Gülgün Türkoğlu Pagy
Gülgün Türkoğlu Pagy
  • gulguntp@yahoo.com

Tate Exchange: Sanat nedir? Sanatçı kimdir?

Pazartesi, 10 Haziran, 2019
Duymuşsunuzdur; bir zamanlar, sanatçıların eserlerine imza atmaları, densizlik olarak kabul edilirdi. Çünkü, sanatın açığa çıkardığı şey, tümel güçlerin egemenliği altında yaratıma giren bir aracı olarak, sanatçının eseriydi.

“Sanat güzelliği, tinden doğmuş ve yeniden doğmuş güzelliktir.” Bu cümleyi ilk okuduğumda, çeviri hatası olduğunu düşünmüş, orijinaline bakma gereksinimi duymuştum. Çeviri hatası yoktu. Anlayışım yetersizdi. Ne demek istiyordu bu cümle? Sanat, din, felsefe, şu Tin olmadan olanaklı olmuyordu! Neydi bu Tin? Tinin ne olduğu ile ilgili kavrayışımda bir sorun vardı. Geist, Psükhe/Pneuma kavram çalışmalarımı derinleştirdikçe, gelişigüzel çevirilerde, Tin’in, ruh olarak karşılanarak, anlamının büyük ölçüde indirgendiğini gördüm. En yakın örtüşme ise, maneviyat sözcüğü ile sağlanabiliyordu.

Çok çalışmış, sonunda cümlenin anlamı bulmuştum. Kapanma saati gelince müzelerden kovulan; bir Vermeer tablosuna büyülenmişçesine raptolan; bir Bach bir Itrî dinlerken yanaklarına süzülen gözyaşları ile irkilen herkesin, anlayabileceği bir cümleydi bu! Açıklamam şöyleydi: Sanatçının tinselliğinden doğan eser sergilendiğinde, bir kez daha doğuyordu; bu kez izleyiciden. Benden çıkmasına rağmen, bana örtük kalan bir gâyi illetim var, kendine tutsak eden. İşte bu örtük illet, beni hep sigaya çeker. Bu kez: “Böbürlenme Gülgün, pek zayıf oldu bu açıklama” diyordu. Yanıt için düştüm yollara. Evet, tahmin edebileceğiniz gibi, artık sizlere de dost olan, yegâne dosta gittim. Katılmadı bu müthiş olduğunu sandığım fikrime. Onun açıklaması bambaşkaydı: “Tinden doğan, kültür; kültürün estetik düzeyde doğması, sanattır.” Festival tadında bir derinlik. Al evine götür, yıllarca tefekkür et, bitmez. Tinden doğmuş ve yeniden doğmuş… Orijinal cümle şöyle devam ediyordu: “…tin ve ürünleri, doğa ve onun olgularından ne kadar yüksekse, sanat güzelliği de doğa güzelliğinden o kadar yüksektir.” Daha, çok çalışmam gerekiyordu. Ah şu gâyi illet!

Zehra Doğan’ın, Tate Exchange’deki sunumu ve “pedofili” içeren kitap nedeniyle, sanat son zamanlarda sıkça anıldı. Bu tartışmaları izlemek beni yordu ve ümitsizliğe sürükledi. Hakikaten çok ve dahi, boş konuşuyoruz. Bilgi yok, merak yok. Her konuda fikir var. Sanat, din ve felsefe, korkup kaçmış. Bu alanlarda giderek çölleşen bir dünyanın, en sarı en çorak ülkelerinden biriyiz.

Sanat ve din, Yüce kavramına temas ettikleri noktada, ortak bir temeli paylaşırlar. Yüce, sizin için, “yüce dağ” gibi, büyüklük anlamında, üstünlük demek ise, sanat hep dışsal kalacaktır. “Yüce, sonsuzluğun sezgisidir” der filozoflar. Duyularımıza aşkın olanın, sezgisel bilgisi karşısında, kendimizi aciz hissederiz. Sanat ve dinin başladığı ortak nokta. Romantikler, Tanrı’nın doğaya gizlenmiş olduğunu söylerken, buna işaret ediyorlardı. Kant, Yüce kavramını derinlemesine ele almış bir filozoftur. Bu konularda çalışmalarımı henüz tamamlayamadım, emek isteyen konular bunlar. Oysa, bu konuları, hiç merak etmemiş, bilgilenmemiş insanlar, boş fikirler etrafında ne çok tartıştılar!

Sanatın, güzelle ve güzele tamamlanışı, ondan “bize göre çirkin”in çıkarılması anlamına da gelmiyor. Bu analitik bakışla, Picasso’ya çirkinin sanatı gözüyle bakmaktan kendimizi kurtaramayız. Picasso, Avignonlu Kızlar’ı, fahişelerin hep güzel resmedilmesine tepki olarak; genelevlerin tinselliği yok edici yanını ön plana çıkararak resmetmiştir. Neredeyse, bine yakın taslak çizdikten sonra yaptığı bu resim, Picasso’nun güzelden habersiz olduğunu göstermez. Aksine, o tabloda güzel, orada olmayan öğe olarak vardır; başarıyla dolayımlanmıştır.

Sanat, sezgiye verilenin, dolayımlanarak ifade edilmesidir. Gücünü dolayımdan alır. Yirmi, yirmi beş, kanlı, yırtık eşyadan oluşan bir sergi, sanat değildir. Özsüz içeriktir. Tam da bu nedenle pornografiktir. Bu eleştiriyi, ilk olarak dile getiren kişi yerinde bir eleştiri yapmıştı, keşke geri adım atmasaydı. Sanat, amaç ile aracın, sonsuz uyumudur. Aracın, amacın özdeğeriyle uyuşmasından beklenti, tinsel olanadır. Sayın Doğan’ın çalışmasının,Tate Modern’in sergi alanında değil, Tate Exchange’de, faaliyet alanında, yer alması önemli bir ayrımdır. Zira, sanatsal sergidense, mikrofona okunan şiirlerle de desteklenen bir propaganda havasında oluşu dikkat çekiciydi. Evet sivil halk zulüm gördü, bunu yadsımak insanlığa sığmaz. Sanatçı böylesine ağır bir acıyı, dolayımlayarak, duyu algılarımıza sunan kişidir. Biz, bu anlamda, sanatçının tinselliğinden doğan bir eser görmek yerine, yıkım alanlarından toplanıp, uçağa konularak nakli sağlanmış eşyalar gördük. Tam da bu nedenle, Zehra Doğan’ın ortaya koyduğu ürün, daha çok, gazetecilik faaliyetidir. Buna sanat demek, sanata haksızlıktır.

Tracey Emin, kendini sanatçı olarak görmediğine değinmişti bir söyleşide. Küçük yaşta uğradığı tecavüzün ağırlığı, ondan alınacak olsa, sanat diye ortaya koyduğundan hemen vazgeçebileceğini açıklamıştı. İsmini hatırlayamadığım bir İngiliz sanatçı, bir belgeselde dürüstçe şöyle diyordu: “Yaptıklarıma sanat denilmesine şaşırıyorum, ben odalara ışık yerleştiriyorum, o kadar!” Rus kültürünün Batı’da tehdit olarak algılanması nedeni ile, CIA’nın, modern resmi, bir soğuk savaş aracı olarak kullanması, çok tartışıldı. Post-modern sanat, sanat mıdır? İyi ve Doğru kavramlarının olmadığı, tartışılmadığı, önemsenmediği bir ortamda, Güzel hakkında ne derece konuşulabilir?

Edebiyatta, “pedofilik” içeriğin nasıl ele alınacağı da sanattan ne anladığımızdan bağımsız değil. Özsüz içerikleri, sergi alanlarına, satırlara, sayfalara özensizce atıyoruz. Boyaları tuvallere attığımız ve bunu sanat sandığımız gibi. Üstün yeteneğinden dolayı, ABD’nin ömür boyu vize verdiği, bir sanatçı arkadaşım, küratörlerin politik hamlelerinin ne derece yıpratıcı olduğundan söz ediyor. Genç sanatçıları hebâ ediyor, bu mafyavâri yapılanma. Dünya sanatına yön verdiği söylenen okullardaki hocaların çaresizliğini de yakından takip eden birisi olarak yazıyorum. Sanat ile din temelde, ve artık felsefe, birbirinden ayrılamaz. Şu içinde yaşadığımız devirde, bu üçlü yok ortalıkta.

Sanat felsefesi, bize, sanatın kaynağının imgelem gücü olduğunu söylüyor. İmgelem gücünün en önemli özelliklerinden birisi olarak, onun kendi imgelemelerinde doğadan daha özgür olmasıdır. Zorunluluk ise örneğin, bilimde vardır. Günümüzde zihinsel üretimlerin, sanat olarak ortaya sürüldüğünü görüyoruz. Sanat, baştan, aracın amaca uydurulması mıdır? Eğer öyleyse, özgür bir etkinlik olduğundan söz edilebilir mi? Zihinden doğana değil, tinden doğana ve hatta yeniden doğana, güzel sanat denilmesi, epey derin düşünme gerektiriyor.

Duymuşsunuzdur; bir zamanlar, sanatçıların eserlerine imza atmaları, densizlik olarak kabul edilirdi. Çünkü, sanatın açığa çıkardığı şey, tümel güçlerin egemenliği altında yaratıma giren bir aracı olarak, sanatçının eseriydi. Öznel coşkusal zihin durumlarının bile, hayret verici bir uzaklıkta olduğu bir dönemde, gerçek sanatın ne olduğunun izini sürmeye çalışmak kolay değil, ama olanaklı. Yeter ki, vasata teslim olmayalım. Tıpkı felsefede ve dinde olduğu gibi, sanatta da ego, nesnel ve gerçek olanın geçersizliğinden, içsel değere sahip her şeyin boşunalığından başka, kısaca kendinden başka bir şey bulamamaktan muzdarip.


Gülgün Türkoğlu Pagy kimdir?

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Hidrobiyoloji mezunudur. University of London King’s College’da yüksek lisansını tamamladıktan sonra National Rivers Authority ve Anglian Waters’da biyolog olarak görev yapmıştır. Türkiye’ye döndükten sonra özel kuruluşlarda Ar-Ge alanında uzman olarak çalışmış, yöneticilik yapmıştır. Ege Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü, Tıp Fakültesi ve CNRS Paris ortaklığında yürüttüğü doktorası insan genetiği üzerinedir. Avrupa birinciliğini kazanan Bio-Ace Centre of Excellence başvurusunu yürüten iki kişilik ekiptendir. Bir süre bu projenin müdürü olarak görev yapmıştır. Düşünüyorum Dergisi yazarlarındandır. Felsefe ve Kadın Sorunları üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI