Açlık grevi hakkında söylenmeyenleri söyleme zamanı

Salı, 28 Mayıs, 2019
Açlık grevi eylemlerinin bir daha yaşanmaması için artık eylemler bitmişken gerçeği teslim etmek gerek. Aylar, haftalar önce verilmiş örgütlü kararla eylemlerin peş peşe başlamasını ve Öcalan’ın önce kardeşi sonra avukatlarıyla görüştürülüp mesaj iletmesinin ardından bıçakla kesilir gibi sonlanmasına hiçbirimiz artık eylemcilerin özgür iradesi diyemeyiz. Bunu söylememeliyiz ki bundan böyle örgütlerin veya siyasi partilerin açlık grevi, ölüm orucu gibi eylemleri birer politik araç olarak kullanmasını önlemek mümkün olsun.

Açlık grevi eylemleri sürerken ıstırap çok yönlüydü. Eylemcilerin bedensel ve düşünsel ıstırapları en önemlisiydi. Onların sağlığından endişe edenlerin ıstırabı da az değildi. Cezaevi önlerinde annelerin bekleyişi, kamu gücünün bu bekleyişe dahi tahammül edemeyişi… Orantısız güç kullanımının çok ötesine geçen aşırı hoyratlıkla devletin sopası saygısızca itip kakma, gaz ve basınçlı su olarak annelerin üzerine inerken yaşanan tarifsiz acıyı hissetmeyen yoktu sanırım. Yaşanan acının çaresizlik duygusuna değil kolektif dirence, direnişe dönüşmesi ise insani olan, insana yakışandı. İnsana yakışan bu kolektif direnç, insanlıkta ortaklaşma belki tek kazanımdı. Duyarlı insanların varlığını görmenin ötesinde politik kazanç sağladı mı bu eylem biçimi ve süreci?

Sonuçta politik başarı elde edildiği söylenebilir mi, sorusuna cevap aramaya geçmeden önce kendi açmazımı açıklasam iyi olur. Şüphesiz yalnız olmadığım zihinsel ıstıraptı açmazım. Eylemcilerin siyasal taleplerini haklı bulurken, eylem biçimi olarak açlık grevini insanlık dışı gördüğüm halde bunu yazamamak. Kişisel tercih olarak yazmaktan kaçınmak ki, sansürün en kötüsüne, oto sansüre talip olmak denebilir. Şimdi eylemler sona erdi ve yazmak gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle altı aylık sürecin özetini tekrar gözden geçirmek isteyenler için Hacı Bişkin’in haberini buraya bırakayım. Sonra da içimi kemiren, dilimi ısırırcasına sustuğum bilgiyi ileteyim. Ki susmamın nedeni sadece açlık grevi yapan insanlara, duygu ve düşüncelerine saygısızlıktan kaçınmaktı.

Leyla Güven, 7 Kasım’da açlık grevini duyurmadan haftalar önce hapishanelerde yeni bir eylem dalgası başlayacağı haberi bana kadar ulaşmıştı. Bana bile geldiğine göre herkesin bildiği sırlardandı kuşkusuz. Haberin can alıcı tarafı “bu sefer ölümlü olacak” hükmünü(?) içermesiydi. Birilerinin ‘ölüme yatırılacağı’ anlamı aşikar olan bu haberin doğru olmaması, gerçekleşememesi umuduyla kendime sakladım duyduğumu. Ki büyük olasılıkla başkaları da benzer duygu ve düşüncelerle yazmamış, söylememiştir. Açlık grevi eylemi yapanlara saygısızlık olmaması için de bugüne kadar dilimi ısırmak zorunda hissettim kendimi. Artık eylemlere son verildiği için de konuşma zamanı geldi bence. Hatta konuşma zamanı değil, söyleme mecburiyeti diyebilirim. Çünkü önceden ölümlü olması planlanan böyle bir eylem dalgasının bir kere daha başka insanların yaşam hakkını, sağlığını tehdit edecek şekilde önemli bir siyaset yapma biçimi olmasını engellemek gerekir. İnsana yakışan bu eylem biçiminin insanlık dışı olduğunu görüp, göstermektir bence.

Açlık grevi eylemleri sırasında yaşamına son verenlerin anısına hürmet için bu eylem biçimini siyasi hayatımızdan çıkarmanın yollarını aramalıyız. Çeşitli cezaevlerinde Zülküf Gezen, Ayten Beçet, Zehra Sağlam, Medya Çınar, Mahsum Pamay, Yonca Akici, Siraç Yüksek ve Almanya Krefeld’de kendisini yakan Uğur Sakar’a borçluyuz bu çabayı. Bu eyleme katılan 2 bin 235 kişinin kalan ömürlerinde ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşacak olması ihtimalini hatırda tutarak itiraz etmeliyiz, açlık grevine. İtiraz etmeliyiz ki örgütler insanları bu kadar kolay ölüme yatıramasın. Politik başarı gibi görülmesin açlık grevleri. Eylemcilerin özgür iradesi, kişisel kararları gibi ifadeleri altı ay boyunca eylemler sürerken kullandık. Ben de kullandım. Sırf eylemcilerin sahsına ve siyasi taleplerinin haklılığına hürmetimden dolayı bu ifadeyi kullandım. Ancak şimdi hem eylemcilerde oluşan bedensel ve zihinsel hasarı iyileştirmek hem de tekrarlanmasını önlemek gerekiyor. Birbirimizi ve kendimizi kandırmaktan vazgeçme zamanı geldi. Bir daha yaşanmaması için artık eylemler bitmişken gerçeği teslim etmek gerek. Aylar, haftalar önce verilmiş örgütlü kararla eylemlerin peş peşe başlamasını ve Öcalan’ın önce kardeşi sonra avukatlarıyla görüştürülüp mesaj iletmesinin ardından bıçakla kesilir gibi sonlanmasına hiçbirimiz artık eylemcilerin özgür iradesi diyemeyiz. Bunu söylememeliyiz ki bundan böyle örgütlerin veya siyasi partilerin açlık grevi, ölüm orucu gibi eylemleri birer politik araç olarak kullanmasını önlemek mümkün olsun.

Eylem sürecini ve sonucunu politik başarı olarak görenlere cevabı İsmet İnönü versin. Hadi canım sen de! Bazı insanların yaşamını, büyük çoğunluğunun sağlığını kaybetmesi, kimseye bir şey kazandırmadı, kazandıramazdı da zaten. Abdullah Öcalan’ın yıllar önce hücresi değiştirilip, 25 santimetre kare küçüldüğü zaman yapılan eylemlerde onlarca gencin yaşamını yitirmesi de kazandırmamıştı. Şimdi de kardeş ve avukat görüşmesiyle tam iktidarın işine yaradığı zaman, tam iktidarın ihtiyaç duyduğu mesajları iletmiş olması da politik başarı değil. Kürt siyasetine bir şey kazandırmadı, Öcalan tecridinin kalkması gibi bir sonuç bile vermedi. Çünkü iktidar cenahından tüm mahkum ve tutukluların ve bu arada Abdullah Öcalan’ın da yasal haklarına riayet edileceğine dair bir açıklama gelmedi. Tecrit politikasının hata olduğunu, bu hatadan vazgeçileceğini taahhüt eden devlet yetkilisi çıkmadı.

Devlet, iktidar açısından bir başarı olduğu da söylenemez. Tersine açlık grevi eylemlerinin tekrarlanmasına yol açan hukuksuz siyasi kararları yol açmıştı, bu altı aylık sürece. Söylediğini yutan, haksızlıklarını tekrar eden ve bu tekrarlar neticesinde giderek daha fazla hak ihlali yapan devlet görünümü verildi yine. Oy hesabıyla tecrit politikasına mola vermesi ceberut devlet uygulamalarının ve AKP iktidarının Kürt politikası karnesini iyileştirmedi. Basın ve kamuoyu nezdinde imzalanmış olan Dolmabahçe Mutabakatı’nı bile kolaylıkla inkar edebilen iktidar, hiçbir söz vermemişken tecridin bittiğine, biteceğine kimse inanmaz. Kaldı ki toplumsal barış ve Kürt Meselesinin demokratik çözümü önündeki tek engel de tecrit değildi zaten. Devlet aygıtını hukuk sınırları içinde işletmeyen siyasi iktidar da açlık grevlerinden, ölümlerden en az örgütler kadar sorumlu. İktidar partisi, basit oy hesaplarıyla yüzyılın sorunlarına yüz yıllık yanlış politikalarla yaklaşmaktan vazgeçmedikçe de sorumluluğu bitmez. İşte bu yanlış politikalardan vazgeçilmedikçe de demokrasiye hizmet edilmez. 27 Mayısı, Adnan Menderes’i anmakla, Yassıada’yı demokrasi sembolü yapmakla, laf üretmekle olmaz. Yanlıştan dönmekle olur. Ve şayet yanlış Kürt politikalarından vazgeçilirse belki günün birinde İmralı da eşitlik müzesine dönüşür.

Bir mesele daha var ki iktidara, devlete, yönetenlere karşı sözümüzü söylemek kolay da örgüte karşı Kürt siyasetinin direnmesi zor. Bu nedenle Türkiye siyaseti, iktidarın yaptığının tem tersi bir politika üretmeli. Ülkenin, toplumun, insanın yararını hedefliyorsa HDP’yi sarıp sarmalamalı, örgüt karşısında yalnız bırakmaktan vazgeçmeli, siyasi partiler. Hem devletin hem örgütün kıskacında siyaset yapamaz hale getirilen Halkların Demokratik Partisi, şüphesiz pek çok yanlışına ve açlık grevi eylemlerini sahiplenip tecrit molasını politik başarı olarak görmesine rağmen demokratikleşme ihtimalinin en büyük aracı olan Kürt siyasetinin temsilcisi. Bir çözüm ve barış umudu için HDP’nin varlığı olmazsa olmaz koşullardan. Keşke ülkedeki bütün siyasi partiler ve HDP de bu gerçeği artık görebilse. Gücünü silahından, teröründen alanların dayattığı hak ihlallerini ve demokratik olmayan politikaları benimsemekten kurtulması için desteklenmeli HDP.

 

Not: Teşekkürler İYİ Parti

Fikri takip adına 14 ve 16 Mayıs tarihlerinde İYİ Parti’ye yönelik nafaka önerisinin geri çekilmesi çağrımın karşılık bulduğunu belirtmek isterim. 23 Mayısta Sayın Meral Akşener inisiyatifiyle önerinin geri çekildiğini öğrenmek tüm kadınları sevindirdi. Sürecin devamında kadın taleplerinin desteklenmesi umudu verdi. Eleştiri ve itirazlara duyarsız kalmayarak demokratik siyaset için de umutları yükselttiği bir gerçek.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI