Aydın Selcen
Aydın Selcen

Ateş çemberinde, fay hattında Türkiye

Pazar, 19 Mayıs, 2019
TSK’nin Suriye’den eğer günün birinde çekilecekse, en son çıkacağı yerin, topografik ve demografik özellikleri nedeniyle, Afrin olacağını öngörürüm. Dolayısıyla, YPG’nin Afrin’e karşılık Fırat’ın doğusunda ortak konuşlanma önerisi havada kalıyor. Bir de NATO içinden (?) bir üçüncü gücün oluşturulacak “güvenli bölgeye” yerleştirilmesi iddiası dolaşıyor ki, hiç olası gözükmüyor.

Ülkemizi, dükkânı kapatıp “yeni yerimizde yakında hizmetinizdeyiz” diyerek, taşımak olanağımız yok. Hem küresel çatışma, rekabet fay hatlarından birinin üzerinde oturuyoruz hem yakın çevremiz, Suriye, Irak, İran, çoğu zamanki gibi ateş çemberi. Hem ulus ve devlet olarak yönümüzü, yönelimimizi şaşırmamamız hem ulusal güvenliğimizi gündelik olarak sağlama alacak akılcı taktiksel adımları sürekli güncelleyerek atmamız zorunlu. Ulus ve devlet olmak özelliğimizi yitirmeden, çözülerek toplumdan toplama dönüşmeden, devleti enkaza çevirmeden.

Kaynak: Dr. Mohamad Reza Hafeznia – www.irangeopol.com

Bu genel jeostratejik arkaplan önünde söz konusu üç komşumuzla ilgili son gelişmeleri anlamlandırmaya çalışalım. Dilerseniz, Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi*’nin haziranda gerçekleşmesi beklenirken herhalde erkene alınması uygun görülen Ankara ziyaretiyle başlayalım. Yenilik yok, “bıkkınlık veren ezberlerden” söz etmiştim, aynen devam.

Irak deyince üç anahtar sözcük dolaşıma sokulur: Güvenlik, yeniden imar, insani yardım. Nitekim, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da son Irak ziyaretinde Irak’a, hele şu içinde boğulduğumuz ekonomik bunalım ortamında, beş milyar ABD Doları tutarında katkı sözümüze sadık olduğumuzu yinelemişti. “Güvenlik” deyince 1990’lı yılların başında PKK’nin Kandil’e iyice yerleşmesinden itibaren Bağdat’la o konuda işbirliği arayışı anlaşılır. Hükümetler askere döner, asker çatık kaşla bakar, hariciye protokol üzerinde çalışır, ziyaret vesilesiyle protokol imzalanır vs. Bu defa da o cenahta bir farklılık yok.

Oysa, ABD’nin yine 1990’ların başındaki ilk müdahalesinden bu yana PKK’nin yuvalandığı yerlerin KDP denetimindeki alanda olduğu, Kandil dağ silsilesinin KDP ve KYB taraflarından girişlerinin yanı sıra, İran tarafıyla da bağlantılı bulunduğu, buraların hiç birinde Bağdat’ın esamisi okunmadığı gibi, esasen Irak’ın Türkiye’ye böyle bir ikram yapmakta hiçbir çıkarının bulunmadığını da herkes bilir. Ayrıca konunun yerli ve milli Kürt Meselesi boyutu da vardır. Söz oraya gelecek olsa, asker çakmak bakışlarla “sivil tarafın işidir” der, susar, velhasıl ite-dürte bu diplomatik ortaoyunu devam eder, gider.

Irak’ın “yeniden imarına katkı” demek de, “bize inşaat ihalelerinden, özellikle ballı altyapı ihalelerinden aslan payını verin, serde komşuluk hakkı var” demektir. “İnsani yardım” ise, elde kalan ne kadar gıda ürünü varsa, Irak’a ihraç etmek demek. Sonra bu ihaleler “yatırım”, gıda ürünü taşıyan kamyonlar da, “insani yardım konvoyu” olarak anlatılır. Bağdat ziyaretlerinde İmam Azam ve Abdülkadir Geylani türbelerinde Fatiha da okudun muydu, resim tamam olur. Ve tabii, haşa dış kapının dış mandalı Kürtler yerine “soydaş” Türkmenlerle fotoğraf verilmesi ihmal edilmeden.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Irak Başbakanı Abdülmehdi’yi 15 Mayıs’taki kabulü

Şimdi dönelim diğer komşumuz Suriye’nin “donmuş çatışma” ortamına. Donukluk Idlip’te eriyor. “Idlip” dediğimiz yerin yüzölçümü, Bab ile Afrin ceplerinin toplamı kadar. Ülkemizde sayılarının 3.8 milyon olduğu tahmin edilen Suriyeli sivil varken, Idlip’te de üç milyon civarında sivilin yerleşik bulunduğu varsayılıyor. Bu insanlar, Suriye’nin çeşitli çatışma alanlarından 2011’den bu yana oraya sığınmış Esat muhalifleri ve Esat’la uzlaşma eğilimleri yok gibi.

Ankara ne zaman ki S-400 alımından cayar gibi oldu, Moskova Idlip’in güney yarısını havadan ve yerden bombardımana başlayarak Suriye ordusunun ileri harekatının önünü açtı. Hatta kimilerinin iddiasına göre, Afrin’in güneyinde Deniz Piyade Yüzbaşı Celalettin Özdemir Rusların “dost ateşiyle” şehit oldu, Milli Savunma Bakanı Akar’ın “beklenmedik” çıkışı da bu elim vakadan kaynaklandı. Harekatın başına da Kaplan Kuvvetleri’nin komutanı Putin’in gözdesi Süheyl Hasan’ın geçtiği belirtiliyor.

Aşağıdaki haritadan da görebileceğiniz üzere, Hmeymim Üssü’nü güvenceye almak adına önce 2011’den bu yana muhaliflerin elinde olan Qalaat Al Mudiq ve topografik önemi olan Tel Osman yükseltisi alındı. Harekatın kapsamının, yeni sınırın doğu-batı hattında Halep-Lazkiye karayolu olacak ve kuzey-güney hattında da Halep-Hama karayoluna kalıcı işlerlik kazandıracak biçimde ilerleyeceği görülüyor. Bu durum aynı zamanda, Han Şeyhun, Cisr el Şugur, Maarat el Numan, Ariha ve Sarakip nüfus merkezlerinin kuvvetle muhtemelen yakın vadede yani yaz aylarında el değiştireceği anlamına da geliyor.

Kaynak: Dr. Fabrice Balanche – www.washingtoninstitute.org

Böylece Türkiye’nin denetiminde Idlip yerleşim birimi ve yakınındaki Taftanaz Hava Üssü kalacak. Bölgede yerleşik üç milyon sivilin kayda değer bölümü, bu kuzey yarıya, daha önceki alanın yarısına ve o tek yerleşim birimine, sırtları Türkiye sınırındaki duvara yaslanarak yığılmış olacak. Gazze’nin yüzölçümü 365 kilometrekare ve nüfusu iki milyona yakın. Yani buranın oradan aşağı kalır yanı değil fazlası olacak. Tek geçim kaynakları da Cilvegözü’nün Suriye tarafı Bab el Hava kapısından alacakları haraçtan ibaret kalacak. Üstelik sivil nüfusun içinde elli bin civarında muharip var. Bunların kabaca beşte üçü El Kaide uzantısı Heyet Tahrir Şam (HTŞ) mensubu. Üç bin kadar da Cisr el Şugur’da yuvalanmış silahlı Uygur bulunuyor.

İşte son telefon görüşmelerinde Erdoğan’ın Putin’e “Esat işbirliğimizi sabote ediyor” yakınması; Çavuşoğlu’nun Idlip’te kalıcı ateşkes öngören “Soçi Mutabakatı” ve “Astana ruhu” hatırlatması; Akar’ın yukarıda değindiğim protestosu bu vahim gelişmelerden kaynaklanıyor. Ateşkesi kalıcı sanan Türkiye’ye karşılık Putin’in Idlip için bir “ağır çekilmiş Rakka senaryosu” öngördüğü de ortaya çıkıyor. Idlip’le karşılaştırıldığında S-400 satışının Putin’in yemek listesinin sonunda olduğu da anlaşılıyor.

Fırat’ın doğusuna tek yanlı askeri müdahale tutkusunda ise ayaklar nihayet suya erer gibi. Sanki en başından beri, en akla yatkın çıkış yolu olduğunu ileri sürdüğüm, bir “melez çözüm” üzerinde ve oldukça alçakgönüllü ama gerçekçi bir zeminde ABD-SDG-TSK üçgeninde uzlaşı zeminine yaklaşılıyor. Buna göre öyle 30 km. filan değil çok daha sığ bir derinlikte ve münhasıran Arap nüfuslu mini-ceplerde, ABD güçleriyle eşgüdümlü olmak kaydıyla noktasal TSK konuşlanmalarına cevaz verileceğe benzer. YPG’nin olası tepkisinin önü de Öcalan’la görüşme kanallarının açılmasıyla alınmaya çalışılıyor sanırım.

Buna karşılık, TSK’nin Suriye’den eğer günün birinde çekilecekse, en son çıkacağı yerin, topografik ve demografik özellikleri nedeniyle, Afrin olacağını öngörürüm. Dolayısıyla, YPG’nin Afrin’e karşılık Fırat’ın doğusunda ortak konuşlanma önerisi havada kalıyor. Bir de NATO içinden (?) bir üçüncü gücün oluşturulacak “güvenli bölgeye” yerleştirilmesi iddiası dolaşıyor ki, hiç olası gözükmüyor. Zaten Ankara, “Kürt Meselesi” olarak adlandırdığı dosyanın uluslararasılaşmasına öteden beri karşı çıkar ama içeride de ulusal barışçıl çözümü bir türlü yapılandıramaz.

Tüm bunlar olurken, Rusya ile ABD’nin güvenlik, istihbarat, terörle mücadele ve Suriye’de nihai siyasal çözüm konularında doğrudan ikili müzakereye başlamış olmaları hem iyi hem kötü haber. İyi, çünkü ikisi arasında anlaşırsa, arada sıkışmaktan kurtuluruz. Kötü, çünkü bizim oturmadığımız masada, bizim de ulusal çıkarlarımız görüşülüp, karara bağlanıyor olacak. İşte, diplomaside poz kesmek ile tutum almak arasındaki; gider yapmak, racon kesmek, posta koymak ile tepki göstermek arasındaki farkları, nüansları da belki deneye-yanıla, düşe-kalka öğreniyoruzdur diye umuyorum.

Tüm okurlarımın 19 Mayıs Bayramı’nı kutlarım: Her Şey Çok Güzel Olacak.

*Değerli büyüğüm Cengiz Çandar, Adil Abdülmehdi ile ta 1970’lerde Lübnan yıllarında başlayan dostluğunu “Mezopotamya Ekspresi” kitabında anlatır. Aciz bendeniz de 2000’li yılların başında Bağdat’taki tanışmamızı yeni çıkan “Gözden Irakta” kitabımda aktardım.


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI