Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Ses çıkarmak: Siyasetin acıyla imtihanı

Çarşamba, 29 Mayıs, 2019
Artık ses çıkarmak veya çığlık atmak, geriye insan olduğumuza dair iz bırakmanın tek yolu haline gelir. Ses çıkarmanın, insanı yüceltmenin farklı siyasal biçimleri üzerinde düşünmek, hepimizin boynun borcu olsun. Çünkü, yapılacak başka bir şey kalmamışsa, sessizlik insanlığa karşı işlenmiş en gerçek suç halini alır.

Türkiye giderek daha zalim bir yer halini alıyor. Elbette zulmün varlığı yeni bir durum değil. Zulme ve zalime karşı verilen mücadele insanlığın değişmez ölçütü olmuş. Şimdi değişen, daha çok, insanlığın zulümle karşılaşma veya yüzleşme biçimi. Günümüzde zulüm sadece var olan ve etkilerine katlandığımız bir olumsuzluk olarak deneyimlenmiyor. Adeta toplum hayatını örgütleyen merkezi ilkelerden biriymiş gibi işlev görüyor. Bunu acının gündelik hayat içinde artan ağırlığından da anlayabiliyoruz. Acı derken sadece bedensel krampları veya vücudun kanayan yaralarının yarattığı hissi kastetmiyorum. İnatla varlığını sürdüren bir korku, kayıp ve elem döngüsünün girdabında görünür olan gizli yaralar da acıya dahil. Manevi kurtuluş ve iç huzuru vaat eden milliyetçi-mukaddesatçı kesim, iktidarının son aşamasında bu gizli yaraları açtı ve kimsede huzur bırakmadı. Huzursuzluk, acının seyrelmiş ve zamana yayılmış bir biçimidir. Otobüs duraklarında aşina olduğumuz yüzler, ofislerde yapılan mesleki muhabbetler, okul kantinlerinde anlatılan hikayeler hep bu türden bir huzursuzluğun alametleriyle dolu. Bunlar hayra alamet değil; hepsi, içine yavaş yavaş sürüklendiğimiz girdabın nasıl bir acı dinamiği tarafından devindirildiğini gösteriyor.

Acı dinamiğinin işleyişi en keskin etkilerini siyasal süreçler üzerinden hissettiriyor. Çünkü siyaset insanın acıyla olan imtihanının hiçbir kısıtlamaya bağlı olmadan gerçekleştiği nadir alanlardan birini temsil ediyor. 7 Haziran seçimlerinden sonra barış sürecinin sona erdirilmesi ve toplumun yeniden militarize edilmesi, toplumsal acının ve huzursuzluğun yayılmasında belirleyici bir önem taşıyor. Askerlerin operasyona giderken dayandıkları mantık sivil siyasetin alanına taşındığında, çatışma yöntemi siyasetin en etkili araçlarından biri haline geldi. Bu yöntem sayesinde şiddet, başka türlü olduğunda keşmekeşe dönüşecek devlet hayatına çekidüzen vermenin bir aracıymış gibi iftiharla sunulabiliyor. Erdoğan’lı yıllarımızın son dönemlerinde bu gerçeği acı verici deneyimlerle öğrendik. Erdoğan, siyasal çözümlerini uzlaşıda değil çatışmada, sıcak temas noktalarını soğutmada değil kızıştırmada arayan bir lider. Elindeki gücü, kendisinin ve partisinin rakiplerini dosta dönüştürerek değil, düşmana dönüştürerek yok etmek uğruna seferber ediyor.

Ancak insanları düşmanlaştırıp toplumu kutuplaştıran bu yaklaşım, yani Erdoğancılığın “ezer geçeriz mantığı”, pek de öyle kendinden beklenen sonucu üretmiş gibi görünmüyor. Bu başarısızlığı, en somut şekliyle, devletin yeniden inşa sürecinde düşmanlaştırılan insanların deneyimlerinden anlayabiliyoruz. Örneğin aynı duyuruyu yapmış meslek örgütlerinin, aynı metnin altına imza atmış aydınların veya aynı tarikata mensup insanların maruz kaldıkları uygulamalar, hiçbir şekilde siyasal hayatta açıklık ve öngörülebilirlik sağlandığı izlenimini uyandırmıyor. Aynı fiilin failleri pekâlâ farklı yaptırımlara maruz kalabiliyor, hatta hiçbir yaptırım görmeyenler de var. Yayımlanan kararnamelerin, açılan soruşturmaların, verilen mahkeme kararlarının yarattığı etkiler, hayatın cephedeki bir savaşçının gerginliği içinde sürdürülmesine yol açıyor. Herkes bilinmezin yol açtığı merak ve endişenin pençelerinde yaşıyor. Çoğu insan, havada kavis yapan kararnamelerden, soruşturmalardan veya davalardan biri, tıpkı bir mermi gibi kendisine isabet etmesin diye, köşesine büzüşmek ve beklemek dışında bir şey yapmıyor.

Hayatı insanlar için tatsızlaştıran, alışverişi bereketsiz kılan, emeği verimsizleştiren bir siyasi türbülansın içindeyiz. Ama keşke her şey yaşanan bu keşmekeşi betimlemekle sona erseydi. Maalesef mesele öyle bitmiyor ve ucu çok daha derine dokunuyor. Tesadüfün bu soğuk ve acıtıcı bilinci, insanları hissizleştiriyor ve kayıtsız kılıyor. Bir KHK’ya kurban gidebilirdim, gitmedim; gününü bekleyen bir muhbirin sinsi faaliyetiyle kodese düşebilirdim, düşmedim. Hatta tersine, AKP’nin benimseyeceği yeni bir seçim stratejisinde, bugünlerde değer kazanan Ergenekoncular misali, bir müttefik olarak yeniden önem bile kazanabilirim. Bu tesadüflerin hepsi mümkün ve şimdi gerçekleşmemiş olmaları hiç gerçekleşmeyecekleri anlamına gelmez. AKP siyasetinin etkisiyle çözülmüş toplumsal, siyasal ve hukuki bağların açığa çıkardığı karmaşadaki binlerce tesadüfe veya rastlaşmaya bağlı olarak gündelik hayatımızı sürdürebiliyoruz. Biz modern insanlar olarak nedenlerle belirlenmiş olduğumuz zannındayız, ancak hayatımızda nedenlere değil tesadüflere bel bağlamış durumdayız. “Belki de bana denk gelmez” veya “Beni yine es geçer” umuduyla ayakta kalıyoruz.

Doğrusu böylesi bir umudun, umursamazlıktan pek fazla bir farkı yok. Söz konusu umursamazlık, dikkatimizi yaşanan acılar ile tesadüflere duyduğumuz inanç arasındaki bağa yöneltmemizi gerektiriyor. Zira, acı karşısındaki tutumuzun, başlangıçta da belirttiğim üzere, kökten bir değişim yaşadığı bir dönemden geçiyoruz. Modern bireyin acı karşısındaki tutumu ciddi bir meydan okumayla yüz yüze. Acı, modern kültürde her şeyden önce bir tesadüf eseri veya önlenebilir bir olguymuş gibi görülür. İnsanı umursamaz kılan tesadüf, acıyı katlanabilir kılan alışkanlıkla aynı kaynaktan beslenir. Tıpkı rutin bir sağlık kontrolü sonrasında, kendini uzun ve acı dolu bir dönemin beklediğini öğrenen insanın durumunda olduğu gibi. Aslında her şey çok daha farklı olabilirdi diye hayıflanır insan. Nasıl mı? Mesela daha sağlıklı beslenebilirdi, mesela stresli ortamlarda bulunmayabilirdi, mesela sigara içmeyebilir veya içilen ortamlarda gezmeyebilirdi… Gerçekten bunu idrak etseydi, gerçekten özen gösterseydi olmayabilirdi; fakat etmedi, göstermedi ve sonuçta olan oldu. Tesadüf işte, başka türlü de olabilecek olan hayat, şimdi nasılsa öyle oldu. Erken ve baştan sonuçsuz kalacağı belli bir isyanın ardından gelen tevekkül ve razı oluşun kayıtsızlığı, ilk işaretlerini bu düşüncelerde ele verir.

Modern insan, kendini hiçbir zaman çektiği acının faili olarak görmek istemez. Çünkü acı bizim tarafımızdan insanı güçsüzleştiren ve edilgin kılan bir deneyim olarak kabul edilir. İnsan acıya hep maruz kalır ve bu yüzden acı, bir faaliyet gösterme biçimi olamaz diye düşünürüz. Failin davranışı ile sorumluluğu arasında değer sistemimiz tarafından ön görülen bağ, ıstırap verici deneyimler son haddine vardığında kopar. Böylesi bir aşamaya, insanın işkence deneyimi sırasında ulaşıldığına inanırız. Öyle ki işkence altında verilmiş bir ifadenin içerdiği her sözcük doğru dahi olsa, biz yine de o ifadenin geçersiz olması gerektiğini varsayarız. Çünkü işkence ediminde modern insan için gerçekten daha önemli olan bir şeye saldırılmıştır; tüm gerçek arayışının kendisi adına yürütüldüğü insanın bedensel bütünlüğüne halel getirilmiştir. İnsanı bu dünyada ayakta tutan umut ve mutluluk arayışı, acı ve ıstırap görmeme haklarının aşırı belirlenimi altında gerçekleşir. Modern toplum, cazibesini insanı acıdan tümüyle kurtaracak bir yeryüzü cenneti vaat etmesine borçludur dense yeridir.

Bugün insanı tabiatı itibarıyla acıdan kaçan ve hazza yönelen bir varlık olarak kabul etmekte ısrarlıyız. Oysa insan her zaman böyle bir varlık olarak görülmemişti. Tarih, acı çekmenin bir insanı fail kıldığına, acı karşısında gösterilen metanetin kişiye değer kattığına inanılan dönemlere de tanıklık etmiştir. İsa’nın çarmıhta çektiği acıya ortak olmak için hücresinde kendisine eziyet eden keşiş, böylesi bir faillik anlayışın güçlü bir örneğini oluşturur. Yine Şiilerin Muharrem törenlerinde kendi benliklerine yaptığı eziyet, Ehl-i Beyt’in Kerbela’da katlandığı ezaya ortak olma arzusunun bir belirtisi olarak görülmelidir. Bu gibi örneklerde, insan acıya katlanmaz, katılır. Bu yoldan, acı insanı etkin kılmanın, onu kutsallıktan pay alan bir özneye dönüştürmenin aracı olarak yeniden tarif edilir. Burada insanlar, “bireyin” acı çekmemesinden daha önemli gördükleri bir şeye, kutsal olduğu “ortak” kabul gören bir hakikate katılmanın erdemini paylaşmaktadır. Meselenin püf noktasını, bireysel olanın ortak olan karşısında hiçbir değerinin olmadığına duyulan inanç oluşturmaktadır.

Aslında yaşadığımız bugünkü dönüşüm, küreselleşme sürecinin uzun dalgalarının birey ve kolektif yapılar arasındaki ilişkiyi, beklenmedik bir şekilde dönüştürmesinden kaynaklanmaktadır. Modern toplumda güven, huzur ve refah içinde tutulması amaç olan bireyin, artık ortak yarar adına kolaylıkla feda edilebilir bir araca dönüştürüldüğü bir dönemdeyiz. İnsanın değerinin onun katlanabileceği acı miktarıyla ölçülmesinin ardında, giderek yükselen ve etkisi artan bu feda kültürünün izleri çok net bir şekilde görülebiliyor. Canlı bombaların “şehit”, topçu atışına yem olarak sürülen piyadelerin “kahraman” olarak adlandırılmasının içerdiği ironiyi başka türlü anlamamız mümkün değildir. Bireysel özgürlükleri yücelten değerlerin hor görülmesi, bireyleri güçlü lider figürlerinin otoritesi üzerinden disiplin altına alan bir feda kültürünün önünü açmaktadır. 15 Temmuz süreci, kendini Erdoğan’ın liderliğiyle özdeşleştirmiş ve onun uğruna ölümü cidden göze almış geniş bir insan kitlesinin varlığını gözler önüne serdi. O gece ve sonrasında yaşanan olaylar, önceden üzerinde kefenleriyle Erdoğan’ı karşılayan gençlerin, sonradan tankların altına yatmalarını, F16’ya kafa atmalarını sağlayacak kadar güçlü bir çağrının yankısında kalabileceklerini de ispatladı. İnsanlar camilerden yayılan sala sesleri arasında sokaklara direnmeye davet edildiğinde, ibadet ve siyaseti ayıran simgesel düzenekler arasındaki ayrımlar da ortadan kalkmış ve bir tür kolektif vecde kapıldıkları çok açık hale gelmişti.

Şimdi önümüzdeki soru şudur: Ortaya çıkan bu yeni siyasi aktörün acıyla kurduğu yeni ilişki bağlamında, özgürlükçü bir siyaset yürütmenin olanakları nedir? Bu sorunun yanıtının, fedaya karşı feda veya acıya karşı acı olmadığını söylemeye gerek yok sanırım. Günümüzde acının artan ağırlığının, yine en çok acıya katlanan tarafı muzaffer kılacağına inanlar büyük bir yanılgı içindedir. İnsanın içindeki görkemli yan, onun kendini feda ettiği olağanüstü anlarda değil, esasen bu dünyada bir eser veya bir iz bıraktığı süreler içinde açığa çıkar. Direnmenin olanaklarının en kısıtlı olduğu, özgürlüğün en çok yok sayıldığı yerlerde bile insanın sesi özgürdür. Kahramanlık veya yücelmenin acıya dayanmak veya gık çıkarmadan acıyı alt etmekle bağlı olduğu koşullar, böylesi dönemlerde geçersiz olurlar. Artık ses çıkarmak veya çığlık atmak, geriye insan olduğumuza dair iz bırakmanın tek yolu haline gelir. Ses çıkarmanın, insanı yüceltmenin farklı siyasal biçimleri üzerinde düşünmek, hepimizin boynun borcu olsun. Çünkü, yapılacak başka bir şey kalmamışsa, sessizlik insanlığa karşı işlenmiş en gerçek suç halini alır.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI