Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Sözlü tarihin adaletle imtihanı

Pazar, 14 Temmuz, 2019
ABD'li antropolog ve yazar Zoe West ile gazeteci - yazar Bikem Ekberzade, Hrant Dink Vakfı'nda 'Sözlü Tarih Yoluyla Adaleti Düşlemek' üzere bir aradaydı. Yakın zaman önce İstanbul'dan geçen ve tarihi, doğrudan bireylerin dilinden damıtmayı seçen West, buluşmamızda, uzun vadeli direnişlerin kolay olmadığı mesajını verip, İtalyan düşünür Gramsci'ye atıfta bulundu:"Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliğidir"

Yarın, 15 Temmuz. Tarihin Türkiye Cumhuriyeti devletinde baş döndürücü ve şaşırtıcı biçimde dönüştürülmeye çalıştığı bir vakanın, 15 Temmuz 2016 askerî darbe girişiminin, yani tarihi bir akşamın üçüncü yıl dönümü… Tarih demişken, arşivimden bulup, çıkarmak istediğim daha başka bir şey var: Hrant Dink Vakfı Tarih Programı kapsamında da, ‘Sözlü Tarih Yoluyla Adaleti Düşlemek’ başlıklı söyleşi, Columbia Global Centers İstanbul ortaklığı ve katılımıyla, İstanbul Pangaltı’daki Anarad Hığutyun Binası’nda yapıldı. Vakıf, geçen ay ortasında Columbia Üniversitesi’nde öğretim üyesi, antropolog ve sözlü tarih uzmanı Zoe West ile gazeteci, foto muhabiri ve yazar Bikem Ekberzade’yi, ortak bir söyleşide ağırladı.

Her iki konuşmacı da görsel bir sunumla derinleşen yaklaşık bir buçuk saatlik etkinlikte, sözlü tarih çalışmalarının derlenmesi ve yayınlanması ile ilgili deneyimlerini aktardı. İlgili konuya dair bir atölye çalışması da yapan West ve moderatör Ekberzade, bir çok kıtada yapılan derinlemesine mülakatlara dayanan kitap çalışmalarını tanıttı. Ayrıca West, kimsenin, tecrübe edilmiş acı deneyimleri işitmediği veya bunun hakkında hiç bir şey yapmadığı hissini açıklayıcı, ‘etik yalnızlık’ ifadesinden bahsetti. Bu terim, aynı zamanda, felsefe alanında eğitim almış bilim insanı Jill Stauffer’ın, Columbia Üniversitesi Yayınevi’nce basılan ‘Sesini Duyuramamanın Adaletsizliği’ alt başlıklı kitabının da adı.

Columbia Üniversitesi Sözlü Tarih Programı ve İnsan Hakları Enstitüsü üyesi Zoe West, etkinlikte özetle, ‘sözlü tarih görüşmeleri’nin olası metotlarının neler olabileceğini, bu görüşmeler ile, yaşanılan şiddetin etkisinin ne ölçüde ortaya çıkarılabildiğini gündeme getirdi.

Olaylarda mağdur veya hayatta kalmış kişiler ile görüşmeler doğrultusunda, adaletin algısı ve sağlanmasına yönelik nasıl bir anlayışa ulaşılabileceği konusunu tartışan bilim insanı, araştırmacı West, ‘sözlü tarih’ çalışmalarında, medyada yeterince yer bulamamış, dünyanın farklı doğrultularından türlü hikâyeleri incelediğini belirtirken, Hrant Dink Vakfı’nda da, Myanmar’ın başkenti Burma’daki deneyimlerini izleyenlerle paylaştı.
Buradaki tecrübelerini Maggie Lemere ile editörlüğünü üstlendiği bir kitapla kalıcılaştıran Zoe West, bize bunun da ‘Tanığın Sesi’ isimli altı kitaplık bir serinin parçası olduğunu aktardı. West ayrıca, El Salvador’daki insan kaçakçılığı vakalarını da büyüteç altına alırken, bu konudaki video arşivinden kimi unsurları İstanbul’daki izleyicilerin ilgisine sundu.

Göçmenlik meselesi konusunda kendi vatanı ABD’de de halihazırda çok önemli gelişmeler yaşandığına atıfta bulunan Zoe West, buna örnek olarak, ABD – Meksika sınırında yaşananları gösterdi ve sadece sınırda değil, ama ABD içinde de sınır dışı edilme riski taşıyan kimselerle yapılan görüşmelerin, bu alanda önemli neticeler verdiğine değindi. Bu arada West’in, başını kadınların çektiği, sosyal dönüşüm, iyileştirme ve araştırma odaklı bir sivil toplum kuruluşunda aktif olarak rol aldığını vurgulayalım. Sözlü tarih çalışmalarında bulunan bilim insanları ve aktivistlerin, günümüzde, esasen ‘kimin sesinin duyurulması gerektiği’ üzerine hayli önemli bir çaba içinde bulunduklarını söyleyen West ile, bu vesileler ile, dünya hali üzerine söyleştik:

Avrupa’nın göçmenler hakkında dünyaya yansıtmaya çalıştığı resim ile, sınırları içinde yaşananlar arasında büyük bir fark görüyor musunuz? Zira yükselen bir sağ görüş, popülizm, seçimlerin sonuçları ve hatta faşizmin gölgesinde, AB bayrağı bile bunca şeyi bir arada zor tutuyor gibi görünüyor…

Bunun oldukça rahatsız edici olduğunu düşünüyorum ve benzeri bir durumu ABD’de de yaşadığımız kanısındayım. Aşırı sağ uçlu popülizmin ortaya çıkışı gibi bir paralellik mevzubahis ve bu nedenle de sığınmacılar ve göçmenler birer hedef haline getiriliyor, bu da onlar üzerinde türlü gerginliklere ve korkuya sebebiyet veriyor. Bu durumu ABD’de de görüyoruz; tabii Avrupa’da da yaşandığını söyleyebilirsiniz, ancak bu durumlar gökten zembille inmiş değiller ve onları bu kadar aşırı sağ noktaya getiren belli etmenler söz konusu. Yani bu durumların kaynakları zaten mevcuttu. Bu bir anda olmuş bir şey değil. Bu (aşırı) görüşe hakim bir çok insan olduğunu görebiliyoruz. Ancak, son dönemde bir film izledim. İsmi ‘Ötekilerin Sessizliği’ olan bu bağımsız belgesel film, İspanya’daki Franco rejimi esnasında yaşanmışlıklara bakarak, bu süreçte vuku bulan suçlara yönelik ‘sessizlik anlaşması’na odaklanıyor. Bir arkadaşımın önerisiyle New York’ta izlemiştim. Filmin son gösterim günüydü. Buraya gelmeden izledim. Arkadaşım filmde aktarılanların İstanbul sunumumla bağlantılı olabileceğine atıfta bulunmuştu.

Yapımda, Franco’nun anısına halen saygı duyan insanların var olduğuna tanıklık ettikten ve bunun, nasıl olup da böylece içten içe gizlide kaldığını gördükten sonra, bu türlü hislerin esasen nasıl sözde biçimde ‘normalleştirildiği’ düşüncesinin, ABD’de de izlediğimiz son durumla da nasıl yakınlık taşıdığını, bir daha fark ettim. Faşizmin ata-yurdu denebilecek bir bölgede, ‘ulus’a dair fikirlerin ve kimin, neye aidiyet halinde olduğu meselesinin karşısında, insanların, ABD’nin de aslen bir çok yerde nasıl koşullar doğurabildiği ve sorumluluk taşıdığına ilişkin durumu böylesi görmezden gelmeleri, yine ayrıca pek çok insanın da buraya göç etmeye çalışmaları… Yani sanırım benzeri durumlar, şu anda Avrupa’da da yaşanmakta.

Göç, sığınma meselesi söz konusu olunca, diplomasi aygıtları ve sivil toplum kurumları (STK) olarak herhangi bir özeleştiri yapabiliyor muyuz? Vakıflar, ünlü markalar, şirketler sizce bu hassas konuları etik dışı bir biçimde sömürüyor, birer tanıtım malzemesine dönüştürüyor da olamazlar mı?

Zoe West

Yani demek istediğiniz, bunun bir ‘endüstrisi’nin mi yaratıldığı? ABD’de bu gibi durumlar için kullandığımız bir tabir vardır: ‘Kâr Amacı Gütmeyen Endüstriyel Tesis’. Böylesi bir tesisin bir biçimde yaraları yüzeyde ortadan kaldırdığı düşünülebilir, ancak ilgili yaranın ta dibine aynı faydayı sağladığından söz edemezsiniz. Bu gibi durumlarda yarayı iyileştirmemizin, ya da radikal, zorunlu bir dönüşüme kalkışmamızın da önü pekalâ tıkanabilir. Bu durum kendini farklı katmanlarda açığa vurur. Bazen öyle yüzeysel hale gelir ki, şirketler veya büyük STK’lar, müstehzi bir biçimle, kalkıp kimi felâketlerin imgelerini veya acılara dönük imge ya da anlatıları dümdüz biçimde kullanabilirler de. Belli amaçlarla korudukları, belli bir makinenin işlemesi adına biriktirilen, oysa ki iktidarı sahiden hiç devralmayan, dönüştürmeyen ve olaydan doğrudan etkilenmiş insanları, esasen ne yapılmasını tayin adına meselenin merkezine çekmeyen bir durumdur bu. Yani belli güç yapılarının söz konusu meseleye ilgisini sağlar tamam, ama belki de bunun kökenine sevk etmez.

Hikâye anlatıcılığında da böylesi büyük bir tehlike gördüğümü söylemek isterim. Burada neler olup bittiğini bilemiyorum; ama ABD’de bu çok popüler bir şey haline geldi. Hemen bütün şirket ve STK’lar ‘hikâyelerin öneminden’ dem vuruyor. Bu son derece popüler; ama tehlike şurada: ‘Çok basit’ hikâyelere yönelik belli bir yönelim var. İnsanların doğrudan ya çok iyi, ya da çok kötü hissetmesine vesile olacak hikâyeler bunlar. Neticesinde bu hikâyeleri işiten kimselerin, ilgili hikâyenin kaynağına yapacakları olası maddi bağış ile her şeyi çözebileceklerine ilişkin bir algıyı üreten, onlara bağışçıların ve Dünyanın iyi bir yer olduğu inancını saçan hikâyeler.

Benim burada önemsediğim şu; karmaşık ve anlaşılmaz anlatılar adına olası alanlar açabilmek. Gerçekte neye ihtiyacımız olabileceğini ve ne türden değişimlerin gerekli olduğunu bizlere düşündürebilecek, ‘rahatsız edici’ hikâyelerden bahsedebilmek.

Peki kültür ve sanatta da bu konuların sömürüldüğünü düşündünüz mü? Ama sözgelimi Çinli sanatçı Ai Weiwei, Bodrum sahiline vuran küçük mülteci Aylan Kurdi’yi temsil ettiği imge ile büyük tartışma yaratmıştı…

Bunun için verebileceğim basit bir yanıtım yok…Ama verdiğiniz örnek çok ilginç oldu. Zira bu imajı ABD’de verdiğim ‘Sözlü Tarih ve İnsan Hakları’ konulu dersler sırasında öğrencilerime gösteriyorum. Onlara böylesi bir imgenin bir tartışma yaratabilmek adına bir alan mı açtığını, yoksa, mevcut alanı sığlaştırdığını mı soruyorum. Bu da bir açık tartışma yaratıyor haliyle ve beraberinde bir çok soru ile yorumu peşi sıra getiriyor. Bu konudaki fikrim, bazen bu tür bir şeyin bize ille de yeni bir şeyler duyumsatabilmek adına yeni bir alan açmak zorunda olmadığı ve karmaşık anlatıların da mevcut olabileceği yönünde.

Yani ahlakî bir sınır olmalı mı burada? Sözgelimi Avrupalı sanatçı Christoph Büchel de içinde sığınmacıların hayatını yitirdiği bir tekne kalıntısını, ‘yapıt’ olarak İtalya’daki Venedik Bienali’nde sergiliyor…

 

Evet, bir ‘ahlakî sınır’ söz konusu, ama onun da ne olduğunu pek bilebildiğimi söyleyemeyeceğim. Yani nihayetinde, burada ‘şok’un ürettiği değerden söz ediyoruz. Bana kalırsa bunlar dallı budaklı sorular, çünkü bazen bu tür durumlar insanları rahatsız da edebilir ve onların dikkatini cezbedebilir. Onları ilgili konuya yakınlaştırabilir. Ben, bu manâda gri çizgiler olduğunu düşünenlerdenim. Bazen, sanat elinden gelenin en iyisini ortaya koyduğunda, temsil edilmesi kolay olmayanları, sözle telaffuz edilemeyecekleri temsil etmek önemli hale geldiğinde, tecrübelerin önemi kendini gösterir. Bu yönde üretilen, sözle yansıtılmayan dışavurum biçimleri son derece hayatî hale gelir. Hayatta sözle açıklayamayacağımız şeyler de vardır ve sanat da buna yarar. İnsanlar da bu alanın kapsadığı yollar aracılığıyla birbirleriyle kaybettikleri teması yeniden kurabilmenin imkânını elde eder.
Birlikte çalıştığınız Rhiza Kolektifi, temelde feminist fikir ve enerjileri mi buluşturuyor ? Öyle ise bunun kökeni neye dayalı ? Keza Türkiye’de de feminist örgütler oldukça aktifler.

Sunumumda da vurgulamak istediğim gibi, yaptığımız işin önemli yanlarından biri, sisteme dair talep ettiğimiz yapısal değişikliğin, salt siyasal ya da sosyal bünyelere dair değil, bu değişikliklerin bizatihi insanlar üzerinde ve arasındaki durumlara, hareketlere de sirayet edebilmesine yönelik dikkat ve gayemiz.

İlgili yapısal değişikliğin oluşum sürecinde, tecrübe edilmiş ya da edilmekte olan baskı ve travmanın etkisiyle doğrudan bir ilişkimiz yok, ama sözlü tarih, eylemciliğin örgütlenmesi ve iyileştirme adına, ilgili çalışma başlıklarımızdan yalnızca biri. Bu sebeple, birlikte çalıştığımız grup ve eylemciler ile çevresel adalet, emek ve göçmenlik gibi konular üzerinde yoğunlaşıyoruz.

Bu açıdan baktığımızda, farklı bağlam ve konular üzerinden ele alınca, söz gelimi geçen sene Peru’da farklı gruplarla bir araya geldik. Bölge yerlileri, ‘gelişmeyi amaçlayan’ farklı şirketler ve yakıt firmalarıyla muhalefet içerisindeydi. Bu yerli ve işçi kesimler birbirimiz veya Dünya ile ilişkimizi nasıl anlamamız gerektiği konusunda, şirket emperyalizmi, otoritesi, ya da hükümet baskısı gibi konuların kesişiminde, bizim için hayli değerli bilgi ve ilham kaynağı oldular. Sözgelimi, ABD’ye yönelik düşünmemizi sağlayıcı, bununla keşişir biçimde, kendilerinin milliyet, ırk veya dinlerinden ötürü, kapitalizmin neticesi mahiyetinde mağduru haline geldikleri, ‘üretilen’ türlü suçları gündeme getirdiler. Kaldı ki aralarında sığınmacı olmayıp, yasadışı yollarla ABD’den getirilmiş yabancı işçiler de bulunmaktaydı. Yani bu meseleler, öyle yalnızca tek bir coğrafyanın konusu değil.

Sizce bu uğurda emek veren kurumlar, birbirleriyle de yeterince sağlam ilişki kurabiliyor mu?

Rhiza Kolektifi’ni kastediyorsanız, elimizden geldiğince köklü gruplara erişmenin gayesindeyiz. Çünkü inandığımız önemli bir çalışma biçimi de, ilgili konulardan doğrudan etkilenen kimseleri, bu liderlik konumunun merkezinde tutabilmek. Ayrıca elbette daha büyük çaplı STK’lar ile de çalışmalarımız devam ediyor. Görece küçük ebatlı takımlar veya tabandan gelen, sığınmacıların oluşturduğu düşük seviyedeki koalisyonlarla çalışmak suretiyle, farklı katmanları bir araya taşıyoruz. Örneğin iki çalışma arkadaşım, sinemacı olan Emily Hong ve Maggie Lemere, kuzey Burma’daki arazi haklarına dönük aktivizm meselesi üzerine bir çalışma yaptılar. İşbirliğinden doğan bu filmde bölge halkı üyelerinin filmle ilgili yol haritalarını şekillendirmesi, filmin genel anlatısının ortaya koyulabilmesi için imkân yarattılar. İnsanları tüm bu süreçlere nasıl dahil edilebileceği doğrultusunda bir etki ortaya koymanın yollarını aradılar.

Birçok sanatçı ve gazeteci, Türkiye’de hukukî işlemlere maruz bırakılarak özgürlüklerinden mahrum kılınıyor. Yaklaşık 15 yılı aşkın süredir, belli politika ve yönetimlerin etkisi altındaki, ifade özgürlüğü ve demokrasi konusunda önemli, hassas gelişmelerin yaşandığı bu ülkenin haritasına baktığınızda, hangi konular veya durumlar, bölgeler sizi daha çok ilgilendiriyor olabilir?

 

Bu meyanda Türkiye ile ilgili çok fazla analiz ve tecrübem olmadığı için, sunumumda Bikem Ekberzade ile birlikte olmak, kendisinin bu bağlantıları ve perspektifinin olması bakımından bana son derece önemli göründü. Profesyonel bağlamda benim perspektifim daha ziyade sığınmacı meseleleriyle ilgili olduğu için, kastettiğiniz meselelere ABD’den yansıyan bir şekilde bakacak olursam, Kürt halkının deneyimleri veya Gezi Parkı sürecindeki politik baskı hususunda büyük bir hassasiyet bulunduğunu, durumu daha iyi anlayabilmek adına gözlemliyorum, diyebilirim.

Bir sığınmacı olmak, aslında hiç bir bayrak, köken, cinsiyet veya ırkla ilgili de sayılmasa gerek, ne dersiniz ? Yani bir başka bakışla, sığınmacı olmak, zaten halihazırda azınlık mensubu olmak sayılabilir mi ? İnsan belli bir süreliğine, örneğin bir otobüste bile sığınmacı muamelesi görebilir neticede…
Evet, bence bu çok önemli. Yani, sığınmacı veya göçmen diyelim, bu durumları salt kimlik üzerinden etiketleyip, anlamamak gerek. Keza biz bu sözlü tarih çalışmasını yürütürken, örneğin Burma hakkındaki kitabı hazırladığımız esnada İnsan Hakları ihlalleri ile ilgili olarak çok sayıda doküman da üretilmekte idi. Genellikle, üretilen İnsan Hakları eksenli belgesellerde, kişiler kendi kurbanlarını, kendi hikâyeleri özelinde sunmaktan yana oluyorlar. Biz de bu kitabı ortaya koyarken kişinin nasıl olup da mağdur kimse olarak sunulduğu meselesine odaklanmayı ve onlara kendi kişisel hikâyeleri için bir alan yaratmayı seçtik.Çünkü bir mağdurun ille de bir sığınmacı olması gerekmiyordu.

Burada önemsediğimiz nokta, bu hikâyeler üzerinden kurulacak bağlantılar ile, sosyopolitik çerçeve ve büyük çatının farkındalığına vesile olabilmekti. Bu uğurda öznelliği ve kişisel anlatıları öne alarak, bunları büyük yapısal çerçevelere sevk edebilmek ve rahatsız edici olan her ne varsa, asıl onu anlamaya çalışarak, insanların ‘sınır’dan, ‘yurttaşlık’tan, ‘vatansızlık’ veya ‘milliyet’ten ne anlıyor olduklarına dair algılarını ifade edebilmekti.
Keza ben de ABD’de öğrencilerime verdiğim derslerde ‘sığınmacılık’ üzerine gidiyorum. Verdiğim bu derslerde, onlara sığınmacılık hukuku tarihini öğreterek, insanların ‘kimin yurttaşlığı hak ettiği’ veya bir yurttaş olmanın ya da göç etmenin ne anlama geldiği, ya da bir sınırdan diğerine geçişin yarattığı durumları yansıtmaya uğraşıyorum.

Halen cezaevinde tutulan ve çalışmalarıyla türlü azınlık hakları ile STK’ları büyük ölçüde desteklemiş bulunan Osman Kavala örneğinden hareketle soralım: Sizce günümüz mağdurları tam olarak ne yapmalılar ? Yani, ülke dışına gitmek de bir seçenek evet, ama, başka yollar da yok mu ?
Bu çok büyük bir soru esasında. Ve bunun için basit bir yanıt vermeye de çalışmayacağım. Şunu diyebilirim; anlatıya ve belleğe dair çalışmalarda her daim kritik olan odur ki, güç dinamiklerini veya mevcut politik yapıları dönüştürmek adına yapılabilecek organize çalışmalar, yalnızca gerçeği beyan etmekle, bu uğurdaki anlatıları paylaşmakla yeterli olmaz. Bir defa, bunları ifade etseniz dahi, yine belli politik çerçeveler meyanında ‘duyulmazlar’. Ayrıca insanların tamamen anlaşılmaktan bambaşka ihtiyaçları da vardır. İnsanlığın belli bir aidiyeti tanıma eğilimi, kökten ve inciten bir ihtiyaçtır. Sözgelimi insanlar, yoksulluk içinde yaşıyorsa, yaşamak adına ihtiyaç duydukları şeylere erişemiyorlarsa ve bunun da sebebi, sistemden ileri gelen bir baskı ya da çatışma ise, adaleti sağlayabilmek ve özgürlüğü elde edebilmek adına vuku bulması gereken çok şey gerekebilir. Biz insanların bu uğurda birden fazla katmanda emek vermemiz gerekir.

Bu anlamda sorunuza yanıt olacaksa, işin zor kısmı, uzun vadeli direnişlerin söz konusu oluşudur. Kolay değildirler. Burada ihtiyacımız olan, umudu baki kılmak ve dünyanın daha farklı bir yer olabileceğine inanabilmektir. Burada, Antonio Gramsci’den bir alıntı yapmak isterim: “Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliğidir.”

YAZARIN DİĞER YAZILARI