YAZARLAR

Sadece Şeyma ve eril kahkaha

Cüneyt Özdemir videolarında en azından konusuna kafa yormuşluğu belirten bir espri olsa belki istemeden de olsa gülebilirdim. Yoktu, gülmedim. Gördüğüm, meslek yaşamı boyunca çok büyük riskler de almaksızın bir saygınlığı sürdürme şansına sahip olmuş popüler bir erkek figürün kendisinden de popüler bir kadın figürü, üstelik mümkün en az emekle aşağılamasıydı. Çünkü kendini kanıtlama ihtiyacı duymuyordu, elindeki malzeme kendiliğinden yeterince “düşük”, kendisiyse yeterince prestijli ve güvenilirdi, ona göre.

Bu hafta bana “ne yazmak istemezsin?” diye sorsanız söyleyeceğim üç konudan biri Şeyma Subaşı, kitabı ve ilgili Cüneyt Özdemir yorumları olurdu. Ama hemen her zaman olduğu gibi olay konuşula konuşula kendisinden bambaşka bir şeye dönüştü ve sonunda yazı kendini yazdırdı.

Cüneyt Özdemir’in, Şeyma Subaşı’nın çok kısa bir süre içinde 40.000 satan (ya da sattığı söylenen) kitabını yerin dibine sokmak için, halka dev hizmet amaçlı çektiği iki videodan bahsediyorum tabii.  “Eski 5N1Kcıları kırpıp yuğtubır mı yapıyorlar?” diyeceğim ama zor koşullarda hâlâ işini hakkıyla yapmaya çalışan onca gazeteci varken aslen haberciliğin klasik esasını anlatan bu tanım ayıp kaçacak böyle bir cümle içinde. Neyse işte, hobi olarak yine yap da ne diye bula bula Şeyma’nın kitabını hedef seçersin? Hadi seçtin, niye iki cümlede bir kötü adam kahkahası atarsın? Zorunda mısın? Eş dost hiç mi söylemiyor acaba? Feci bir terslik var o kahkahada.

İki yıl kadar önce, Acun’la düğünleri üzerine, Şeyma Subaşı hakkında bir yazı yazmıştım. Gelinin düğün dansındaki tuhaflık bana bir dokunmuştu, o dürtmenin tesiriyle. Uyandırdığı ilginin nedenleri ve niteliğine, 7/24 paylaştığı hayatının pek çok genç kızın hayali oluşuna, hatta Şeyma’dan ziyade tüm popüler anlatılarda parlatılan Alfa erkeğin yaldızı kazınmış, gerçekçi bir yerli karşılığı olarak Acun’a, o küflü masalın abartılı sonuna dairdi yazı.  Elbette mizah dozu yüksek bir yazıydı ama beni ilgilendiren noktalar bunlardı, bir dedikodu nesnesi olarak Şeyma Subaşı değil.

Sonuçta hakkında tekrar yazacağım aklıma gelmezdi de Şeyma’yı savunacak duruma geleceğimi söyleseniz inanabilirdim çünkü niye inanmayayım. Yalnız bu savunma sanayinde de şöyle bir durum var. Belli bir kültürel düşüklük çıtasını temsil ettiği düşünülerek, Şeyma Subaşı’yı yerin dibine sokmak marifetiyle kendini iyi hissetmek- buna gönül indirildiği takdirde- cidden çocuk oyuncağı. Fakat tam aynı sebeple Şeyma’yı savunmak ve yanlış yerden sahiplenmek de kolay. Alanına hiçbir tehdit oluşturmayan, çıkarlarının çatışmadığı, yolunun zorlu tesadüfler haricinde kesişmeyeceği birine arka çıkmak da zor değildir ve bu da tersinden bir büyüklenme göstergesi olabilir. Bu konulardaki tutum aslında sadece meselen Şeyma Subaşı ya da başka herhangi biri değil, ondan daha büyük bir şey olduğunda anlam kazanabilir. Karşındakinin motivasyonlarından bağımsızlaşarak, bir ucundan olsun, hakikatin yanında yer alma çabasına dönüşebilir.

Hakkında yazılıp konuşulanlardan çıkardığım kadarıyla “Sadece Şeyma” kitabı Şeyma Subaşı’nın hayatından kesitler içeren, kendisinin yazmadığı ve bunu da açıkça belirttiği, birkaç buluşma sonrasında üç editör tarafından kaleme alınarak piyasaya sürülmüş bir tür atarobiyografi.  Yani anıların arasına “herkesi mutlu edemezsin çünkü sen pizza değilsin, bir gün soğanı bile ağlatacağım” türünden atarlı giderli özlü sözlerin serpiştirildiği çünkü hedef kitlesi belli, kesinlikle edebiyat dışı ve edebi olma iddiası da taşımayan bir metin. Her türden metin uygun dozda mizahi bir dille de ele alınabilir, (şimdi ben de yaptım evet) esas sorun bu değil ya da sorunun bir kısmı da bu.

Cüneyt Özdemir videolarında en azından konusuna kafa yormuşluğu belirten bir espri olsa belki istemeden de olsa gülebilirdim. Yoktu, gülmedim. Gördüğüm, meslek yaşamı boyunca çok büyük riskler de almaksızın bir saygınlığı sürdürme şansına sahip olmuş popüler bir erkek figürün kendisinden de popüler bir kadın figürü, üstelik mümkün en az emekle aşağılamasıydı. Çünkü kendini kanıtlama ihtiyacı duymuyordu, elindeki malzeme kendiliğinden yeterince “düşük”, kendisiyse yeterince prestijli ve güvenilirdi, ona göre. Bunun arkasındaki buram buram erilliği hissetmemek için gerçekten toplumsal cinsiyet meselelerine biraz kör olmak gerekiyor.

Bu konuda tek bir tweet attım. Hem bana hem görebildiğim kadarıyla az çok benzer bakış açısıyla atılmış tüm tweetlere gelen, maalesef kadınlı erkekli tepkilerin yüzde 50’si “hemen işin içine  erkekliği karıştırıp halkımızı da feminizme düşman ediyorsunuz, n’alakası var” minvalindeydi. Sanırsın herkesler bu konuda ultra duyarlı ve bilinçli, bunları yazanlar durduk yere arıza çıkarıyor. Bu nedenle de bence açık olduğu halde Cüneyt Özdemir’in tavrının eril boyutunu biraz açıklamaya çalışacağım.

Öncelikle, yenebileceğini bildiği hasmı gözüne kestirip başkaca da bir motivasyona gerek duymadan, sırf kendi gücünü pekiştirmek için en kolayından ‘indirmek’ hayli eril bir tutum.

Kadınlar kadınları türlü yöntemle aşağılayamayacağından değil. O da her saniye oluyor. Bunu bir erkek yaptığında tarihi bir ayrıcalık üzerinden, bunun sağladığı zırhla yapmış oluyor, önemsiz bir fark değil bu da.

Videolardaki sorunlu tavır eril çünkü Beyaz TV sunucuları dahil hemen hiçbir kadın sadece fona ağlak bir müzik döşeyip eline aldığı kitaptan cümleler okuduktan sonra “…” yerine “nokta nokta nokta…” diyerek çok komik ve etkileyici olabileceğini düşünmez. Kadınlara o türden bir özgüven tahsis edilmez genellikle. Bunun yerine (yine Beyaz TV örneğindeki gibi) yer yer haset ve hınçtan gözün gözü görmediği bir keşmekeş içinde bile olsa, gerekçelendirmeye çalışırlar söylediklerini. Kadınlık sık sık yanlış tarzda da olsa bir çabalama, erkeklik ise kendini durduğu yerde bulunmaz Hint kumaşı sayma hâli biçiminde kodlanmıştır çünkü.

Kim ve ne olursa olsun Şeyma Subaşı’nın kitabıyla ilgili bu tür yorumlar yapan her kadının “kıskanıyorsun di mi, heheh” gibi tepkilerle karşılaşma ihtimali var. Cüneyt Özdemir’in yok. Çünkü elinde tuttuğu kitabı yazandan her açıdan kat kat üstün olduğu varsayılan bir erkek o. Kadınlar dünyası temel içgüdülerle hareket eden dev bir haremden ibaret, bu konudaki çarpık bakışa göre. Şeytan ayrıcalıkta gizlidir.

Cüneyt Özdemir’in videolarındaki aşağılayıcı tavrın etik boyutu, kendini büyük risklere atmadan büyük bir görünürlüğe sahip olmuş bir kişiye, tam da yerdiği tarzda bir kolaycılıkla bir başkası üstünden para, konuşulurluk vs. kazandırması daha kolay fark edilebilen bir şey. İlginç olan ilkini anlamaya gösterilen direnç. (Eril) şeytanın marifeti, herkesi yokluğuna inandırması.

Bunun dışında, derdimiz Şeyma Subaşı olsa keşke hakikaten (nokta nokta nokta). Bu çeşitli biçimlerde yazıldı, tekrar edeyim: Kitap elma taklidi yapan bir armut değil, armutluğunu sahiplenen bir armut. Bir markanın, hedef kitlesi gayet belli, herhangi bir ürünü. 3 milyon takipçisi olan birine ulaşmanın görece az maliyetli bir yolu. Parfüm hatta kurdele de olsa durum pek değişmeyecekti. Bu kadar satacağı tahmin edilen bir kitabı pek çok yayıncı da basar herhalde. Mesele bu anlamda bir yayıncılık meselesi değil ama bir başka açıdan bir yayıncılık meselesi de. Hepimizin meselesi olan noktaları da var. Bu konudaki fikirlerimi daha önceki yazıda da, Nilgün Bodur kitabına dair yazımda da anlatmaya çalışmıştım.

Şeyma’nın hayatı ve deneyimi birçok insana bu derece “ne yapsa alırım” ilhamı veriyorsa, bunun ardında bambaşka bir çaresizlik ve devasa bir boş alan da var. Masallardan dizilere pek az değişerek gelen “size de çıkabilir” havucu dışında fazlaca bir gelecek tasavvuru ol(a)mayan, büyük oranda işsiz ya da gizli işsiz bir kesim için Şeyma, ayaklı ve alternatifsiz bir “gerçekleşmiş hayal”.

Eğitimli ama yine işsiz ya da emeğinin karşılığını çok az alabilen bir kesimin görece haklı agresyonu  ise bir “pasta küçük” inanışının baştan yarattığı klikleşme, kankacılık, otosansürle içinden çıkılması zor, kısmen de yapay bir çember çizerek işleri iyice karıştırıyor. Bu da popüler alanın önemli bir kısmının bu tür kitaplara bırakılmasını kolaylaştırıyor. Popüler türlere ya da tür melezlerine potansiyel ilgiyi tamamen suçlu zevk statüsüne itmekten, edebi kurmacayı tekdüzeleştiren “öykü böyle, roman şöyle olur” keskin tanımlamalarına uzanan hayli geniş bir sorunlar dağarcığı var bu konuda. Azımsanmayacak sayıda iyi öykücü ve romancı var ama gerçek ve besleyici buluşma, paylaşım olanakları pek de gerçekleşmiyor. Yazardan çok yazarlık atölyesi var, konuşulması gereken pek çok şey gerçek bir heyecan ve merakla konuşulamıyor, daha ziyade benzerler birbirini dinliyor gibime geliyor.

Bunca sorunun faturasını Şeyma’ya kesip yapay biçimde rahatlamaktansa, her alanda daha iyi alternatiflerin yaratılmasını desteklemek daha akılcı değil mi? Talep, yaratılan da bir şey çünkü ve gözümüzü sıkı sıkı yumsak da o geniş dilim hep orada duracak.

Dünyanın her yerinde Şeyma’nın kitabının bir karşılığı vardır, elbette tek sebep bunlar değil. Ama bu kutuplaşma, az çeşitlilik/tekdüzelik hâlinin bize özgü kısmı yine de büyük sorun. En azından bu konulara daha çok kafa yorulması gerekiyor. Daha da ayrıntılandırılabilir ama bu yazının ana konusu bu değil. O eril kahkahayı duymayalım artık bari, sene olmuş 2019, hiç hoş değil.


Zehra Çelenk Kimdir?

Senarist ve yazar. Şiirleri erken yaşlarda Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV- sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.