Şimdi iktidar düşünsün

Cumartesi, 29 Haziran, 2019
24 Haziran 2018’de yeni sistemin kurallarını kabul ederek, o kurallarla girilen yarışta muhalefet kaybetmiş, “adam kazanmıştı”. 31 Mart’ta ise, bu zeminin dışına çıkarak kampanya yürütebilen muhalefet, işlemeyen sistemini zorlamaktan başka çaresi kalmamış iktidara kaybettirdi.

31 Mart ve 23 Haziran’a kimse sınırları belirli bir yerel seçim olarak bakmadı. En yerel yaklaşımlar bile arka planda Türkiye’nin genel siyasetiyle ilişkilendirildi, herkes hesaplarını buna göre yaptı. İktidar, defalarca yaptığı gibi konuyu yine bir güç referandumu ve kimlik yoklaması olarak ele aldı. Muhalefet kampanyasını yerel önceliklerle kursa da, asıl olarak iktidarı geriletmenin imkanı olarak değerlendirdi. Seçimin en görünmez aktörleri, yalıtılmaya çalışılan kesimleri asıl belirleyici haline geldi. Seçmen çoğu aktörü aşan bir derinlikte reaksiyon verdi. Bu yaklaşımların doğal uzantısı olarak, seçimlerden önce de, seçimden sonra da yapılan yorumların ağırlığı, kimin kazandığından çok, kimin ne kaybettiğiyle ilgili. İktidar kaybetmediğini kanıtlamaya, göstermeye çalışıyor; muhalefet kaybettirebildiğini tescil ettirmek gayretinde.

Sürecin en büyük kaybedeni, 2017 referandumu sonrasında iyice belirginleşen, siyaseti tek kazananlı bir müsabakaya indirgeme anlayışı. 24 Haziran 2018’de yeni sistemin kurallarını kabul ederek, o kurallarla girilen yarışta muhalefet kaybetmiş, “adam kazanmıştı”. 31 Mart’ta ise, bu zeminin dışına çıkarak kampanya yürütebilen muhalefet, işlemeyen sistemini zorlamaktan başka çaresi kalmamış iktidara kaybettirdi. Kurulmak istenen sistemi kabul eden oyuncu çıkmayınca iktidarın yetersiz kaldığı ortaya çıktı. Geri döndürülemeyecek bir durum olduğu düşünülen yüzde 51 ile her şeyin alındığı tablo, hem niceliksel, hem niteliksel anlamda çöktü. İktidar bloku artık yüzde 51’i garanti edemiyor ve zaten ikna olmamış kendi seçmeni itirazını iyice yüksek sesle ve açıktan gösteriyor.

2017 referandumu, seçmenin önemli bir kısmının çoğunlukçu siyaset, aşırı merkezileşmiş (kişiselleşmiş) iktidar tasarımlarına pek ikna olmadığının işaretlerini vermişti. Aradan geçen iki yılı aşkın sürede, bu “sistem” değişikliğinin iddia ettiği hiçbir vaadi yerine getiremediği gibi, süreklileşmiş krizler ürettiği açıkça görüldü. Ne tutulamayan güçlü Türkiye, ne hızlanan karar süreçleri, ne şahlanan ekonomi, ne muzaffer dış politika, ne adalet, ne refah, ne huzur. “Beni seçin ne enflasyon kalır, ne faiz” diyenler, hala şikayetten başka bir şey anlatamıyor, hala kendi sorumlulukları yerine başkalarının görevlerinden, mecburi fedakarlıklardan bahsediyor. Çıkan üç kararnameden biri öncekileri düzeltmek için kaleme alınıyor. Kurumlar, kadrolar tasfiye oluyor.

İstikrar, iktidar bloku içinde bile anlamsız bir kavrama dönüştü. Değil bürokratik hantallıktan kurtulmak, her yönetim kademesi işlemez halde. Kurumlar, kavramlar, kurallar birer birer imha ediliyor ama yerine konulanlar, iktidarın ihtiyaçlarını bile karşılamaktan aciz. Türkiye’de seçmenin alışık olduğu siyaset mekanizması işlemiyor, tabana canlılık veren devletle ilişki kanalları tamamen kapandı. Siyaset, seçmene sürekli görev emri gönderilen tek taraflı bir ilişkiye dönüştü, parti teşkilatı şamar oğlanı haline geldi. Dolayısıyla seçmende yüksek feraset, sağduyu, adalet duygusu, vicdan gibi ahlaki referanslar harekete geçmemiş olsa bile, işlerin daha iyi olmadığını ve daha iyiye gitmesi için bir neden olmadığını artık herkes görüyor. Ve bu rahatsızlığın tercihlere yansımasının engellenmesi eskisi gibi kolay değil.

İktidarın -övünmeye kalkarken- itiraf ettiği gibi, dünyadaki tek örnek olan ucube cumhurbaşkanlığı sistemi, kısa bir süre sonra “komedyenlik” kariyerine yönelmiş meczup anayasa profesörlerinden başka kimse tarafından savunulamayacak. En önemli iddiası hızlanma olan bir yönetim modelinin, iki yıl geçmesine rağmen mesele çözemeyip sorunların krize dönüşmesinin nedeni olduğunun idrak edilmesi, tartışmaların zeminini genişletecek. Koalisyonları bitireceği iddiası da, istikrarsız ittifakların yarattığı mecburiyetlerle geçersiz hale geldi. AKP içindeki yeni parti tartışmalarında, henüz çok düşük seviyede de olsa artmaya başlayan özeleştiri çıkışlarında bu temalar öne çıkıyor. “Fiili durumu yasal hale getirelim” diyerek referandumun önünü açan İttifak ortağı Bahçeli bile, erken seçimin önünü kesme açıklamasının içine “sistemin işlemeyen tarafları” tespitini ekliyor.

İktidar -artık daha zor olsa da- dışından gelen baskıyla belki baş edebilir ama bu sistemin kendisi için de siyasi, idari ve yasal bir güvence yarattığından artık hiç emin değil. 31 Mart ve 23 Haziran sonuçları, işin siyasi tarafındaki sıkıntının tahmin edilenden büyük, kontrol imkanlarının da sanıldığından daha sınırlı olduğunu gösterdi. Şimdi büyük ölçüde hasar tespiti ve kısa vade sağlanabilecek takviyelere yoğunlaşmış bir hazırlık dikkat çekiyor. Ancak yeni siyaset mimarisinin imkanlarıyla kaybettirdiklerinin kıyaslanması gereken günler çok uzakta değil. Yerel seçim deneyi, çoğunluğa dayanarak her şeyi alma zorlamasının, çoğunlukta oluşan rahatsızlık yüzünden her şeyi kaybetme riskine dönebileceğini gösterdi. Seçimden önce, iktidarın kendi tabanını ikna etmek için kullandığı ama aynı zamanda akıllara soktuğu “güç kaybı sistem tartışmasına neden olabilir” yolundaki “tehlikeli görüş” gerçek oldu.

Eğer kulis bilgileri doğru çıkar ve yeni parti girişimleri AKP içinden grup çıkartacak kadar milletvekili kopartabilirse -“artık meclisin ne önemi var” dense de- iktidarın başının epey ağrıyacağı, muhalefetin de yasama alanından başlayarak daha fazla baskı üretebileceği söylenebilir. Kimin yönettiğiyle ilgili olmaksızın kriz üreten ve üretmesi kaçınılmaz olan sistemin tartışılması kolayca derinleştirilebilir. Fakat çok hızlı biçimde erken seçim tartışmaları açmayarak son derece akılcı davranan muhalefeti, yine de bazı tehlikelerin beklediğini görmek gerek. Yerel seçim yenilgisini yaşatan stratejinin devamı olarak, iktidara seçmenini endişelendirerek katı konsolidasyonu yenileyecek fırsatlar sağlamamak önemli. Başta CHP olmak üzere muhalefet cephesinde şimdilik bu akılcılık ve serinkanlılığın etkisi hayli belirgin. Seçim acelesi yerine, iktidarı sıkıştırmanın biraz daha devam edebileceği, şimdi düşünmesi gereken ve hamleye mecbur olanın iktidar olacağı hesaplanıyor.

Ancak, özellikle İmamoğlu’nun belediye tesislerinde içki ve karma yüzme havuzu çıkışıyla altını çizdiği bir eğilim, bazı bakış problemlerinin işaretini taşıyor. Şimdilik basit pragmatik hamleler gibi duran ve kabul edilebilir sınırları aşmamış olan bu eğilim, iktidarın yenilgisini sadece muhafazakar oy tabanındaki harekete bağlı bir siyasi aritmetik olarak görmeye yatkın. Çözülme eğilimi gösteren iktidar seçmenine “bizden size zarar gelmez” mesajını makam odasında toplu dua seremonisi ile devam ettirmek, aktör ve kimlik öncelikli siyaseti geri çağırma riski taşıyor. Oy blokları arasındaki kaymayı kimlik özelliklerini veya sembolleri öne çıkartarak devam ettirmeye çalışmak, daha derin değişim tartışmalarını gölgeleyebilir. Elbette, hala önemli tedirginlikleri olabilecek seçmen gruplarını temasa açık tutmak önemli, rövanşist tatmin arayışları da lüzumsuz. Ama iktidarın oy kaybetmesinin nedeni havuzları karmaya çevirmesi veya dua etmeyi unutması değildi. Muhalefete yönelen teveccühün de, sadece ön yargıları kıran, tedirginliği dağıtan çıkışlarla açıklanması pek isabetli değil. İkna edici kalıcı seçenek olmanın yolu, yapısal sorunu kimlik alanının dışına taşımaktan geçiyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI