Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

New Yorklu bir İtalyan ve 'Yılan' hikâyesi

Pazar, 16 Haziran, 2019
1983 Torino doğumlu sanatçı Davide Balliano'nun bir romandan ödünç aldığı İspanyolca 'Yılan' kelimesi ile kurduğu kavramsal tuvalleri, Dirimart'ta. Eserler, 'ikilik' kavramı ve onun sonsuz sarmal ihtimali üzerinden şekillenen tartışma ve fikir kıvrımlarını gündeme getiriyor.

Çalışmalarına New York’ta devam eden genç sanatçı Davide Balliano, İstanbul Dolapdere Dirimart’taki ilk kişisel sergisi ‘Culebra’yı sanatseverlerle paylaşmayı sürdürüyor. 14 Temmuz’a dek yer alacak sergiye adını veren kavram, yazar Curzio Malaparte’nin ‘Kaputt’ başlıklı romanından ödünç alınmış. Romanda geçen İspanyolca kavram ‘yılan’ anlamını taşıyor ve hayaletleri çağırma gücüne sahip, büyülü bir kelime olarak da niteleniyor.

1983 Torino doğumlu sanatçı, 15 Eylül-11 Kasım 2018 tarihleri arasında İtalya’daki Catanzaro Bölgesi Güncel Sanat Müzesi – ‘MARCA’da, (museomarca.info) ‘Yapı/Beden İnşası / Building Body’ isimli bir sergi açmış. Kurum halen, modern Bauhaus sanat akımının 100’ncü yıldönümünü de, özel bir sergiyle anmakla meşgul.

Yerleştirme ve heykelleri ile baskı resimleriyle de bilinen Balliano’nun (davideballiano.com) nicelikte az, nitelikte yoğun, ebatta bonkör yapıtlarıyla Dirimart’ın betonarme serinliği ve sessizliğini izleyiciyle rehin aldığı sergisi, Ceren Erdem direktörlüğündeki kurum yetkililerinin de altını çizdiği gibi, daimi bir ikilik içinde, izleyiciyi baştan çıkarıyor. Yapıtlar bu kavram ve onun sonsuz sarmal ihtimali üzerinden şekillenen tartışma ve fikir kıvrımlarını gözlem, hazım ve tartışmaya açıyor.

Ressamın işlerinde, örümcek ağının, antik mimarinin veya insan doğasının organik yüceliğinin yanı sıra, geçmiş ve geleceğin kırılganlığı ve tekinsizliği de hemzeminde uçuşuyor. Yapıtlara bir kez takıldığınızda, birinden diğerine tutunmaya çalıştıkça, içlerine daha fazla saplanıyorsunuz. Böylece, sanatçının ahşap üzerine alçı ve gesso (beyaz tuval astar boyası) ile lak ve plaster kullandığı emek yoğun eserlerinde damıtılan zaman ve mekân, izleyiciyi parmağında daha da oynatmaya başlıyor. Serginin en büyük avantajı, İstanbul gibi bir keşmekeş ve sesli-görüntülü gürültü kaynağında vaat ettiği bu verimli, serin sessizlik oluyor.

.

Lakin sevinip yanılmayın: ‘Görünüşte’ huzur içerisindeki bu aydınlık ve karanlık izler, her nedense, hep çok daha büyük bir geometrik ve tinsel yapıya referans verir bu yarı(m) estetik yapılar, yaklaştıkça bitkin, yorgun, lekeli, kusurlu oluşlarıyla da kendilerini daha da samimiyetle belli ediyor.

Tıpkı, uzaktan çok güzel sandığınız bir insanın (ya da diyelim ki milâdi takvime göre Dünyada medenî olan her şeyin), yaklaştıkça yaşını yüzündeki kırışıklarla öğrenip, onu bu kez de olgunluğu ve kusurlarıyla sevip sevmemenin eşiğine geldiğiniz, o andaki gibi, kendi içlerinde bir katman daha hakikileşiyor.

Balliano’nun, içkin olan ile aşkın olanı mükemmele takıntılı bir fanînin emeği filtresiyle yüzleştirdiği, kendi üzerinden beşerî estetiği ve belleği sınadığı imgeleri, geçimleri ve birbirleriyle de geçinebiliyor oluşlarını, bir bakıma uzlaşma denen o düşün izleyici duyuları ve tahammülünde yarattığı’ idealizm’ hastalığına da borçlu.

İzleyicinin merak, empati ve varoluşuna yarımlıklarıyla davetiye çıkaran, 2018/2019 tarihli bu toplam 10 büyük ebatlı yapıt, bakıldıkça mazoşist, hatta bir sanatseverin sosyal medya deyişiyle ‘migren kuyusu’ bir çekimle, içlerinde kıvrım kıvrım kıvrandığınız birer (gönüllü) işkence kaynağı halini de alabiliyor.

Ressamın formları, hem antik, hem de modern olanın ‘estetik DNA’mıza ne kadar nüfuz ettiğini test ettikleri kadar, varoluşta, kendimizi dünyaya bırakışta ‘akla kara’yı ne ölçüde seçtiğimizin de, çetin birer sınav kâğıdına dönüşebiliyor.

‘İkilik’ konusu, ABD’den AB ve Türkiye’ye kadar, geçmişi, bugünü ve geleceğiyle burun buruna bir mukayese ve politik rekabet içindeki coğrafyalarda hiç bitmeyecek bir müzakere ve münakaşanın odağı. Misal; şu yaşlı dünyanın tarihiyle, bu nobran coğrafyaların da doğum günlerini bir mukayese edin: Dünya gıkını çıkarabilseydi, sanırım, kimin umurunda ki, derdi. Şeylerin bir arada nasıl var olabildikleri, olabilecekleri, kendilerini nasıl ifade ettikleri konusu, böylesi coğrafyalarda hep en yüksek ses ve formlarla tartışılıyor. Bu da, belirgin bir çeşitlilik ve verimliliğe kapı aralıyor. Büyük çoğunluk da, bunu bir demokratik zenginliğe delil olarak gösteriyor. Ama bu aynı zamanda hiç bitmeyecek bir yarımlığa ve açgözlülük ve açlığa da davetiye anlamını taşıyor: İktidar meselesi, ölümlülük ve ölümsüzlük tutkusu, tıpkı bir satranç tahtasının siyah beyaz resmiyetiyle olduğu kadar, o tahtada ifade edilen hamlelerin sonsuz duygusallığıyla da kendini peş peşe yutup, yeniden sindirip, tükürdüğünü yiyen aynı tarihe yazdırıyor.

Zaten, hayatını kendine hayranlığıyla kazanan sanat(çı)ın da ezelî derdi bu değil mi ? Kendi ölümsüzlüğünün suretini (artık o nasıl olacaksa), onu seyreden, (yani alenen onlarsız yapamayacağı) biz ölümlüler-ziyaretçiler-imge müminleri üzerinden kurabilmek?

Bu sergi (de) hiç yoksa bile, o kadar var anlayacağınız. Bu sergideki işler, siz onlara ihtiyacınız olduğunca kendilerini var ediyorlar. Ve tersi, ve tersi… Bir nevi aynalı çarşı… Zaten dünya üzerinde açılan her sergi öyle değil mi? Zaten modern sanatın öncülerinden sayılan Marcel Duchamp da bunu, “Ben bir şey yarattım ve ona ne olacağı insanlara kalmış. Onu yaşatmak ya da yok etmek tamamen onların kararı,” diyerek bir biçimde söylememiş miydi?*

 

.

‘İkilik’ konusunda vaktiyle kalem oynatmış post-modern Fransız düşünürü Jean Baudrillard, Oğuz Adanır Türkçesiyle Doğu Batı Yayınları’nda (2005) okuduğumuz ‘Şeytana Satılan Ruh ya da Kötülüğün Egemenliği’ kitabının 2004 tarihli metni ‘İkiliğin Geri Dönüşü’nde (s.190/191) şöyle diyor:

“…Yaşam ve ölümü de benzer bir şekilde birbirlerinin karşıtı şeylere, terimlere dönüştürüyor , bir başka deyişle ‘nesnel gerçekliklerine’ indirgiyoruz. Oysa ölüm ve yaşamı herhangi bir şeyle değiş tokuş edebilmek olanaksızdır.

Yaşamla ölümün değiş tokuş edilmesini sağlayacak eşdeğerli göstergeler yoktur.

Onlar mevsimler gibi, örneğin birbirlerine dönüşen ateş, su, hava, toprak gibi art arda dönüp giden unsurlardır. Kırmızının mavi yerine geçememesi gibi, onlar da birbirlerinin yerini alamaz. Renklerin yalnızca dalga boylarını karşılaştırabilirsiniz, yoksa niteliklerini değil.

Daha da güzeli, bunlar sürekli olarak birbirleriyle mücadele halinde olan ve birbirlerini de alt etmeye çalışan şeylerdir. Yaşam ölümle, ölüm de yaşamla oyun oynamaktadır.

Hangisi diğerine boyun eğdirebilmektedir?”

1’nun uhrevî/mimarî ve kavramsal/fanî formları karşısında, ‘boynumuz imgeden ince’ diyelim derim, keza bu post-modern imajlar karşısında, artık susmak, onlarla konuşabilmenin tek yolu gibi.

* http://www.e-skop.com/skopbulten/marcel-duchamp-ile-bir-soylesi/1218

Sergi için detaylı bilgi: dirimart.com

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI