Deliliğe (s)övgü

Salı, 28 Mayıs, 2019
Kendini bilge sanmak gerçek deliliktir… Bunu gün içerisinde sürekli deneyimlemiyor muyuz? Etrafımızda, televizyonda, sosyal medyada, apartmanda, toplu taşımada, yolda, sokakta her yerde sürekli her şeyi bilen insanlar var. Ve işin kötüsü bu kişiler her şeyi bilen bir tavırla hareket edip bu çılgın özgüvenle cümleler kurduğunda, önemli bir kitle bu kişilere inanıyor!

Erasmus’un “Deliliğe Övgü”sü yıllar önce okuduğum bir kitaptı. Çok etkilenmiştim. Çünkü en söylenmeyecek şeyleri en açık haliyle yüzüne yüzüne bağırıyordu insanların Erasmus. Üzerine toz konduramadığımız insanların en alçaltıcı hallerini okurken hem utançtan kızarıyor hem de rahatlıyordunuz. “Oh be! Biri çıkıp söylemiş!” dedirtiyordu insana.

Yenilerde Deliliğe Övgü’nün, Karma Drama tarafından tiyatroya uyarlandığını duyunca ister istemez heyecanlandım ve geçtiğimiz hafta Kadıköy’de bulunan mekanlarında izleme şansı yakaladım. Erasmus’un düz fikir yazılarından oluşan kitabını nasıl bir oyuna çevirdiklerini çok merak etmiştim. Togay Kılıçoğlu’nun kırık bacağını katiyen hissettirmeden tek başına oynadığı tek perdelik oyun bittiğinde, ne kadar alkışlasak az diye düşündüm.

Bugünlerde ülkece delirme halimiz üzerine çokça düşündüğüm günler. Birkaç yazı önce “Deliriyor muyuz?” diye bir yazı yazmıştım. Oyunu biraz da bu gözle izledim. Karma Drama da konuya biraz bu açıdan bakmış olsa gerek ki oyunun broşüründe şöyle bir açıklamayı uygun bulmuşlar:

Deliliğe Övgü; özgün adıyla “Morias enkomion sey laus stultitiae”.

Yapıtını birkaç gün gibi kısacık bir sürede tamamlayan Erasmus, eserini yaratırken hiçbir kitaptan yararlanmamıştır. Erasmus’un canlılığını, geçerliliğini ve çekiciliğini günümüze kadar değişmeden koruyabilmiş gülmece türündeki yapıtına egemen olan iki temel görüş vardır. Birincisine göre gerçek bilgelik deliliktir. Öteki görüşe göre ise kendini bilge sanmak gerçek deliliktir. Yazınsal açıdan “Deliliğe Övgü”, Latin ozanı Horatius’un “Hakikati gülerek söylemek” ilkesinin belki de en yetkin örneğidir.
Erasmus’un kitabından oyunlaştırdığımız eserle günümüzün delirme eşiğine gelmiş dünyasına tiyatro sahnesinden bakıyoruz. Herhangi bir zamanda, herhangi bir şehirde… Pek çok insanın dünyadaki veya kapısının önünde olanları soğuk bir camın ardından bir oyun gibi izlediği şu günlerde, hakikatleri gülerek söyleyen “Delilik” belki de yanı başınızda bir yerlerdedir. Kim bilir?

Oyunu onaylama anlamında kafa sallayarak izledim ve kendimi her kafa sallarken bulduğumda kendime güldüm. Erasmus’un sözleri yine “Oh be!” etkisi yarattı. Açıklamaya çalışayım. Hani yukarıda Erasmus’un bu eserinin bir bilenlerce iki şekilde yorumlandığı söyleniyor ya; ‘gerçek bilgelik deliliktir’ ve ‘kendini bilge sanmak gerçek deliliktir’ şeklinde. Bence her ikisi de. Fakat ülke –ve hatta dünyaca- delirme halimiz bir miktar ikincisiyle ilgili. Gerçi Erasmus’un bu eseri 1511 yılında yazdığını düşünürsek demek ki bu kadim bir sorun. Bana sorarsanız günümüzde sistemsel bir vaziyete dönüşmüş durumda ve “popülizm” olarak tezahür etmekte. Okumakta olduğunuz yazıda oyunu da, deliliği de bu açıdan yorumlamayı tercih edeceğim, bu sebeple benimki biraz deliliğe sövgü olacak.

Kendini bilge sanmak gerçek deliliktir…

Bunu gün içerisinde sürekli deneyimlemiyor muyuz? Etrafımızda, televizyonda, sosyal medyada, apartmanda, toplu taşımada, yolda, sokakta her yerde sürekli her şeyi bilen insanlar var. Ve işin kötüsü bu kişiler her şeyi bilen bir tavırla hareket edip bu çılgın özgüvenle cümleler kurduğunda, önemli bir kitle bu kişilere inanıyor! Bazen fanusun dışına çıkıp bu manzaraya bakasım geliyor, delirecek (buradaki delilik sanırım bu ikinci halden biraz farklı) gibi oluyorum! Ve panikleyip hunili insanlarla (bunlardan birinin kendimiz olma ihtimali çok yüksek) dolu fanusumuza geri dönüyorum.

Oyuna dönelim; eserde tüm meslek gruplarına deyim yerindeyse bodoslama dalıyor Erasmus. Hepsini sıra cetvelinden geçiriyor. Oyunda da cehalet ve böbürlenme arasındaki doğru orantı, güç sahibi kişilerin içi boşluğu, saçmalama halinin artmasıyla hayran kitlesinin de artması o kadar iyi anlatılmış ki. Bilginin takipçi sayısıyla ölçüldüğü günümüz dünyasında, bu oyun eseri çok daha iyi anlamamızı sağlıyor. Metinden bazı pasajlar aktarmak isterim:

“Şu bizim kendini beğenmişlik dünyanın her tarafında sayısız insanı birçok şekilde mutluluğun doruğuna çıkarmadı mı?

Özellikle şu oyuncuların, şarkıcıların, hatiplerin ve şairlerin içlerinde biri ne kadar cahilse o kadar kendini beğenir, o kadar böbürlenir ve gerim gerim gerilir. Gerçekten ahmaklık katsayısı arttıkça hayran sayısı da o oranda çoğalır.

Bir insan işinin ehli değilse ve kendini beğendikçe beğeniyorsa ve hayranlarının sayısı arttıkça artıyorsa, doğru dürüst bir eğitime ihtiyacı mı kalır artık; her şeyden önce böyle bir eğitim kendisine pahalıya mal olacaktır, sonra kendisini müşkülpesent ve ürkek kılacaktır, en sonunda da hayranlarının sayısını epey azaltacaktır.

Oysa kendini bana teslim etmiş olan yazar tarife sığmaz bir delilik yaşar, öyle gece vakti kandil ışığında bir şeyler karalayacağım diye hiç uğraşmaz, çünkü aklına ya da kaleminin ucuna ne geliyorsa, hatta bunlar rüyaları bile olsa, anında yazıya geçirir, tek ödediği bedel de kağıt parası olur; saçmalıklarını ne kadar saçma yazarsa o kadar çok okuyucunun, yani o kadar çok delinin ve cahilin övgüsünü kazanacağından da hiç habersiz değildir. Ne olur yani yazdıklarını iki üç aydın kişi eleştirmişse, onlar da okumuşsa tabii? Ama başkalarının eserlerini kendilerininmiş gibi yayımlayanlar ve başkasının büyük emek harcayıp kazandığı şöhreti birkaç kelimeyle kendisine mal edenler çok daha bilgedir.

Halk tarafından övüldüklerinde, kalabalıkta parmakla, a bak işte o, o büyük adam şeklinde gösterildiklerinde, kitapçılarda satışa çıktıklarında, her bir sayfanın üstünde özellikle yabancı ve tılsımlı sözleri andıran üç kelimelik adları okunduğunda nasıl da kendileriyle gurur duyarlar.”

Oyunu bu noktadan izlemeyi ve yazmayı tercih ettim. Zira hanidir beni korkutan şey şu; çocuklarımız her şeyi bildiğini zanneden fakat hiçbir şey bilmeyen insanların elinde yetişiyor. Gençlerimiz içi bomboş fakat ağzı iyi laf yapan cafcaflı kişileri örnek alıyor. Bu büyük bir çılgınlık! Hatta bir distopyanın gerçekleşmekte olan hali. Kimse kusura bakmasın bu, dünyanın sonu demek!

Nitekim, işte bu “çok şey bilme”, senin bildiğini kabul etmeyeni ya da sana karşı çıkanı linç etme/ettirme, dolayısıyla birtakım hiçbir şey bilmeyen insanlara tapma/tapınma durumu büyüyüp de üzerine bir de hızlı iletişim çağıyla sistematikleşince bir bakmışsınız popülizm doğmuş ve onlarca Trump ile milyonlarca Trumpçıklar dünyayı ele geçirmiş!

Bilmem anlatabildim mi, diyeceğim ama demiyorum; çünkü biliyorum ki hepiniz bundan muzdaripsiniz ve beni çok iyi anladınız…

Peki bu deliliğe bir dur demek mümkün mü? Elbette. Trumplara oy vermeyebiliriz mesela, Trumpçıklara da prim vermeyebiliriz. Popüler olmakla saygın olmak arasındaki o mükemmel farkı fark edebiliriz. Dünyayı olumlu yönde değiştirecek olanın saygınlıkla ilgili olduğunu anlayabiliriz. Bu da ancak bir miktar bilgi sahibi olmakla ve bilgiye değer vermekle mümkün. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak diyoruz ya, o işte. Bilgi sahibi olmak da öyle kolay iş değil, emek istiyor. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan Trumpçıkları hemen ayırt edersiniz zaten, konuşmaktan okumaya vakitleri yoktur bu kişilerin genelde. Ve en önemlisi kendimizi de bu eleştirinin içine katabiliriz.

Belki de bu deliliğin önüne geçebilecek tek düşünce biçimi Sokrates’inkidir; belki de tek bildiğimiz hiçbir şey bilmediğimiz olmalıdır. Belki de bütün mesele bilmek ya da bilmemektir.

Böyle dediysek meydanlarda insanlara sorular sorup at sinekliği yaparak ömür tüketelim demiyoruz tabii. Oyunda şuna da vurgu yapılmış mesela; insanların kendini sevmesi gerekir, kendini sevmeyen başkasını nasıl sevebilir ki? Bu yüzden kendimizi kayırmak hakkımız; fakat mümkünse bunu kendi kendimize yapmalıyız. Başkalarına ne şahane olduğumuzu anlattığımızda –ya da anlatmıyor gibi yapıp yan ceplerine koyduğumuzda- üzgünüm ama ikinci kısım deliliğe doğru yol almışız demektir.

Kitap da, oyun da, bu yazı da bir dertleşme biçimi aslında. Bugünlerde birbirimizden saklayıp da söyleyemediğimiz gizli şeyleri kıs kıs gülerek alttan alttan verme. Bir nevi yüzleşme. Bence çok ihtiyacımız var. Oyunu 1-2 Haziran’da Karma Drama’da izleyebilirsiniz. İzlemelisiniz.


Tuba Torun kimdir?

Tuba Torun, 1987 doğumludur. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı, Sosyal Haklar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi-Çocuk Hakları Koordinatörü, Kadın Meclisleri ve Kadın Adayları Destekleme Derneği üyesidir. Ayrıca aktif olarak siyasi faaliyetlerine devam etmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI