Abdullah Aysu: Tarımda dünya kapitalizminin denek noktasıyız

Pazar, 19 Mayıs, 2019
Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu’ya göre büyük şirketler tarım ve gıdayı kontrollerine aldı ve şimdi de yönetimi ele geçirmek istiyor. Şimdilik ertelenen ama iktidar tarafından sonbaharda tekrar gündeme getirilmesi beklenen Tarımda Milli Birlik Projesi’nin Tarım ve Orman Bakanlığı’nın dolaylı olarak özelleştirilmesi ve şirketlerin kontrolüne geçirilmesi anlamına geldiğini söyleyen Aysu’ya göre, üretici ve tüketici için tek çare, aracıların ortadan kalktığı üretici ve tüketici kooperatiflerinin yaygınlaşması. Aysu, kooperatifleşmenin dalga dalga yayıldığını da aktarıyor.

Soğan fiyatının 10 liraya kadar dayanmasının uzun bir hikâyesi var aslında. Bu hikâyenin içinde tarım girdilerindeki dışa bağımlılık, hükümetin tarım politikası, çiftçiye damla damla verilen desteğin de kesilmesi, tarladan markete uzanan yolculukta araya dört-beş farklı aracının girmesi ve her aracının fiyat artırması, her noktada devletin vergi koyması “Soğan Bey”in hikâyesinin özeti.

Geçtiğimiz hafta, 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü’ydü. Cumhurbaşkanı başta olmak üzere yöneticiler çiftçilerin gününü kutlarken, çiftçiler daha şimdiden hasat zamanında nasıl bir tabloyla karşı karşıya kalacaklarını kara kara düşünüyor. Zarardan ve iflastan dolayı yüz binlerce insanın çiftçiliği terk edip şehirlerin kenar semtlerine yığılması veya kendi topraklarında şirketlerin sözleşmeli işçisi haline gelmesi sadece çiftçinin değil, şehirdeki tüketicinin de hayatını doğrudan etkiliyor.

Hayatın hemen her alanına “millilik” bayrağı dikerek esas sorunu örtmeyi başaran iktidar, geçtiğimiz aylarda Tarımda Milli Birlik Projesi’ni de gündeme getirdi. Peki bu proje neyin nesiydi? Neden ötelendi? İktidarın ve şirketlerin egemenliği altında ezilen üretici ve tüketici için başka bir yol mümkün mü? Borç batağına sokulmuş muhalefet belediyelerinin yapabileceği bir şey var mı?

Dersim’deki bir üretici kooperatifinin geliştirilmesi için çıktığı yolda yakaladığımız Çiftçi-Sen Genel Başkanı, yazar, aktivist, çiftçi Abdullah Aysu’yla konuştuk…

 

Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu

14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü dolayısıyla Tayyip Erdoğan “Toprağın, suyun, havanın, tabiatın dostu çiftçi kardeşlerimizin 14 Mayıs #DünyaÇiftçilerGünü kutlu olsun” diyerek tek cümlelik bir tweet attı. Bununla beraber hükümetin üzerinde çalıştığı “Tarımda Milli Birlik Projesi” projesine çok sayıda çiftçi örgütü “Tarım ve Orman Bakanlığı özelleştiriliyor” diyerek sert tepki gösterdi. İktidar önümüzdeki dönem için nasıl bir tarım ve çiftçi politikası hazırlıyor?

Küçük çiftçi dünya genelinde tarım yapanların yüzde 85-90’ını oluşturuyor. Fakat kapitalizmin epey önceden başlattığı bir projenin hedefi olarak küçük çiftçi ortadan kaldırılmak ve tarımda şirket egemenliği kurulmak isteniyor. Tarımda şirketlerin varoluşu ise küçük çiftçinin yok oluşuna göbekten bağlı. Kabul etmeliyiz ki AKP küçük çiftçiyi bitirmede, tarımı ve gıdayı serbest piyasaya açma projesinde başarılı. Üstelik bunu yaparken çiftçiden yanaymış, onu koruyormuş görüntüsü vermekte de başarılı.

“Tarımda Milli Birlik” Projesi de bunun bir parçası mı?

Tabii. AKP’nin politikası sayesinde bugüne kadar şirketler tarım ve gıdayı kontrol altına almayı başardı. Türkiye tarımda dünya kapitalizminin denek noktası aslında. Tarımda Milli Birlik Projesi de bu deneylerden biridir. Tarım veya çiftçilikle ilgili kapitalist deneyler genelde ya Meksika’da veya Türkiye’de uygulanıyor. Bu deneyler şirketler açısından başarılı sonuçlar verdiğinde, diğer az gelişmiş ülkelerin tarımına da uygulanmaya başlanıyor. Şirketler tarım ve gıdayı kontrol ettiler ama artık Tarım ve Orman Bakanlığı’nı, yönetimin tamamını ele geçirmek istiyorlar. Tarımda Milli Birlik Projesi, aslında Tarım ve Orman Bakanlığı’nın özelleştirilmesi projesidir. Bu proje üç unsurdan oluşuyor. Semerat Holding, Milli Birlik Kooperatifi ve üreticiler. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın bütün kurumları, genel müdürlükleri Milli Birlik Kooperatifi (MBK) çatısı altında birleştirilmek isteniyor. Projenin yüzde 50’sinin sahibi olacak Semerat Holding, Ülker, Eti, Sütaş, Pınar, Migros dâhil pek çok şirkete ait. Projenin geri kalan yarısında yüzde 35’inin Milli Birlik Kooperatifi’nde, yüzde 15’inin de tarımsal Kamu İktisadi Teşekkülleri’nde (KİT) olması öngörülüyor.

Hangi KİT’ler var listede?

Mesela Çaykur, Türk Şeker, Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO).

ÇİFTÇİ KENDİ TOPRAĞINDA ŞİRKETLERİN KÖLESİ YAPILMAK İSTENİYOR

Peki Tarımda Milli Birlik Projesi başladı mı?

Proje için önce bir sunum hazırlandı ve bu cumhurbaşkanına sunuldu. Fakat Türkiye tarım ve gıdasını yok etmeye yönelik, şirketler lehine olan bu projeyi seçim sürecinde savunamayacakları için eylül ayına ötelediler. Sonbaharda bunu tekrar gündeme getirip tartışacaklar. Tarımda üretimden pazara kadarki süreç tamamen şirketlere devredilmek isteniyor.

Bu projede çiftçilere biçilen rol ne?

Çiftçilere Milli Birlik Kooperatifi ve holdinge sözleşmeli üreticilik yapma rolü veriliyor.

Yani çiftçi kendi toprağının sahibi değil işçisi mi olacak?

Keşke işçi olsa! Bu projeyle insanlar kendi toprağında kölelik koşullarında, sözleşmeli çiftçi olacak! Çünkü MBK ile Semerat Holding’in belirleyeceği bir fiyatlandırma ve üretim tarzı çiftçiye dayatılacak.

Şirketlerin argümanlarından biri, küçük çiftçi üretimindeki verimlilik oranı. Şirketlerin yaptığı üretimde verimliliğin çok daha fazla olduğu iddiası doğru mu? Tarımın, gıda üretiminin şirketlerin eline geçmesi verimlilik açısından ne tür sonuçlar doğurur?

Birleşmiş Milletler’in bin değişik alanda ve elli küsur ülkede, beş yıl süreyle yaptığı araştırma 4 bin 600 sayfalık raporla açıklandı. Bu rapora göre küçük aile çiftçiliğinde bazı ürünlerde şirket üretimlerine göre yüzde 50, hatta yüzde 70’e varan farkla verimlilik elde ediliyor. BM o yüzden 2014’ü Aile Çiftçiliği Yılı ilan etti. Bununla beraber BM, açlık ve kıtlığa karşı 2028 yılına kadar “küçük çiftçilikle sıfır açlık” projesini önüne koydu. Bizde ise bunun tam tersine, adım adım tasfiyeye doğru gidilerek, küçük çiftçiye öncülük ve önderlik yapması gereken Tarım ve Orman Bakanlığı da adı konulmamış bir biçimde özelleştirilmek isteniyor. Bakın, orman kamunundur. Fakat Orman Genel Müdürlüğü’nü tutup da dolaylı olarak holdinge bağlarsanız, ormanı özelleştirmiş oluyorsunuz. Su İşleri hakeza. Çaykur, TMO gibi mevcut varlıklara da göz dikiliyor ve bunlar üstü kapalı, dolaylı yollardan özelleştiriliyor.

ÜRETİCİ SOĞANIN KİLOSUNU 35 KURUŞA SATIYOR, TÜKETİCİ 10 LİRAYA ALIYOR!

Özellikle kış aylarında soğan, patlıcan fiyatlarındaki fahiş artış gündemin en önemli konularından biriydi. Hatta bazı soğan depoları polis tarafından basılıyor, hükümet çeşitli komplo teorilerinden, lobilerden bahsediyordu. Sebzelerdeki fahiş fiyat artışları üretim-arz eksikliğinden mi, dışa bağımlılıktan mı, genel ekonomik krizden mi, yoksa iktidarın iddiasıyla “Türkiye düşmanı lobilerden mi” kaynaklanıyor?

Bir kere üretim girdilerindeki dışa bağımlılık temel nedenlerden biri. Mazotta yüzde 100, sera tohumculuğunda yüzde 40, gübre ve ilaçta yüzde 90 dışa bağımlıyız. Bunların hepsi dövizle alınıyor. Döviz kurlarında biraz artış olduğunda bunların fiyatları da fırlıyor. Ayrıca bu girdilerin fiyatlarını da tek başına şirketler belirliyor. Buna karşı piyasayı düzenleyecek herhangi bir kurum yok. O yüzden üretim girdilerinin fiyatları sürekli artıyor. Gübre fiyatları 2018’de yüzde 114’e, tarım ilaçları yüzde 80’lere kadar yükseldi. Üretim girdilerinin fiyatı yükselince maliyet artıyor, haliyle ürün fiyatı da artıyor. Bir diğer unsur ise üreticiyle tüketici arasında çok fazla aracının olmasıdır. Bir ürünü tarladan alıp markete götürene kadar beş-altı değişik yere uğruyor.

Nerelere uğruyor?

Tüccar, ürünü tarladan alıp en yakınındaki hale götürüyor. Haldeki komisyoncu ürünü alıp nakliyatçıya veriyor. Nakliyatçıdan da ürün hangi ilin pazarında satılacaksa, oranın haline gidiyor. Oradaki komisyoncudan da manava gidiyor ve tüketiciye ulaşıyor. Bu aracıların hepsi de fiyat artırıyor ve ara duraklarda da devlet vergi koyuyor, belediye de hallerden rüsum payı alıyor. Bu sene Ankara-Polatlı’daki kuru soğanın çiftçiden çıkış fiyatı en fazla 35-40 kuruş civarındaydı. Ama bizim bunu marketlerden 5, 6, hatta 10 liraya kadar fiyatla satın aldığımız oldu. Devlet “serbest piyasaya müdahale etmiyoruz” diyor ve bu fiyatları kontrol edecek bir kurum da yok.

KOOPERATİFLER SAYESİNDE ARACILAR ORTADAN KALKINCA ÇİFTÇİ DE TÜKETİCİ DE KAZANIR

Gazeteci İrfan Aktan Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu ile çiftçilerin sorunlarını konuştu

Peki üreticiyle tüketici arasında doğrudan bir ilişki ağı örmenin yolu yok mu?

Var ve bu yol bir çok yerde de uç vermeye başladı. Kırlarda üretim kooperatifleri kuruluyor ve ürünler şehirlerdeki tüketim kooperatiflerine, aracısız bir biçimde ulaştırılıyor. Şu anda İstanbul’da 25 tüketim kooperatifi var mesela. Aracı ortadan kalktığı için üretici kâr sağlayabiliyor, tüketici de daha ucuza ve daha sağlıklı ürün alabiliyor.

Neden daha sağlıklı?

Çünkü üretim kooperatiflerinin ürünlerini tüketici kooperatiflerine satabilmesi için katılımcı sertifikası alması gerekiyor. Üretici, kimyasal kullanmamayı taahhüt ediyor. Fakat az önce konuştuğumuz ve aracıların devreye girdiği üretim aşamasında ürünler kimyasala boğuluyor.

Rusya’dan geri dönen sebzeler gibi mi?

Rusya’dan dönen sebzelerde kalıntı oranı yüksek. Ayrıca son dönemde geri gönderilen domatesin üzerinde zararlı böceğin yumurtaları vardı ve Rusya bunun kendi ülkesinde yayılmasını istemiyordu.

Geri gönderilenleri biz mi yiyoruz?

Normalde kalıntılı olduğu için iade edilen ürünlerin imha edilmesi lazım. Ama bugüne kadar ne buna dair bir tutanak ne imha edildiğine dair bir görüntü ne de bu kaygıları giderici bir açıklama gördük.

Üretici kooperatifine dâhil olan çiftçi, katılımcı sertifikasını kimden alıyor?

Üreticiyle tüketici bir araya gelip karşılıklı akit yapıyor. Sen üretimi şöyle yaparsan ben de alırım diyor tüketici kooperatifi. Bunun denetimi de, belli aralıklarla ürünlerin laboratuvarlarda kontrol edilmesiyle yapılıyor. Ayrıca üreticiler birbirleriyle müteselsil kefil yapılarak otokontrol sağlanıyor. Birinin ürünü sıkıntılı çıkınca hepsi sorumlu hale getiriliyor. Bir de her ürünle ilgili nasıl üretildiği, nasıl hasat edildiği, hangi koşullarda kurutulduğu bilgileri alınıyor. Bu arada biz çiftçi sendikaları olarak araya girip bazı ürünlerin kontrollerini, denetimini yapıyoruz. Tabii başka kriterler de var: Çocuk işçi çalıştırmayacaksın, kadın işçilere hakkını vereceksin mesela.

31 MART İTİBARİYLE TARIMIN YOK OLUŞUNDAN BELEDİYELER DE SORUMLU OLACAK

Aysu: 2003’ten 2017’ye kadar 700 bin aile çiftçiliği terk etti

Köyde yaşıyoruz ve küçük bir arazimiz var. Bu araziyi ekip biçerek geçinmek istiyoruz. Bunun için ne yapmalıyız?

Eğer tek başınıza değil de birkaç küçük üreticiyseniz, öncelikle bir üretim kooperatifi kuracak ve ürünleri oradan tüketim kooperatifine vereceksiniz. Fakat tek başınızaysanız, bir tüketim kooperatifine başvuracaksınız. Onlar size birer ürün formu yollayacak. Üretiminiz onların kriterine uyuyorsa, ürünlerinizi satın alacaklar. Ürününüzü satın alırken de, aracılar olmadığı için, süpermarket fiyatlarına yakın bir fiyat verecek size. Böylece hem siz kazanacaksınız hem de tüketici süpermarket fiyatlarından daha ucuz ve besin değeri açısından çok daha zengin, sağlıklı ürün tüketecek.

31 Mart’tan sonra başta HDP olmak üzere muhalefetin kazandığı belediyelerin çoğunun batık durumda olduğu kendilerinin açıkladığı verilerle ortaya çıkıyor. Belediyelerin bu zorlu koşullara rağmen tarımda üretici ve tüketici lehine yapabileceği bir şey var mı?

Bir kere Büyükşehir Yasası’nın 7/e maddesine göre belediyeler tarım ve hayvancılığı geliştirmekle yükümlüdür. 31 Mart itibariyle, tarımın yok oluşunda tek başına merkezi iktidar değil belediyeler de sorumlu olacaktır. Oysa muhalefet belediyeleri il-ilçe müdürlükleri kurarak tarımı geliştirebilir.

PARASI OLMAYAN BELEDİYELER ÖNCÜLÜK YAPABİLİR, ÜRETİCİYE ALAN AÇABİLİR

Geniş bir tarım arazisine sahip ama yaz mevsimi çok kısa süren Yüksekova’da belediyeyi devralan HDP’li eş başkan İrfan Sarı, kayyımın bıraktığı borç batağını işaret ederek “duvara çivi çakacak durumda değiliz” diyor. Yüksekovalılar yetiştirdikleri tarım ürünlerini sonbahara doğru tüketiyor ve uzun kış boyunca marketlerden alışveriş yapmak zorunda kalıyor. Üstelik de halkın çoğunluğu açlık sınırının altında. Belediye ve halk bu durumda ne yapabilir?

Bir: Belediye, halkın kendi ürünlerini kışın da tüketebilmesini sağlayacak saklama yöntemleri konusunda eğiticilik-öncülük desteği verebilir. İki: Belediyenin parası yoktur ama halkın elde ettiği ürünlerin fazlasını pazarlayabilmesi ve bundan elde edeceği parayla diğer ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için açık veya kapalı satış alanları tahsis edebilir. Üç: Kooperatif kurdurarak sağlıklı ürün yetiştirilmesini sağlayabilir, örgütlü bir toplum yaratabilir. Mera alanlarını, gezen-özgür hayvancılık için kullandırabilir. Belediye, söz gelimi Çifti-Sen’den eğitim desteği alabilir. Çiftçi-Sen oraya gider, bilgisini-bulgusunu aktarır ve uygulamada ön açıcılık yapar. Dışarıdan ilaç almak yerine el yapımı tarım ilacı yapılma yöntemlerini öğretir. Birçok demokratik kitle örgütü de bu konularda destek verir. Yüksekova Belediyesi’nin parası olmayabilir ama bölgede daha iyi durumdaki belediyeler destek sağlayabilir. Aynı zamanda kurulacak tüketim kooperatifleri, üreticinin ürününü önceden satın alıp üreticinin üretim sürecindeki ihtiyacını karşılamasını ve üretimi yapabilmesini sağlayabilir. Yani yereldeki tüm olanaklar kullanılarak, denenerek çok şey yapılabilir. Tabii ne yapılacaksa yerinde yapılmalı ve oradaki insanlarla tartışarak, birlikte karara varılmalı. Ortak karar olmadan başarıya ulaşılması mümkün değil zaten.

ÇİFTÇİ ZARAR ETTİĞİ İÇİN TÜRKİYE’DE HER YIL BELÇİKA YÜZÖLÇÜMÜ KADAR TOPRAK EKİLMİYOR

Önceki yıllarda hububat fiyatları hasat zamanında açıklanıyordu. Fakat bu sene cumhurbaşkanlığı hem fiyatları hasat öncesinde açıkladı hem de enflasyonun üzerinde tuttu. Bu çiftçi açısından atılmış olumlu bir adım değil mi?

31 Mart seçimleri vesilesiyle ilk kez enflasyonun üzerinde bir fiyat açıklaması yapıldı. Dikkat ederseniz duyuruyu, daha doğrusu propagandasını cumhurbaşkanı yaptı, detayları ise TMO açıkladı. Fakat her ne kadar enflasyonun üzerinde olsa da maliyetlerin altında bir fiyattı bu. Az önce de söylediğim gibi döviz kurundan dolayı üretim maliyetleri yükseldi. Gelişmiş ülkelerde, tohum toprakla buluşmadan önce fiyat açıklanır. Çiftçi eğer açıklanan fiyatı uygun görürse üretim yapmayı kabul eder. Ayrıca gelişmiş ülkelerde maliyet, yüzde 25 kazanç ve insanca yaşam payı ücrete eklendikten sonra fiyat belirlenir. İnsanca yaşam payı, enflasyon oranıdır. Şimdi bu sene enflasyonun üstünde fiyat belirlendi ama yüzde 25 kazanç payı verilmedi, yüksek maliyetler de karşılanmadı. Dolayısıyla açıklanmış olan fiyat, olması gerekenin çok gerisinde. Çiftçinin gelecek yıl gönül rahatlığıyla üretime devam edebilmesi ve toprağını terk etmemesi için bu fiyatlara maliyet ve kazanç payı eklenmeliydi. Çiftçi zarar ettiği için Türkiye’de her yıl 3,4 milyon hektar arazi ekilmiyor. Bu, Belçika’nın yüzölçümü kadardır. Hollanda’nın yüzölçümü 4 milyon hektar. Düşünün artık!

2003-2017 YILLARI ARASINDA 700 BİN AİLE ÇİFTÇİLİĞİ TERK ETTİ

Küçük aile çiftçiliğinin bitirildiğini söylüyorsunuz. Bununla ilgili elinizde veri var mı?

2003’ten 2017’ye kadar 700 bin aile çiftçiliği terk etti. Bu, yaklaşık 2,8 milyon insanın kırı terk ettiği anlamına geliyor. Bizim için yok oluş olan bu tablo, hükümet için bir başarı hikâyesi. Çünkü böylece şirketlere daha fazla alan açılıyor. Tarım Kanunu’nda, çiftçiliğe verilecek desteğin gayrisafi milli hasılanın yüzde 1’inden aşağı olamayacağı yazılıyor. Buna göre örneğin 2007 yılında verilmesi gereken destek 8 milyar 805 milyonken verilen destek 5 milyar 555 milyon liradır. Aynı politika sonraki on yılda da devam etti. Mesela 2018 yılında verilmesi gereken destek 37 milyar 405 milyon lirayken, verilen destek yarısından daha az, 14 milyar 552 milyon liradır. Çiftçinin 2007 yılından bu yana devletten alacağı 120 milyar lirayı aşmış durumda. Devlet bunu vermediği için çiftçi bankalara borçlanıyor. Son beş yılda bankaya borcunu ödeyemeyen çiftçi sayısı yüzde 195 oranında arttı. Bu, ileriki yıllarda daha ne kadar insanın tarımdan çekileceğinin bir işareti. Zaten bu borcu ödeyemeyeceği için toprağı elinden alınacak.

Peki küçük çiftçinin üretim yapamadığı toprakların ne kadarının şirketlere geçtiği biliniyor mu?

Bankalar kredi verirken mülkiyete ipotek koyar. Özel ve kamu bankaları artık kendi bünyelerinde emlak ofisleri oluşturdular. Çiftçi borcunu ödeyemediğinde, iflas ettiğinde, bankalar onun topraklarına el koyuyor ve ihaleyle satıyor. Satın alanlar da şirketler. Şimdiye kadar kapattıkları arazi miktarını bilmiyoruz ama bir holdingin bu yöntemle Trakya’da 200 bin hektarın üzerinde arazi aldığını biliyoruz. Böylesi bir miktara erişince, artık elini cebine atmadan yeni araziler satın alabiliyor şirketler.

Nasıl yani?

200 bin hektar araziyi alıyor ama toprağın eski sahiplerine kira karşılığı işlettiriyor. Devletten aldığı tarım desteğini de şirketin kendisi alıyor ve o parayla da yeni araziler kapatıyor. İleride bu şirketler üretimi de kendileri yapmak istediklerinde, gıdanın kontrolü onlarda olacağı için fiyatı da kendileri belirleyecek.

KOOPERATİF ÇİFTÇİ İÇİN HAYAT KURTARICIDIR

Bu bir felaket senaryosu mu?

Bu sene patateste ve soğanda bu felaketi hep birlikte yaşadık zaten. Şu ana kadar hazinede para olduğu için bazı ürünler ithal edilebilirdi. Ama mesela şu anda buğday ithal edilebilecek mi? Edilebilirse fiyatı ne kadar olacak? Dolayısıyla ekmeğin fiyatı ne olacak? Bunları yaşayarak göreceğiz. Gıda maddelerinin hepsinde fiyat yükseliyor. Demin de söylediğim gibi bunun sebeplerinden biri de üreticiyle tüketicinin doğrudan buluşturulmamasıdır. O yüzden çiftçi için kooperatif hayat kurtarıcıdır.

Şu ana kadar üretici ve tüketici kooperatiflerinde ne kadar yol aldınız?

Bu işe Boğaziçi Üniversitesi Kooperatifi’yle başladık. İlk tüketici kooperatifine bir tane daha eklemek yedi yıl aldı. Ama son üç yıl içinde bu sayı 25 oldu ve sayı hızla artıyor. Aynı şekilde üretici kooperatifleri de artıyor. Üstelik tüketici kooperatifleri marketlerin ürün çeşitliliğine erişmek üzere. En son 82 farklı ürün tüketime sunulabiliyordu. Ayrıca çiftçi sendikaları ve kooperatifler birbirleriyle dayanışıyor. Biz Boğaziçi Kooperatifi’ni oluşturduktan sonra, Kadıköy Kooperatifi’ne de esas olarak Boğaziçi’ndekiler destek verdi. Kadıköy de diğerlerine yardım ediyor, anlatıyor. Bu da dalga dalga yayılıyor. Üretim kooperatiflerinde de köylüden köylüye bir eğitim başladı. Çiftçi-Sen olarak en son Marmaris’in üç köyünde kadınları bir araya getirip kimyasalsız, ev yapımı tarım ilacı yapmayı öğrettik. Onlara katılımcı sertifika vereceğiz ve bu sefer de o kadınlar diğerlerini eğitecek. Biz bunlara Bilge Köylü Okulları diyoruz. Çatısız, sırasız, kara tahtasız ama yaşamın içinde eğitim yapıyor bu okullar. Belediyeler de eğitim, araç-gereç desteği, pazar yeri sağlayabilir. Hazine’den Büyükşehir belediyelerine geçen bazı alanlar, meralar kooperatiflere tahsis edilerek üretime alan açılabilir. Hem kır hem de kent toplumu bu şekilde örgütlü hale getirilebilir. Başka bir kurtuluş yolu yok.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI