Sanatçı kendi bildiğini okur

Pazartesi, 13 Mayıs, 2019
Siyaset ne isterse istesin, sanatçı kendi bildiğini okur. Eserlerini de hayatı da güzel kılan sadece budur. Ne yaparsanız yapın, kim olursanız olun, geride sanatçıların-yazarların eserleri ve sözleri kalır.

Sanatçılar konuşur. Çoğu kez de muhalif ve özgürlükten yana sözler söylerler. Önemli olan, iktidarda olalım ya da olmayalım, söyledikleri işimize gelmediği zaman o sesi kısmaya, hatta susturmaya çalışmamaktır. Çünkü hepimiz biliriz ki bu sadece düşünce özgürlüğü ve demokrasi adına yanlış değil, aynı zamanda beyhude bir çabadır. Sanat, eleştiri, özgürlük, muhaliflik, aykırılık, farklılık, özgünlük gibi sözcükler birbiriyle kardeştir. Ne yaparsanız yapın, kim olursanız olun, geride sanatçıların-yazarların eserleri ve sözleri kalır. Son günlerde, Türkiye’de yaşadıklarımız bu kadim bilgiyi tekrar ve tekrar hatırlama gerekliliği doğuruyor…
Memleketin aksak demokrasisinin tek övünç kaynağı, serbest seçimleri 1950 yılından bu yana adil biçimde sürdürebiliyor olmasıydı. Şimdi, ‘sandık demokrasisi’ diye küçümsenen bu rejim bile tartışmalı bir hale gelince herkes hayat ve politikayla ilgili tepkisini, fikrini ortaya döktü. Ve en önde de popüler isimler, sanatçılar yer aldı… Yapılan da öyle uzun uzun konuşmalar, yazılar, gösteri ve toplantılar ya da bir örgütlenme teşebbüsü filan değil, hepi topu bir twit atmak, bir ‘hashtag’ paylaşmak. Ama iktidarın, toplumun geniş kesimlerini etkileme olanağı olan bu sanatçılara veryansın etmesi, tam da ‘tahammülsüzlük’ ve ‘tahakküm’ sözcükleriyle açıklanabilecek bir durum. Açıkça sanatçıların tehdit edilmeleri, listeler yayımlanması, ‘bedel ödemek’ten söz eden yazılar kaleme alınmış olması inanılmaz. Olası bir muhalif dalgayı önlemek için atılan bu adımlar, aynı zamanda tahammülsüzlük duvarını yükselten tuğlalar. ‘Bedel ödemek’ten söz edenler, bu ülkenin sanatçı ve yazarlarının bedel ödemeyi gayet iyi bildiklerinden sanki haberdar değiller.
Türkiye’de öteden beri önce ve özellikle yazarlar, edebiyatçılar siyasetin içindedir. Belki de ‘entelektüel’ kimliğin yazıyla, yazarlığın politik tavırla birlikte geliştiği bir edebi geleneğe sahip olduğumuz için böyledir. Muhalif tavrını açıkça ortaya koymaktan çekinmemiş pek çok yazar, Osmanlı’nın son yıllarından Cumhuriyet’e ve günümüze kadar devletin ve iktidarların gadrine uğramıştır. Sürgün Namık Kemal’den, ömrü hapishanelerde geçen Nazım Hikmet’e ve defalarca yargılanan Yaşar Kemal’e hatta Orhan Pamuk’a kadar upuzun bir liste çıkartabiliriz. Ressamlar, müzisyenler, tiyatrocular da tabii ki azade kalmamış bedel ödemekten. Muhalif duruşlarının bedelini hapisliği ve en çok da işsizliği, güç hayat koşullarını sineye çekerek ödemişler hepsi de… Bugün hâlâ, büyük bir müzisyen Fazıl Say, kendi alanlarında tarihe geçmiş tiyatrocular Metin Akpınar, Genco Erkal ya da Müjdat Gezen bedel ödemeyi sürdürüyorlar.
Türkiye’nin günümüzde en çok satan, en sevilen, en popüler yazarlarının neredeyse tamamı, adeta edebi geleneğe sahip çıkıp muhalif bir duruş ortaya koymaktan çekinmiyor. Zülfü Livaneli, Ayşe Kulin, Ahmet Ümit, Elif Şafak ve daha başkaları olan bitene itirazlarını her mecrada dile getiriyor. Ama popüler kültürün ikonlaşmış isimlerinin, tanınmış sanatçıların, şarkıcıların muhalifliği, eğer politik müzik/sanat yapmıyorlarsa, çok da aşina olduğumuz bir durum değil. Bugün iktidarla-sanatçıların yaşadığı gerilimin yazarlar, çizerler üstünden değil de en çok müzisyenler ve oyuncular üstünden yaşanıyor olmasının bu nedenle ilginç bir yanı var.
Ak Parti, sanatın ve hatta popüler kültürün dönüştürücü etkisinin peki ala hep farkında oldu. Kültür alanında yıllardır süren bir ‘savaş’ yürütülmesinin, ha bire kültür alanında etkili olmaktan, bu alana hakim olmaktan söz edilmesinin nedeni bu. Bu nedenle Gezi Direnişi’nden sonra listeler hazırlandı, ambargolar uygulandı. Bu nedenle iktidara yakın bir sanatçı grubu oluşturulmaya çalışıldı, birlikte toplantılar yapıldı, geziler düzenlendi, resimler-görüntüler verildi. Ama işte, sanatçı dediğin insan ele avuca gelmiyor, ne zaman ne diyeceği belli olmuyor. Genele uymak onun tabiatında yok. Sanatı da sanatçıları da bu nedenle seviyoruz ya… İster yüksek sanat yapıyor olsun ister popüler; her zaman bu tatlı arıza payını içinde barındırıyorlar, bizi kendimize getirecek çıkışı yapıveriyorlar.
Şimdi iktidarın küplere binip, tanınmış isimleri toplumun tüm muhalif unsurları gibi zapt-ı rapt altına almak üzere harekete geçmesi, aslında bir kez daha ‘kültür-sanat’ dediğimiz konudan ne kadar uzak olduklarını gösteriyor. Sanatın da sanatçıların da tolerans ve açık fikirlilik olmadan hiçbir zaman anlaşılamayacağını, sevilemeyeceğini bilmiyorlar.
Bir sanatçı politik olmak zorunda olmadığı gibi bazen iktidarlardan yana da tavır alabilir. Ama sel gider, kum kalır. Siyasi fırtınalar, tarihin çalkantılı dönemleri geçer gider ve eğer iyiyse geriye sanatçının işi kalır. Nazilerin ya da Sovyetlerin kendi sanatçılarını yaratma, sanatı bir propaganda aracına çevirme gayreti, kurdukları sistemlerden bile önce tökezlemişti. Bu baskıcı iktidarların, kendilerine destek verenlere bile yön ve hiza verme gayreti pek çok sanatçının hayatını mahvetti. Ama sözleri ve eserleri hala yaşıyor. Mesela daha geçen ay kapanan Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki Rus Avangardı sergisinin bize tanıştırdığı sanatçılar. Büyük bir heyecanla destek verdikleri Sovyet Devrimi, onlara nasıl sanat yapmaları gerektiğini söylemeye başladığında pek azı buna uydu. Pek çoğu ya sürgünde ya da çalışma kamplarında öldü, ama sözleri de eserleri de bir asır sonra hala yaşıyor; kendi ülkelerinin de çağlarının da sınırlarını aşıyor.
Siyaset ne isterse istesin, sanatçı kendi bildiğini okur. Eserlerini de hayatı da güzel kılan galiba en çok budur…

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI