Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

İşkence: Konuşulamayan gerçek

Çarşamba, 12 Haziran, 2019
İşkence, kolluk güçlerinin ses çıkaran, itiraz eden vatandaşla karşılaştığı her durumda değişen süre, yöntem ve şekiller içinde hep varlığını korudu. Bu durumda asıl kaygı duyulması gereken sorunun şu olduğu ortaya çıkıyor: Aslında değişmez bir devlet yöntemi olan işkencenin farklı araç, yöntem ve biçimler içinde ortaya çıkmasını sağlayan nedir?

Son dönemlerde bazı işkence olaylarının yaşandığına dair beyanlar, Gaziantep ve Ankara barolarınca teyit edildi. İlk olay 18 Mayıs günü Urfa’nın Halfeti ilçesinde çıkan çatışmanın ardından yaşananlarla ilgili. Kırsal bölgede düzenlenen operasyonlarda şüpheli görülen 51 şahıs güvenlik kuvvetlerince gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınan şahısların çoğu kötü muamele yapıldığından ve bir kısmı da ağır işkence gördüğünden şikayetçi olmuştu. İkinci olaysa 27 Mayıs günü Ankara’da düzenlenen FETÖ operasyonuyla bağlantılı. Teyit edilen iddiaya göre, gözaltına alınan 105 şahıs arasından 5 kişiye değişik yöntemlerle işkence yapılmıştı. Yayılan haberlerin, yapılan açıklamaların, sorumlulara dönük uyarıların yarattığı etki işkencenin bir müddettir gündemde olmamasıyla birleşince, tartışmaların üzerine şu yanlış sorunun gölgesi düştü: Acaba işkence geri mi dönüyor? Geri dönmek? Çok yanlış! Her zaman bizimle olan bir şey nasıl geri dönebilir ki? İnsan hakları savunucuları bıkmadan usanmadan işkencenin arz ettiği sürekliliği vurguladı. İşkence, kolluk güçlerinin ses çıkaran, itiraz eden vatandaşla karşılaştığı her durumda değişen süre, yöntem ve şekiller içinde hep varlığını korudu. Bu durumda asıl kaygı duyulması gereken sorunun şu olduğu ortaya çıkıyor: Aslında değişmez bir devlet yöntemi olan işkencenin farklı araç, yöntem ve biçimler içinde ortaya çıkmasını sağlayan nedir?

Bu iki işkence olayını, genel olarak işkencenin gösterdiği bu dönüşüm dinamiği içerisinde değerlendirmek, onun özgül bağlamını yakalamamızı gerekli kılıyor. Böylesi bir bağlamı, uzun zamandır gözlerden uzak yapılan ve yasaklı bir uygulama olarak devam eden işkencenin, artık modern toplumlarda kabul gören saygın bir uygulama haline getirilmesi talebi temsil ediliyor. Modern toplumlar, bugüne kadar kendi “medeni” kimliğini tescil ederken işkence karşısında verilen mücadeleyi ve bu mücadelenin sonuçlarını en önemli kazanımları arasında saymıştır. Gerçekten de Aydınlanma düşünürleri bir kanıt toplama, itiraf alma veya cezalandırma yöntemi olarak işkenceye karşı destanlara yaraşır bir mücadele vermişti. İşkencenin meşru bir hukuki-politik enstrüman olarak kullanılmasının yasaklanmasıyla bu mücadele zaferle sonuçlanmıştı. Gelgelelim hukuki-politik bir enstrüman olarak işkencenin yasaklanması veya büyük bir ahlaki kınamaya maruz kalması, onun farklı amaç, yöntem ve araçlar yoluyla devam ettirilmesinin önüne de hiçbir zaman geçememişti. İşkence, gerek toplumdaki suç eğiliminin “disiplin” altına alınması gerek siyasal muhalefetin “denetim” altında tutulması ihtiyacından ötürü modern çağ boyunca devletin gizli ortağı olarak varlığına eşlik etmişti. Bugünkü işkence tartışmasında talep edilen statü değişikliğinin kaynağında bu dönüşümün yarattığı durumdan duyulan rahatsızlık yatmaktadır.

Konuya şöyle yaklaşmak da mümkün: Kültürümüzde, işkenceden söz eden her insan, aslında “üzerine konuşulamaz” olan hakkında söz aldığının bilinciyle, hafif bir gizem duygusu içinde ağırbaşlılıkla konuşmaya gayret eder. Bu gayretin ardında işkence yasağına verilen evrensel önem ve onun dayandığı değer sistemi, yani onurlu ve hak sahibi bir varlık olarak insan anlayışı vardır. Bununla artık işkence diye bir sorunumuz kalmadığını veya işkencenin modern formlarının olmadığını kast etmediğimi bir kez daha belirtmek isterim. Nitekim modern işkenceyi, ilkel bir uygulamanın totalitarizm veya diktatörlük pratiklerinde devam eden kalıntısı olarak gören liberal eleştiri, 1970’lerde demokratik ülkelerin geliştirdiği ve Türkiye gibi ülkelere ihraç ettiği “temiz işkence” yöntemleri tarafından boşa çıkarılmıştı. Fakat 11 Eylül sonrasında başlayan ve yavaş yavaş dünyaya yayılan işkence uygulamalarının ayrı bir özelliği var. Bu uygulamalarda “üzerine konuşulamaz” olan deneyimler hakkındaki ahlaki uzlaşıyı yok sayan, şuursuz bir samimiyet içinde işkence uygulayan ve savunan daha ürkütücü bir yönü bulunuyor. Bugün Guantanamo veya Ebu Garip cezaevinden yayılan fotoğraflardan tanık olduklarımız, işkenceyle ilgili olan ve bizim son dönemlerde yaşadıklarımızı da belirleyen bu yeni yönü somut bir şekilde ortaya koyuyor.

Şimdi dilerseniz, üzerine konuşulamaz olan hakkındaki varoluşsal ve ahlaki uzlaşıyla neyi kast ettiğimi de biraz açayım. İşkencenin insanın hem bedensel hem zihinsel sınırlarını zorlayan bir süreç olduğu biliniyor. İşkencenin bu yönü, onu diğer sınır deneyimlerde de ortak olan kısıtlamaya tabi kılıyor. Bu kısıtlama, deneyimin aktarılmasını sağlayacak dilsel olanakların yetersizliğiyle yakından ilgili. Birinin çektiği acıyı bir başkasının anlamasını olanaklı kılacak ortak deneyim olanaklarını tüketmek, yani insanın en son sınırlarına kadar zorlandığı böylesi deneyimleri tümüyle aktarılabilir kılacak sözel temsil imkanları yaratmak mümkün değil. Bu varoluşsal engelin yanında bir de normatif ve psikolojik boyutları olan başka bir iletişim güçlüğü karşımıza çıkıyor. Yaşananların anlatılması hem anlatanın kötü deneyimlerini tekrar yaşaması anlamında, hem de dinleyenin duydukları şeylerin dehşetiyle terörize olması anlamında konuşulamaz şeylerdir. İşkence fenomeni, ilk başta bu iki engelden ötürü bir tür çifte dışlamaya maruz kalıyormuş gibi görünse de sonuç tam olarak böyle olmaz. Çünkü modern dünyada işkence karşısında verilen en güçlü tepkiler de, çelişkili bir şekilde, tam olarak bu dışlamalar sayesinde mümkün hale gelir. Yani “tarif edilemeyecek kadar büyük”bir acı içeren işkenceyi hiçbir insanın hak etmediğini, “ağza alınmayacak kadar kötü” davranışlar içeren işkencenin hiçbir gerekçesi olamayacağını düşünür ve işkenceye daha güçlü bir şekilde karşı çıkarız.

Burada, işkenceyi dilin ve ahlakın sınırlarına doğru iterken, ilk başta nasıl kamu hayatının dışındaki gölgeler dünyasına ittiğimizi ve sonra nasıl tekrar siyasal tartışmanın sınırları içerisine aldığımızı gösterebildiğimi umuyorum. Şimdi biri bana, eğer işkence hukukun gölgesi değilse kimin diye soracak olsaydı, hiç duraksamadan şu yanıtı verirdim: İşkence devletin gölgesidir. Kadim devletler ve imparatorluklar cezalandırmak için, feodal devletler kanıt toplamak için işkence yapmıştır; modern devletlerse bireyleri disiplin ve denetim altına almak için işkence yapmaktadır. İşkencenin tarihinde gördüğümüz biçimsel kopuşlar, onun mantık ve yapı açısından gösterdiği sürekliliği hiçbir şekilde ortadan kaldırmamıştır. Bugün aklı başında hiç kimse, belli bir alanda iktidar ayrıcalığıyla donanmış aktörler ile işkence davranışı arasında bir bağ olduğunu reddedemez. Lakin işkenceyi eleştirirken, onun amacının “bilgi toplamak” veya “cezalandırmak” olduğunu söylemekle yetindiğimizde bu bağı istemeden de olsa görünmez kılıyoruz. Bu durumda işkenceden söz ettiğimiz her durumda, iktidar ile şiddet arasındaki mahrem ilişkiden ve iktidarın baştan çıkarıcılığından söz ettiğimizin bilincinde olmamız bir ön koşul oluşturur.

Ne var ki, günümüzde işkenceden söz edildiğinde, onu “sorgu” metaforu içinde tarif ediyoruz. Sorgu nitelemesi açısından bakıldığında, işkence biri soru sormaya diğer yanıt almak için acı vermeye dayanan iki epizottan oluşur. Görünüşe göre, soru işkencenin sebebi yanıtsa gayesidir; soru işkencecinin görevi yanıtsa işkence görenin eziyetidir. Gelgelelim işkencenin yapısı hiç de sorgu metaforunun özetlediği kadar basit değildir. Hiçbir şey işkencenin gerekçesi olamaz. Bu bakımdan soru gerekçe değil olsa olsa mazerettir; sadece işkence üzerine anlamlı bir şekilde konuşabilmek için dayak seanslarına eşlik eden bir aksesuardır. İşkence gören herkesin önemli sırlara sahip olduğunu düşünmek kadar, önemli sırlara sahip kişilere yapılan her işkencenin ardında bir soru olduğuna inanmak da safdillik olur. Zaten soru sonrasında yaratılan fiziki acının başardığı ilk şey, insanın kıvranan bir bedene ve haykıran bir sese indirgenmesidir. İnsanın tüm dünyası kendi bedeninin sınırlarına kadar gerilediğinde veya çıkarabileceği tüm ses inlemekten ibaret kaldığında bir soruyu anlaması ve yanıtlaması beklenemez. Bu ani şokun ardından gelen geçici “toparlanma” ve yanıta hazırlık durumuysa aldatıcıdır; gerçekte olan işkence göreni korku ve yalan arasında sıkışmış bir dünyanın içine yuvarlamaktır. Bu yüzden işkenceli sorgularda “hakikatin” söylendiği durumlar nadirdir. Çoğu durumda, yanıt sorgucu tarafından zaten bilinmektedir, fakat amaç yine de sorgulanana söyletmektir. Çünkü esas mesele ihtiyaç duyulan bir bilginin yokluğu değildir, esas mesele işkence görenin iradesini kırmak ve ona boyun eğdirmektir.

Buna rağmen işkencenin işaret ettiğim boyutu yok sayılarak, günümüzde işkencenin haklı ve zorunlu olarak yapılabileceği durumların varlığı tartışmaya açılmıştır. Adına “saatli bomba senaryosu” denen bir düşünce deneyi, kamu güvenliği aciliyet ve öncelik kazandığında, işkencenin meşru görülebileceği bir durumu örneklemek adına popüler olarak tartışılmaktadır: Buna göre polis, büyük bir şehrin göbeğinde patlasın diye ayarlanmış ve çok miktarda can kaybına mal olacak bir saatli bomba ihbarı alıyor. Polis bu bombayla ilgili olan bir “teröristi” ele geçiriyor ve elbette şahıs konuşmamakta ısrar ediyor. Senaryonun ortaya çıkardığı soru şudur: Polis ne yapmalıdır; şüpheliye işkence yapıp insanların hayatını kurtaracak yoksa ilkence yasağına uymak için yüz binlerce insanı feda mı edecek? İşkence üzerine anlamlı bir şekilde konuşmak derken neyi kastettiğimi, aslında yanıtı baştan belli olan bu soru çok iyi örneklemektedir. Eğer gerçekten işkencenin bir kurumsal süreç ve özgül bir iktidar mantığı olduğunu ihmal edip, kendinizi sorunun cazibesine kaptırırsanız şu yanıt kaçınılmaz hale gelir: Elbette, o “teröriste” işkence yapılmalıdır!

Türkiye’nin insan hakları hareketi, 12 Eylül sonrasında işkenceye karşı verilen mücadele içinde gelişti. Elbette bu tarz argümanlara karşı durabilecek sağlamlıkta birikimi ve deneyim çeşitliliği var. Ama günümüzün işkence uygulamalarının, gerek dünyada gerek Türkiye’de önceden yaşadığımız deneyimlere kıyasla farklı bir boyutu olduğu da açıkça görülüyor. İnternette veya televizyonlarda izlediğimiz işkence görüntülerinin veya videolarının içerdiği açıklık ve duyarsızlığın ardındaki motivasyon da bu. Burada bir taraftan yürürlükteki hukuk düzeninin öngördüğü yaptırımlardan kaçınmak için işkencenin inkar edildiğini, diğer taraftan da tekrar saygın ve meşru bir uygulama olarak hukuki-siyasi düzen içindeki yerini alması için örtülü bir saygınlık arayışının izlerini görüyoruz. Bazen ulusal güvenlik, bazen suçun cezalandırılması bazen de farklı toplumsal kesimlerin disiplin altına alınması gibi “gerekçelerle” uygulanan işkence, gölgeler dünyasında ait olduğu yerden çıkma hazırlıkları içinde. Baroların son derece ciddi gözüken iki işkence vakası konusunda yaptıkları açıklamaların orataya çıkardığı sonuç, işkenceye karşı mücadelenin yeni bağlamının burası olacağını işaret ediyor.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI