Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Hayat pastırmasının kızıl dilimleri

Pazar, 19 Mayıs, 2019
Kirkor Sahakoğlu'nun 'Eksik', 'Ütopya' gibi görsel yolculuklarının yeni halkası 'Tutku', 27 Mayıs'a değin Millî Reasürans Sanat Galerisi'nde. Sanatçı, nar ve pastırma kızılı soyut yapıtlarından söz ederken, bu sürecin kendi içinde bir çile barındırdığını şöyle yorumluyor: "Biz bu çileyi kendi içimize isteyerek alıyor ve yaşıyoruz. Ne için? O uçurtmayı havada dik tutmakla ilgili bu. Peki o uçurtmayı havada tutan bulut mu? Hayır! O uçurtma, rüzgâra karşı tepkisi ile havada. Uçurtma da, reddettiği sürece havada."

Kirkor Sahakoğlu 

Sanatçı, sanat yönetmeni ve akademisyen Kirkor Sahakoğlu’nun ‘Tutku’/’Passion’ isimli sergisi İstanbul Teşvikiye’deki Millî Reasürans Sanat Galerisi’nde bu hafta sona eriyor. 27 Mayıs’a dek görebileceğiniz sergi, bir önceki sergisi ‘Ütopya’/’Utopia’da, Adorno’nun “Hakikatin yalan, yalanın hakikat gibi göründüğü dönemeçteyiz şimdi,” sözüne refakat eden sanatçının bu kez Schönberg’in, “Derine, derine, daha derine…” diyen haline sadakatle ürettiği soyut kompozisyonlarını buluşturuyor.

Eserlerine türlü nesne ve ifadeleri yoldaş etmekten kaçınmayan, bütün renklere eşit mesafeyi gözettiğinin altını çizen Sahakoğlu’nun ‘Tutku’ sergisi için kaleme aldığı metinde, akademisyen ve eleştirmen Emre Zeytinoğlu, tam da derindeki bu ‘şey’e atfettiği kıymet ve merakı şöyle dillendiriyor:

“…Burada görülecek şey, ilk bakışta karşımıza çıkan birtakım yüzeyler, birtakım renkler ya da birtakım kompozisyonlar değildir. Onların ‘derininde, derininde, daha derininde yatan’ bir ‘ben’in tutkuyla açığa çıkartılma isteğidir.”

Şebnem İşigüzel’in, Sahakoğlu imgeleriyle kurduğu ilişkide ise, ‘Adanmak’ başlıklı metnin çatısı altında, ‘tutku’ya dair şu cımbızlık ifadelere rastlanabiliyor: “…Varoluşu yutacak kadar genişleyebiliyor. Hayatın kara deliği gibi. Belki öyle. Spinoza, ‘Tutkularla gerçekleştirilen her şey, akılla da gerçekleşir,’ der. Böylece, tutkunun varlığı kör ettiğine dair inancı sorgulamamıza neden olur. Duyguların anlık haller olmadığını söylerken haklıdır. Ulus Baker’in incelikli tanımıyla, ‘Onlar varolma kudretimizdeki artış ya da azalışlardır.”

“Tuval benim için hem bir ayna, hem de duvardır,” diyen İstanbul doğumlu ressam Sahakoğlu, “Benim ustam hayattır,” şeklinde görüş bildiriyor. Devlet Tatbikî Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Reklam Grafiği Bölümü mezunu. Sanatçı daha sonra Milano Avrupa Tasarım Enstitüsü’nde yüksek lisans eğitimini tamamlayarak, Domus Akademi’de bir süre eğitimini sürdürüp, türlü atölyelere de iştirak etmiş. Zamanın, samimiyet ve dürüstlüğün yapıt üretim sürecindeki önemini de, merhum edebiyat ikonu Yaşar Kemal’in bir sözüyle taçlandırıyor: “İnsan bir kez birine geç kalır; daha sonra da kimse için acele etmez.”

Azra Erhat, Server Tanilli veya geçmişte tanıdığı Napolili bir yoldaş – emekçiyi, halen öğrencisi olduğu hayat okulunun hocaları arasında gösteren Sahakoğlu ile galeride buluştuk, paylaştığı ‘Tutku’su vesilesiyle uzun bir süre derinlemesine dertleştik. Kahve köpükleri arasından çıkardığım kimi ‘inci’leri sizinle paylaşayım istiyorum:

Bu proje sizin özellikle kelimeler ve onların içerdiği imgeler ile olan ilişkinizi tekrar gündeme taşıyor. Bu sergiye bu yönüyle nasıl yaklaşabiliriz? Bunu tesadüf eseri yapan bir sanatçı değilsiniz. Bu serginin kelime ve imgelerle arasındaki münasebeti nedir?

Ne güzel! En azından, benim anlaşılabilirliğim açısından bu meselenin bu yönüyle konuşulmaya başlamış olması, beni ayrıca memnun ediyor. Bundan ayrıca bir tık geriye gidecek olursam, (önceki projelerimden) ‘Eksik’in de ayrıca böyle bir derdi vardı. Orada saldırgan olmayan, içeriden dışarıya bir anlam vardı. Bunun peşinde idim. Uzun uzun cümlelerle yapılmış bir sergi değildi, ‘Eksik’. E, oradan, ‘Ütopya’ya geçtiğimizde ise, bir geçmişte yitirilenlerle ilgili olarak, olmayan yerin peşinde koşma ve hayal kurma, tabii ki vardı. Ama kelime olarak ‘Ütopya’nın yine bir anlamı vardı ve bunun da imgelere yansıması da, biliyoruz ki, örneğin ‘Eksik’de, bu kelimenin soyut resim olarak imgeleşmesi, orada ciddi manâda soyut resmi düşündüğümüzde, bir Dersimli kadını ağlatabiliyorsa, burada bir amacına ulaşmışlık ya da anlaşılır olmak gibi bir durum çıkıyor. ‘Ütopya’ için de aynı yaklaşımlar söz konusu idi. Ama deniz özlemi, ama toprakları, o insanları hissetmek ile, bu imgeler tarafına doğru pekalâ geçiyordu ve zaten bunun da hali isminden belliydi.

Gelelim, ‘Tutku’ya. Aslında beni var eden tek şey, tutku. Kendimle ilgili bir hesaplaşmayı, bunu gün yüzüne çıkarabilmeyi seçtiğim için, bu durumun etkin olduğu bir ana babanın çocuğu olduğum için böyle düşünüyorum. Bizleri hayatta var eden şeyin bir sistemler yumağı olduğunu düşünmüyorum. Biz, bir sistem ülkesinde yaşamıyoruz. Biz, bütün buralara geldiysek, bir tutku peşinde koştuğumuz için geldik. Bunların içinde tabii ki aşk vardır ama, bir varolma biçimi olarak tutkunun gücünü koymaya, o içerideki kıpırtıları, fırtınaları resmetmeye çalışıyorum. Bunun imgeleşmiş halini yapmaya çalışırken, tutkudan başka bir kelime de bulamadığımı düşünüyorum.

.

Tutkuyu gönüllü bir ‘çile’, bir rıza durumu, fedakârca bir varoluş tercihi olarak düşünürsek, resimlerinizin gerek sizden gerek izleyiciden talep ettiği bir emek ve zaman var. Bu yönüyle bunlar pasif değil, reaktif imgeler. Bunları birer görsel, duygusal ‘dilimlere’ de benzetir oldum. Hazmedilebilmesi, tadına varılabilmesi için çok ince kıyılmış, şeffaf varoluş dilimleri bunlar. Hani neredeyse birer ‘pastırma’ dilimi gibi. Kendisinin oluşum ve bölüşüm tarihini zaten biliyoruz. Dolayısıyla işlerinizde de bu soyutlukla birlikte ilginç bir ‘etçillik’, tat, koku ve kişisellik, buna yaklaşıyor. Bu resimlerin çok uzun bir zamanı, ömrü, tarihi yüklenirken, an dilimlerini de referans edindiğini düşünüyorum. Dilim ve bütün ilişkisine ne diyorsunuz?

Pastırma benzetmesi benim için müthiş oldu. Çünkü birkaç çeşidi olduğunu biliyoruz. Diyelim ki, Orta Asya’dan buraya gelen insanların ‘bastırarak’ yapmış oldukları bir şey bu. Ama, hepimiz biliyoruz ki bu, göçer bir sistemin yaratmış olduğu bir yemek cinsi ve, bugün, artık bizim ‘pastırma’ dediğimiz yemekten örnek verirsek, bu bir göçerlik değil, artık yerleşiklik barındırıyor. Bir dönem sonrasını düşünmek ve ona hazırlık yapmak geçiyor işin içinden…

İkincisi, var olan bir şeye hükmetmek ve ona şekil değiştirtmek ile geçiyor. Üçüncüsü, bunu bir ritüel olarak kabul ediyoruz. Bunlar bana göre daima, pastırma da, lakerda da, hayata hazırlık da, ritüeller içeriyor ve bunlarda geleceğe yönelik bir ümit etme durumu var. Nedir bu ümit etme? Siz bugün bir hazırlık yapıyorsunuz… Bunu ancak altı, yedi ay sonrasına yemek veya kullanmak üzerine oluyor bu. Tamamıyla, insanların çok eskiden yaptığı, daha sakin olan ve bugünün hızlı yaşamıyla çelişen bir ürün anlayışı bu.

Bunun için bugün yerleşik toplum olmak gerekiyor. Çünkü artık insanlar, altı ay sonrasına bile bilet alamıyor, neler olacağını bilmiyor. En azından ben öyleyim biletimi alırken ama, yine de lakerdamı bir sene sonrasına kuruyorum.

Bunun gibi, gelelim, bu tutku sergisindeki duruma: Bu sergide, çok zaman öncesine giden bir biriktirme söz konusu elbette. Peki ne kadar önceye, ‘Eksik’ ile ciddi anlamda eş zamanlı, veya ‘Ütopya’ yapılırken belki, odanın başka tarafında ‘Tutku’ya dair dokunuşlar var mıydı ? Tabii ki vardı!

Geçenlerde bir arkadaşa anlatıyordum. Aya İrini’de, 2015’te Tigran Hamasyan’ın konserine gittiğimde, ben o konserde kendimi kaybetmişim. Tamamıyla, ‘Passion’ ile ilgili olarak kafama notlar almışım. Evde de böyle. Ben bu tutku ile yaşıyorum. Bu tutkuyu nasıl yapar, renklerle nasıl buluştururum meselesini, sürekli kafamda taşıyorum. Hangi resmin çıkacağını bilmiyorum ama, hangi öğeleri kullanarak kafamda kavramlar oluşturduğumu ve o yolculuğa, nerelere gittiğimi bilerek, yaptığım resimden ‘içeri giriyorum’. Gittikten sonra o fırçalar, kazımalar veya spatula hareketlerinin beni nereye götüreceğini zaten bilmiyorum.

Gelelim çile bacağına ki, yakın çevremizdeki herkesin yaşadığı bir çile faktörü vardır. Ben burada, bu kavram içinde çileyi, ‘Reddettiklerimiz yüzünden cezalandırılıyoruz,’u manifestomda yazarken, belki de egemenlerin bize dayattığı tekdüzeliği reddederek, herhangi biri olmayı reddederek aslında biz bir anlamda bu cezayı kabul etmiş oluyoruz. Belki de o sayede biz, bunları reddettiğimiz için başta maddî bazı, yaşamsal, konformist yaklaşımlardan uzak kalabiliyor olabiliriz.

.

Yani özgürlüğümüzün anahtarı, çektiğimiz çilenin değerinde… mi?

Evet. Evet, siz bugün Evrim Bey olarak, bazı reddettikleriniz ile varsınız, ama bunlarla var olurken de, görece ‘pragmatik’ bir yaklaşım ile, bu ‘Niye böyle yapıyor ki?’ye de gidebilir. Ama, siz ‘o’sunuz. Ben de buyum. Biz bu çileyi kendi içimize isteyerek alıyor ve yaşıyoruz. Ne için? O uçurtmayı havada dik tutmakla ilgili bu. Peki o uçurtmayı havada tutan bulut mu? Hayır! O uçurtma rüzgâra karşı tepkisi ile havada. Bu da kendiliğinden olmuyor. Uçurtma da, reddettiği sürece havada kalıyor. İşte bizler, bunu reddettiğimiz sürece biz oluyor ve bunun için de çileyi baştan kabullenmiş oluyoruz.

Peki bir sergi açıyor ve paylaşıyorsunuz. Bu, bölüştükçe azalan bir çile mi?

Bu, bölüştükçe hem artan hem de azalan bir şey. Nasıl azalıyor? Aynı duyguları yaşayan biriyle beraber iseniz, bunu azaltabiliyorsunuz. Ama o azaltma oradan almış olduğunuz başka tepkiler ile çoğalıyor da tabii. Ben emimin, bu sergiden sonra bu çile oranı, aldığım reaksiyonlar ile aklıma gelmeyecek birtakım faktörleri de yanında getirecek. Ama tabii ki, bu bir dert paylaşımı gibi. İnsanlar, derdini paylaştıkça rahatladığını düşündükçe, derdini paylaştıkça karşısındakinin de dışavurumuyla o dert çoğalabilir. İnsan sadece derdini anlatmaz. Dert de dinler. Burada da geçerli bu. Siz karşınızdaki insanın çilesini hissettiğinizde onu kendi dağarcığınıza alıyorsunuz. Bu hem artıyor hem azalıyor aslında.

Serginin çağrıştırdığı bir diğer doğal içerik de nar oldu benim için, nar çoğulluğu, kırmızısı, bereketi.

Biliyoruz ki, soyut resimlerde imgeyi öne çıkaran bir tane bile unsur olmaz, ama bana göre, çok ciddi anlamda imge barındırıyor bunlar ama, ben tabii bunları dışa vuramıyorum. Bu budur vb. diyemem. Ama, yüreğimin içindekini, bir başka yürek gözü, eğer buradaki narı gördüyse, ne mutlu bana. Bu sergide babamla çok buluşmam vardır, narın da evimizde çok ciddi biçimde ritüelistik bir sembol olduğunu elbette kabul ediyorum. Biz, yıl başlarında, dostlarımız, komşularımızla, her koşulda babamın dükkânına gider ve orada nar kırardık. Tabii ki onun kendi içinde bereket başta olmak üzere, onca parçayla yer yüzüne dağılması gibi bir sembolizmi var. Yine, annemin yaptığı aşurede de vardı nar. Hepsinin ötesinde, renklerin hayatımız ve duygularımıza egemen olduğunu kabul ettiğimizde, narın, kanla da özdeş biçimde, yürek özlemleri ve acıları ile birlikte hareket ettiğini kabul ediyorum.

Serginizde eserlerinize bazı objeleri de misafir ediyorsunuz…

.

Tutku isminin netleşmesi takriben, en az 10 yıla dayanır. Bunun dışında da, öncesinde de, alt alta yazılmış başka isimler vardır. Bütün bunlar beni bugünkü tutku ile ilgili bir yere götürüyordu. Buradaki objeleri, ben resimlere şöyle çağırdım: Bizi var eden, orada bir aşkı, bir Farinelli filmindeki o mükemmeliyetçiliği, tıpkı Patrick Süskind’in Parfüm/Koku kitabındaki gibi, kendince ideale koşarken, önünde hiçbir şey görmemeyi, elbette bu serginin içine aldım.

Babamı 20 yıl evvel yitirdim, ancak mesleğini icra ederken oluşan o omurga var ya… Oradaki, sergideki bir eserde gördüğünüz bir koyun kırpma makası, babamın kullandığı bir şey değildi, ancak 1983 mü, 1984 yılı mıydı bilemiyorum ama, otostopla gittiğimiz bir Yunanistan seyahatinde bir köyde bana, köylünün kendi hediye etmişti bu makası. Adam bana orada, koyunu nasıl kırpacağını öyle bir anlattı ki… Adam hayatta bunun için var. Oradan geliyorum, yine bir ayakkabıcı törpüsü…

Yani 18’inci yüzyıl Sanayi Devrimi ve insanların köyden şehirlere göçtüğü dönemler, yine bundan önce, o bakır, çanta yapan insanlar… Onlar, kendince ideal çantayı yaparak kendi isimlerinin baş harflerini büyük bir gururla da vuruyordu. Peki bu adama, herhangi bir biçimde ‘know – how’ (bilgi satışı) olabilir miydi ? Hayır çünkü o bir ‘usta’ydı. Bu adam yine, o işini en olması gerektiği gibi yapıyordu ve aynısı, bakır döven adam için de geçerli idi.

Ben, hayatta bu işi yaparak, düzgün yaparak dik duran insanları bu sergiye almaya çalıştım. Bunları birer var olma biçimi olarak aldım. Hani Foucault’nun dediği, “Bir yerde herkes birbirine benziyor ise, orada kimse yok demektir,” kavramını getirecek olursanız ve bu insanları herhangi bir insan haline getirirseniz, tutkularını da alırsınız ve onlar birer robota dönüşür. Ben, o mükemmeliyetçi insanları temsil edebilmesi için bu objeleri aldım.

Yine, Tarkovski diyor ki; “İnsan 16’sında tüm dünyayı değiştireceğine inanır, 20’sinde bu işin olamayacağını anlar, 25’inde dünyanın onu değiştirdiğini kabul eder ve o noktadan sonra zaten ölür. 75’inde de gömülür.” Peki o aradaki 50 yıla ne oldu? O kitleler oldu. Son 100 senede, 1 milyar olan dünya nüfusu, 7 – 8 milyara yaklaştı, peki ne yapıldı? Sadece ‘üretin’ denildi belli bir dönem ve şimdi de sadece ‘tüketin’ deniliyor. Başka da bir şey denilmiyor. Yani, bizim içimizden, bu halk kitlelerinin elinden bu tutkuları çıkarırsanız, bu halkı istediğiniz gibi yönetir, günceller, her şeyi yapar ve hepsinin de hayatını kendilerine kiralarsınız.

Türkiye’de soyutlamadan halen çekiniliyor mu? Üstelik Anadolu gibi, soyutlamanın, sembolizmin adeta ana vatanı sayılan bir yerde niye soyut resimlerin karşısına geçtiğimizde adeta bir turistle karşılaşmış gibi hissediyor ve dilini kem küm ile sökmeye çalışıyoruz?

Ben de zamanında gördüğünü resmederken, bana ne oldu da artık gördüğümü değil, var olmayanı resmetmeye başladım? Tabii ki Dadaistlerin, tabii ki Kübistlerin etkisi altında kalmışımdır. En basit tabiriyle var olanın diğer tarafını da görmek gibi bir manifesto ile hareket ettiğimiz zaman, bunun bir sonraki adımı da, zaten soyut resim oluyor. Peki soyut resim bize bir şey gösteriyor mu? Tabii ki, görmek isteyene her şeyi gösteriyor ama, sizden bir şey bekliyor. Var olmayanı resmettiğimiz bu sistem içinde, gördüğümüzü değil, görünmeyeni düşünmeye davet ediyor.

Yani bu bir düşünce davetidir aslında. Tabii ki Anadolu gibi, sembolizmin bu kadar kuvvetli olduğu yerlerde, manzara imgesinin çözümlenişindeki kolaycılık, zaten kişiye sunulan ile tatmin olmasını istemekten öte başka bir şey değil. Halbuki, soyut resim insanları düşünmeye sevk ediyor.

Hani o Matrix filmi sahnesini anımsarsınız; Neo karakteri gözlerinin acıdığından yakınır ve ona ‘ilk kez gördüğü, gözlerini kullandığı’ söylenir. Yani bunun gibi, yazılı olanın, üretilmiş olanın başka bir yönü de olabilir mi diye kaç kişi bakmaktadır bugün, olana, bitene? Bir de böyle bakmak lâzım bu konuya. İnsanlar, bazı gerçeklerle karşılaşmak da istemiyor olabilirler. Sabırsız da olabilirler. Bu topluma kötü haber vermeyeceksin zaten. Hep güzel şeyler, iyi diziler olsun istiyor. Hatta, ‘güzel sanatlar’… Ne demek bu ? Onlarda o da yok ve kendi içinde plastik, kozmetik cerrahi de hep ‘güzel’e doğru gidiyor. Bana kalırsa, böyle bir yüzleşme eksikliği ile hareket eden bir kavram bu.

Bilgi: http://www.millireasuranssanatgalerisi.com/

YAZARIN DİĞER YAZILARI