YAZARLAR

Konuşmak, susmamak!

İstanbul seçimlerinin hukuksuzca iptal edilmiş olmasına itiraz etmek, buradaki yanlışa işaret etmek doğrucu kabul edilmek için yeterli midir? TTB üyesi hekimlerin, barış talep ettikleri için yargılanıp cezaevine girenlerin, gazetecilik faaliyetleri için hapsedilenlerin, fişlenenlerin, seçildikleri halde KHK'lı oldukları için ellerinden mazbataları alınanların, hak gasbına uğrayan herkesin sesi olarak da doğrudan yana tavır almak bu doğruculuk pratiğinin gereği değil midir?

Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul’da Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin yenilenmesine dair 6 Mayıs Pazartesi günü verdiği kararın ardından bir süredir suskunluklarıyla demokrasi yolunda zar zor aldığımız bir arpacık boyu yolu da gerisin geriye koşar adım kat etmemize onay verenler, sosyal medya paylaşımları aracılığıyla konuşuyorlar. İstanbul’un yenilenecek seçimleri için taraflarını seçiyorlar. Ekrem İmamoğlu’nun YSK kararının duyulmasının ardından yaptığı “konuşun, susmayın” çağrısına #HerŞeyÇokGüzelOlacak etiketiyle katılıyorlar. Onlar, bu etiketin altında oluşan “henüz konuşmaya başlayanlar” ittifakına katılırken önce, Afrin harekatı sırasında “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” başlıklı bir bildiri yayımlayan Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi üyesi 11 hekim yargılandıkları davadan hapis cezaları aldılar. Üstüne üstlük aynı sıralarda, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildiri metnini imzalayarak barış talep ettiği için 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Prof. Dr. Füsun Üstel, kendisine verilen, istinaf mahkemesince de onanan hukuksuz cezanın infazı için teslim oldu, cezaevine girdi. Özellikle bu iki rastlantı, bana, geçtiğimiz yıl 13 Temmuz tarihinde Gazete Duvar’a yazdığım yazıda geçen Antik Yunan felsefesinin kavramlarından parrësia’yı düşündürttü yeniden.

Parrësia, korkusuzca, özgürce, gerektiğinde başkalarını incitme pahasına, gerektiğinde ölümü göze alarak doğruyu söyleme anlamına geliyor. Kavram, kendi evrimi içinde çoğunluğun inandığı şeyin hakikatle bağını çoğunluğa rağmen sorgulama cesaretiyle de ilişkilenmiş. Böylece konuşanın kamusal hayatın içinde ahlaki, eleştirel konumuna, bu konumu edinmenin aynı zamanda iyi yurttaşın kamuya karşı ödevi olduğuna işaret eder hale gelmiş. Monarşilerde monarka, demokratik kurumlaşma içinde demos’a yönelen özgürce doğruyu dile getirme pratiğinin modern politika açısından da önemi yadsınamaz bana göre. Sözünü ettiğim 13 Temmuz tarihli yazımda, Parrësia pratiğinin içerdiği ikilemi şöyle irdelemiştim:

“Bu özel söz edimi, sözü söyleyeni, doğruyu söyleyerek sorumluluğunu yerine getirdiğinde başına gelebilecekleri göze alma cesareti ile hakikatten kaçmanın rahatlığı arasında bir ikilemde bırakır. Korkusuzluk, sözün söylendiği toplumsal-politik bağlamda bir bedelle gelir. İşte bütün mesele o bedeli ödemeye hazır olmaktır. Dikkat çekici olan, doğruyu ısrarla her koşulda söylemeye hazır olmanın, edimi gerçekleştiren için doğru olanla, hakikatle kişisel bir ilişkinin varlığında mümkün olmasıdır. Söz söyleyen, hakikatle kurduğu özgün, kişisel ilişkisini ifade etmektedir. Her şeye rağmen bu hakikati söylemelidir, bu bir sorumluluktur. Yalnızca başkalarınınkini değil, kendi hayatını iyileştirmek için de herkesin hakikati işitmesi gerekmektedir. Bu ise ancak eleştiri özgürlüğünü kullanan konuşanın, korkusuzca yönlendirmek yerine açıklığı, yalan yerine doğruyu seçmesiyle gerçekleşecektir. Sükut değil, sözdür altın olan. Sessiz kalmak, yalanın yanında yer tutmakla eşdeğerdir. Can alıcı hakikat mutlaka dile gelmelidir. Susmak, suça ortak olmak demektir. Bu öyle bir eleştiridir ki, sözün sahibi öncelikle kendisini, benliğini ortaya koymaktadır. Kolay bir konum değildir bu.”

Konuşanın, konuşmama özgürlüğüne sahipken her ne pahasına olursa olsun konuşmayı seçmesinde açığa çıkan bu ikileme işaret etmek önemli elbette. Peki sadece bir meselede hakikati korkusuzca, özgürce dile getirmeyi seçenin, kimi durumlarda konuşmamanın rahatlığını tercih etmesinin yarattığı ikileme ne demeli? Açıkça sorum şu aslında: İstanbul seçimlerinin hukuksuzca iptal edilmiş olmasına itiraz etmek, buradaki yanlışa işaret etmek doğrucu kabul edilmek için yeterli midir? TTB üyesi hekimlerin, barış talep ettikleri için yargılanıp cezaevine girenlerin, gazetecilik faaliyetleri için hapsedilenlerin, fişlenenlerin, seçildikleri halde KHK'lı oldukları için ellerinden mazbataları alınanların, hak gasbına uğrayan herkesin sesi olarak da doğrudan yana tavır almak bu doğruculuk pratiğinin gereği değil midir?

Konuşmak, susmamak, hakikatten yana tavır almak, doğruyu korkusuzca dile getirmeyi seçenin hep yanında durabilmek… Zira hiçbir şey kendiliğinden çok güzel olmuyor!


Nur Betül Çelik Kimdir?

Ankara’da doğdu ve yetişti. 1978’de Cebeci Kampüslü oldu, 1986 yılında asistan olarak girdiği Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinden Barış Akademisyeni olduğu için 7 Şubat 2017 tarihli 686 no.lu KHK ile haksızca ihraç edilişine kadar da öyle kaldı. Yükseköğretim Kurulu bursuyla gittiği İngiltere Essex Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünden, 1996 yılında, “Kemalist Hegemony: From Its Constitution to Its Dissolution” başlıklı teziyle doktora derecesini aldı. Kemalizm, hegemonya, söylem kuramları, politik ontoloji alanlarında makaleleri, İdeolojinin Soykütüğü I: Marx ve İdeoloji başlıklı bir kitabı var. Ayrıca Ernesto Laclau’nun Popülist Akıl Üzerine başlıklı kitabını çevirdi. Metodoloji, bilim felsefesi, postyapısalcılık, ideoloji kuramları, söylem kuramları, siyasal düşünce alanlarında çok sayıda ders verdi. İhraç sonrasında ADA (Ankara Dayanışma Akademisi) Kitaplığı bünyesinde iki arkadaşıyla birlikte Türkiye Siyasetinde Popülizmin İzini Sürmek başlıklı bir kitap çalışmasının hazırlıklarını sürdürüyor.