Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

İşkencede direniş ve sorumluluk üzerine

Perşembe, 4 Temmuz, 2019
Gücün nasıl baştan çıkarıcı olduğunu görmek ve onu asla küçümsememek gerek. Bu ayartıya kapılmamak içinse işkenceyle ilgili basit kuralı akılda tutmak yeter: İşkencenin ahlaki sorumluluğu, tüm sonuçlarıyla beraber onu yapan ve savunanın üzerindedir, mağdurun değil.

İşkence karşıtı düşüncenin kendine özgü bir sorunu var. Bu sorun işkence eleştirisinin hep bir yanıyla eksik kalmasına, bir bütün oluşturamamasına yol açar. Sorunu şu şekilde ortaya koyabiliriz: Mağdur her yönüyle biliniyor ve ortadayken, işkenceci neden bir muamma olarak kalmaya devam ediyor? İşkence gören kişi bir tanık, bir kurban, bir kahraman veya şehit olarak her zaman spotların altındadır. Oysa işkenceci ile ilgili doğrudan gözlem yapabilme şansımız yoktur. Biz onu sadece mağdurların tanıklıklarından, işkenceyle ilgili (en ünlüsü Milgram olan) kimi laboratuvar deneylerinden veya filozofların titiz spekülasyonlarından bildiğimiz kadarıyla tanıyoruz. Bu yüzden de işkenceciyle ilgili tasvirlerimiz çoğunlukla bir yakıştırma olmanın ötesine geçemiyor: Sadist, canavar, hayvan vb. Bir yakıştırma doğru veya yanlış gibi ölçütlerle değil, yerinde veya yersiz gibi ölçütlerle değerlendirilir. Çünkü burada asıl mesele durumu nasılsa öyle temsil etmek değil, insan gönlünden geçeni dışarı vurmaktır. O halde işkence tartışmasındaki esas mesele mağdur ve failin temsil edilme biçimleriyle ilgilidir. Eğer işkenceciyle ilgili tasvirler yerinde midir diye soracak olursanız yanıt evettir, hatta işkenceci hakkındaki ne söylense azdır. Ama bu, doğrulukla ilgili sorunu ortadan kaldırmaz. Öncelikle yüzleşmemiz gereken şey, son derece gizli tutulan ve her defasında inkâr edilen bir fiilin failiyle karşı karşıya olduğumuz gerçeğidir.

Bu gerçek sadece bir bilgi eksikliği sorunu yaratmakla kalmaz, işkencenin ahlaki ve siyasi sorumluluklarının toplumsal dağılımında da ciddi tersliklerin ortaya çıkmasına yol açar. Göründüğü kadarıyla bu tersliklerin tamamından kaçınabilmek mümkün değildir. Çünkü failin gizliliği esası, modern dünyada işkencenin yapılabilirlik koşullarınca gerekli kılınan bir durum. Belki de işkence yasağının evrensel bir kabul görmesinin karşılığında insanlığın ödediği bir bedel demek daha doğru olur. Modern işkence ancak gizli tutulabildiği ve inkâr edilebildiği müddetçe mümkün ve kullanışlı olabiliyor. Günümüzde işkencecinin, varlığı bilinen ama kendini göstermeyen, üzerine konuşulan ama kendisi konuşmayan, meçhulün ürpertici gizemi içinde işini icra eden biri şeklinde temsil edilmesinin nedenini de bu durum oluşturur. Kısaca söylenecek olursa, işkenceci konuşmaz, konuşturur. Bir işkencecinin gerçekten konuştuğuna veya gerçekleri konuştuğuna, kendini “satılmış” hissettiği kriz dönemleri ya da ciddi bir yargılamaya tabi tutulduğu dönemler dışında rastlanmamıştır. Çünkü o hep teşvik edilen, ödüllendirilen ve sonuna kadar korunan bir grubun mensubu olduğu bilinciyle davranır.

Karşımızdaki tabloya bu açıdan bakınca şunları görüyoruz: Sorumluluğu açıkça ortada olan işkenceci ya belirlenemediğinden ya da korunduğundan ötürü sorumlu tutulamamaktadır. Bu fiili dokunulmazlık durumu, hem bir cezasızlık meselesi yaratır hem işin vicdani boyutuyla da ilgili olan önemli bir adaletsizliğe sebep olmaktadır. Çünkü her zaman erişilebilir ve sorumlu tutulabilir konumda olan mağdurdan, işkencedeki her davranışının ve sözünün hesabını vermesi beklenmektedir. İşkence görene bir adres sorulmuş, bir telefon numarası istenmiş, bir fotoğraf gösterilmiş olabilir. Yahut her şey bir tarafa, onun diğer insanlara ibret olması, örnek gösterilmesi istenmiş olabilir. Tüm bunlar fiilen iki taraflı bir süreç şeklinde işleyen işkence sürecinin, dönüp dolaşıp üçüncü kişilerle ilgili bir mesele halini aldığını gösterir. İşte mağdurun sorumluluğuyla ilgili tartışma da burada başlar. İşkence gören kişi karşısında iki seçenek vardır. İlki konuşmaktır ve bu durumda “çözülme” ile “ihanet” arasındaki mesafede yaşanacak utançtan kendi payına düşeni alacaktır. İkincisi konuşmamaktır ve bu durumda kendinden açık veya gizli bir şekilde beklendiği gibi acıya katlanacak, belki de ölümü göze alacaktır.

Failin belirsizliği veya korunmasının sadece bir bilgi eksikliği sorunu olmadığını söylerken ne kastettiğimi şimdi biraz daha açabilirim sanıyorum. Buradaki temel meseleyi insani sonuçlarıyla beraber işkencenin sorumluluğunun işkence gören kişinin üzerine yıkılması oluşturur. Sorumluluk aktarımı değişik düzeylerde farklı biçimler alabilir. İlk düzey işkencecinin sorumluluğuyla ilgilidir ve işkencenin “nedeni” hakkında failin görüş açısını yansıtır. İşkencecilerin gerçekten konuştuğu nadir örneklerden birine emekli albay Raci Tetik örneğinde rastlarız. Kendisiyle yapılan bir mülakatta, gazeteci Ahmet Kahraman’ın sorularından birine verdiği yanıt son derece dikkate değer. Gazetecinin Mamak Cezaevi’nde tutuklulara tek tip elbise giydirmek için yapılan işkencelerle ilgili sorusuna, Tetik şöyle yanıt verir: “Saklamıyorum. Oldu. Peki onlar niye direniyorlar? Devletin talimatına niye uymuyorlar? Demir parmaklıkların gerisindeki insan giymek zorundaysa, emirlere uymak zorundadır! Hepsi giydi. Birkaç grup giymedi. Onlara da zorla giydirdik.” Diğer örnek, 12 Eylül’de maruz kaldığı işkenceleri, Ben Bir İnsanım adlı eserinde anlatan Mahmut Memduh Uyan’ın tanıklığına dayanıyor. Buna göre işkenceci sürecin bir aşamasında Uyan’ı şöyle suçluyor: “… Beni çileden çıkarıyorsun Memduh… Sen mazoşist misin oğlum? Beni niçin kızdırıyorsun? Evet sen bir mazoşistsin, kendine işkence yapılmasından hoşlanıyorsun… Ben insanım Memduh ama sen beni insanlıktan çıkarıyorsun… Beni sen işkenceci yapıyorsun Memduh, asıl sen işkencecisin Memduh, tamam mı, sen işkencecisin…” (M. M. Uyan, Ben Bir İnsanım, s. 62).

Her iki örnek de işkencecinin kendi tutumunun açıklamasını yaparken nasıl bir kısır döngü içinde kıstırılmış olduğunu gösteriyor. Bu mantık, işkenceyi besleyen dinamikleri neden ve sonuç arasındaki dairesel ilişki üzerinden tasvir eder. İşkenceci kendini savunulması gereken bir dünyanın fedakar memuru olarak tanımlamaktadır. Memur işkenceyi istememekte, adeta “zorlandığını” iddia etmektedir. Ona göre işkenceye mecbur kalmasının sebebi mahkumun disipline uymaması veya sorguda konuşmayı reddetmesidir. İşkencenin sebebi, tek kelimede özetlenecek olursa, direniştir. Oysa direniş gerçekte işkenceye verilmiş bir tepki olduğundan onun nedeni de olamaz. Sadece işkencecinin yaşadığı kısır döngü içindeki biri, insanın onurunu, değerlerini ve sevdiklerini koruma arzusunu bir işkence sebebi olarak görebilir. Başka bir deyişle, işkence için gösterilecek haklı bir sebep yoktur, bu yüzden de her gerekçelendirme işkenceyi nedeni kendine içkin bir süreç olarak anlatmak zorundadır. Şiddet, kendi yarattığı tepkiden beslenerek varlığını korumakta ve etkisini arttırmaktadır. Dahası, bu mantık sadece işkencecinin bireysel savunma mekanizmalarına mazeret üretmekle sınırlı değilidir. İşkencenin inkar edildiği veya işkencecinin korunduğu her düzeyde bu mantığın izleriyle karşılaşırız. Mesela MDP Genel Başkanı Turgut Sunalp, seksenli yıllarda gündeme gelen copla tecavüz iddialarına, “Aslan gibi delikanlılar dururken neden copla, şişeyle tecavüz edilsin?” türünden bir soruyla “yanıt” verebilmiştir. İsrailli yargıç Etzioni’nin işkence iddialarını yanıtlarken izlediği mantık da benzer: “Araplara işkence yapmamıza gerek yok. İtiraf Arapların doğasında var.”

İşkencenin yokluğunu direnişin yokluğuyla gerekçelendirdiğinde, işkenceciyi savunanla işkenceci aynı mantığı karşıt yönlerden kat etmiş olurlar. Aslına bakarsanız kendine uygulanan güce tepki verme, yani direnç gösterme varlıkların doğasında vardır. Yani bir bakıma her insan, sırf bir insan olduğu için direnişçidir. Ancak bir gücün büyüklüğünü onun yarattığı dirençle ölçen fizikçiler bize öğretmiştir ki, direnme bir güç işidir. Direnişin varlığını işkencenin sebebi olarak gösteren mantık, insanların muhakeme yetisinden çok, güçle olan mahrem ilişkilerinden medet ummaktadır. İşkenceyi savunan, güçsüzü aşağıladığında, bedenen ve psikolojik olarak yaralanmış olanı küçük düşürdüğünde, sözlerinde zalimce tarafın görünmez olacağına ve bir kahkahayla ödüllendirileceğine inanmaktadır. Aslında bu inancında çok da haksız değildir; çünkü insanda gücü arzulama, güce saygı duyma, hatta hayran olma yönünde bir eğilim olduğu inkâr edilemez. Bu eğilim işkence gören kişinin “konuşmadığı” durumlarda net bir şekilde açığa çıkar. Direnen kişi hayranlık uyandırır, çünkü direnme bedensel veya psikolojik bakımlardan güç gerektiren bir durumdur. Direniş en ideal formuna, direnenin harekete geçirdiği karşı güç işkencecinin uyguladığı gücü aştığı anda ulaşır. Bunu, böylesi direnişçilerin işkencecilerde bile saygı uyandırdığını aktaran işkence literatüründeki bazı örneklerden bilebiliyoruz.

Zayıfa gösterilen aşağılama, bazı durumlarda tiksinti, insan ile güç arasındaki bu ilişkinin sınandığı işkence sürecinin çok sahici bir metafizik deneyim de olduğunu gösteriyor. İnsanın kendi gerçekliğini, varlığının anlamını sorguladığı bu süreci, insanlık durumunun çetin şartlar altında kazandığı yeni biçim olarak görülebilir. Bu bakış açısının, işkence karşıtı literatürdeki genel eğilimle çok uyumlu olmadığının farkındayım. Kural olarak biz insan olanın başkasına işkence yapmayacağını düşünür ve işkence yapmanın insana yakışmadığını söyleriz. Uluslararası sözleşmelerde veya iç hukuk metinlerinde de işkence “insanlık dışı” bir muamele olarak değerlendirilir. Şüphesiz burada insanlıkla kastedilen verili insanlık durumu değil, belli değerlerle donatılmış ve yüceltilmiş bir idealdir. Yani kavram yaşanmış deneyime değil, olması gerekene gönderme yapmaktadır. Ancak bu gönderim içeriğe ilişkin belirsizliği tam olarak ortadan kaldıramıyor. İnsanlık dışı olan nedir? İşkencecinin yaptığı şey midir, yoksa işkence görenin içine düşürüldüğü durum mudur? Eğer her ikisi birdense, bu durumda insandan daha aşağı konuma düşürülmüş biri için, insanlığını geri kazanmanın yolu nedir? Hasta muamelesi görmek, utandırılmak yahut direnmek midir, bilemiyorum.

Ancak meseleye bir de şu açıdan yaklaşmamız da mümkün: İşkence belli taktik ve stratejileri olan, bir plan dahilinde icra edilen amaçlı bir eylemdir. Bu tarz amaçlı eylemlerde bulunabilme potansiyeli sadece insanda olduğuna göre, sadece insanın işkence yapabileceğini kabul etmemiz gerekir. Elbette bir şeyi yapabilecek olmanız onu mutlaka yapmanız gerektiği anlamına gelmez. Çünkü insan, aynı zamanda kendi olanaklarını bir sorun olarak önüne koyan, onları doğru ve yanlış iyi ve kötü gibi ölçütlerin süzgecinden geçirdikten sonra uygulayan bir varlıktır. Burada maksat işkenceciyi bir insan olmakla ödüllendirmek veya onun ahlaki statüsünü işkence görenle eşitlemek değildir. Daha çok, sadece insan olanın sorumluluk taşıyabileceği, sadece insan olanın suçlanabileceğinin bilinciyle, spotları mağdurun üzerinden işkenceciye çevirmek hedeflenmektedir. Böylelikle işkencede acı ve eziyet üzerinden sınanan şeyin, aslında bizim güç karşısındaki konumumuz olduğunu daha net görebiliriz. Gücün nasıl baştan çıkarıcı olduğunu görmek ve onu asla küçümsememek gerek. Bu ayartıya kapılmamak içinse işkenceyle ilgili basit kuralı akılda tutmak yeter: İşkencenin ahlaki sorumluluğu, tüm sonuçlarıyla beraber onu yapan ve savunanın üzerindedir, mağdurun değil.

 


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI