bir “enkaz kaldırma” çabası yani “rejim tadilatı” zemini üzerinde uzlaşılıp uzlaşılamadığı gösterecek. Bugün, o olası, yahut doğruysa tasarlanan, yeni inşaat için mıntıka temizliği gayretinin genelde dış politika ama özelde yakın çevre ve onun kaçınılmaz parçası olan Kürt siyasetleri üzerinde biraz duralım istedim.

Şöyle düşünelim: Herhangi bir lisenin beton zeminli bahçesinde sınıflar arası basket turnuvası finali oynanıyor olsun. İkinci çeyrek bitmiş, mesel bu ya, Ergin Ataman da gelmiş o maçı izliyormuş. Gerideki takım Ataman’a “hocam gel taktik ver” dese ve o da kabul etse, sonuç değişir mi? Bence evet. En azından fark belirgin biçimde kapanır. Pekiyi, Ataman’a okulun emektar beden eğitimi hocası “ben bu çocukları yıllardır izlerim, ben de size yanınızda durup akıl vereyim” dese, Ataman kabul eder mi? Bence etmez, etmemekle iyi de eder. Çünkü o maçı çevirecek birikim, deneyim, yürek ve vizyon Ataman’da zaten fazlasıyla var.

Emektar beden eğitiminin “bilgi” sandığı tortu ise (bu tekil örnekte) Ataman’ı ancak aşağı çeker, maçı çevirecek ivmeyi yavaşlatır. İşte demokratik muhalefetin de bugünden, sanki yarın dümene geçecekmiş gibi, yakın çevre ve ona ilintili Kürt siyasetleri konusunda, işe başlar başlamaz atacakları somut adımları biliyor, hatta bunları şimdiden alt alta yazmış olması gerekir. Belki aradaki fark, verdiğim örnekte Ataman için tribün desteği önemsiz veya ikincil önemdeyken, muhalefet için tribün desteğini de hazırlayıp, oluşturmanın başat ödevlerden olduğu. Yöntem de belli: Bir düz beyaz bir kağıt alıp, üzerine bir “çöp adam” çizip, daha sonra bunu kaslandırıp, etlendirmek.

Anımsayalım: 28 Şubat 2015’te o dönemde Başbakanlık Ofisi olan Dolmabahçe Muhasip Sarayı’nda bir açıklama yapılmıştı. O karedekilerin HDP tarafından milletvekilleri Önder ve Baluken bugün cezaevinde, Buldan ise eşbaşkan. AKP tarafından Akdoğan ve Ala o devrin, örnekse bugünün Soylu ve Çelik’i gibi, kibirli isimleriydi, şimdi ol gülcemallerin seslerini duyan, çehrelerini gören kalmadı, ama Ünlü, AKP sözcüsü oldu. Karedeki tek bürokrat o dönemin Kamu Güvenliği Müsteşarı, daha önce MİT Müsteşar Yardımcısı Dervişoğlu ise Cumhurbaşkanlığı Danışmanı ve yine İmralı’yla yeni temasları yürütenlerden olduğunu iddia edenler var. HDP yeni seri temaslarda devrede yok.

Sırrı Süreyya Önder o gün okuduğu açıklamada özetle: “Kürt meselesinin devletin dönüşümüyle ilişkili olduğunu; çözümün de çözümsüzlüğün de tüm bölgeyi etkileyen içeriği bulunduğunu; dinamik bölgesel koşulların sürece de dinamik bir yaklaşım gerektirdiğini; Öcalan’ın silahlı mücadelenin yerini demokratik siyasetin almasına yönelik olarak PKK’yi olağanüstü kongreye davet ettiğini” vurgulamıştı. Önder’in ayrıca paylaştığı on madde arasında ise, “kimlik kavramı, tanımı ve tanınmasına dönük çoğulcu demokratik anlayışın geliştirilmesi; demokratik cumhuriyet, ortak vatan ve milletin demokratik ölçütlerle tanımlanması, çoğulcu demokratik sistem içinde yasal ve anayasal güvencelere kavuşturulması; bütün bu demokratik hamle ve dönüşümleri içselleştirmeyi hedefleyen yeni bir anayasa” bana göre esasa ilişkin olanlardı.

İçine yuvarlandığımız başkanlık rejimi dönemindeyse, Genelkurmay Başkanı bir üst rütbeye, Milli Savunma Bakanlığı’na terfi ettirildi. S-400 bataryaları alınarak, Türk Hava Kuvvetleri’nin caydırıcı gücüne dayalı ulusal hava savunma stratejisi rafa kaldırıldı. Esasen İHA’lar da, F-35 programından çıkarılmamızla, F-16’ların yerini (kağıt üzerinde) alacağa benziyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, S-400’ün savunma sistemi, F-35’in taarruz silahı olduğunun Beştepe tarafından Vahdettin Köşkü’nde düzenlenen basına kapalı basın toplantısında altını çizdiğini AA’dan öğrendik. Taarruzdan feragat mı edildi, olası bir taarruz bertaraf mı edildi, taarruz yerine savunma mı yeğlendi, algılanan tehdit nedir, savunulacak olan yer neresidir, tüm bunlara kim karar verir, bilmem bunlar yersiz sorular mıdır?

Zaten malum mahfillere çöreklenmiş malum kafaların vesveseleri de birer birer hayata geçirildi: KYB temsilcisi Ankara’dan şutlandı, KDP’ninki işlevsiz kılındı. Hakurk’a girip, kalıcı olmak, Mahmur’u boşaltmak, Şengal’i almak yeniden dolaşımda. Erbil dışlandı, Bağdat’la ilişkiler münhasıran güvenlik eksenli yeniden düzenleniyor. Akçakale’ye yığınak yapılıyor, Tel Abyad’a yerleşmek için gün sayılıyor. Suriye sınırlarımız, nedense duvar örülen o sınır hattı üzerinden değil, Bab, Afrin, İdlip cepleri elde tutularak korunuyor. Libya’da iç savaşın görünmez tarafıyız, Doğu Akdeniz’de “Rum-Yunan ikilisi” ezeli düşman; Suriye, Mısır ve İsrail başkentleriyle diplomatik ilişkimiz yok. Avrupa Birliği’ne tam üyelik adaylığımızın kurban edildiği yetmedi, Brüksel’den yaptırımlar gündemde.

Özcesi, nihayet kapı baca pencere tıkalı, silahlandık, seferberlik ve OHAL daimi kılındı, rahata erdik. Üstelik, Erdoğan’ın yukarıda değindiğim 14 Temmuz 2019 tarihli Vahdettin Köşkü açıklamalarına göre “Batı ittifakı ile kurduğumuz siyasi ve askeri paktlara rağmen, en büyük tehditleri yine onlardan gördüğümüz bir gerçektir.” Eğer, başta CHP, muhalefet bu anlatının sanallığını teşhir etmeyi tarihsel sorumluluk bilmezse, dış politika düğümlerini çözecek iradeyi de ortaya koyamayacak demektir. Yapılacak aslında basit: Sadeleşme. Hesapları teker teker kapatıp, dış politika defterini temize çekmek. Yeni hesaplar açmaktan da kaçınmak. İttifakları ayak bağı değil, laik, çoğulcu, katılımcı, parlamenter yeni cumhuriyetin dış politikasının taşıyıcı sütunları görmek. Kürt meselesini müzakere yoluyla çözmenin, yakın çevre siyasetinin en temel kolaylaştırıcısı olduğunu kavramak.

Bir de, uzattım ama maalesef eklemeden geçemeyeceğim, o uydurduğum Ergin Ataman öyküsündeki gedikli beden eğitimi hocasının bilgi sandığı tortudan kurtulmak için, şu Dışişleri Bakanlığı’nı, çekinmeden ve henüz ilk günden, kilit iç ve dış görevlerdeki isimleriyle, teşkilat şemasıyla, giriş sınavlarıyla, atama esaslarıyla hatta belki binasıyla dahi, sil baştan yeniden organize etmek gerekecek.


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI