İmamoğlu kolları sıvadığında

Perşembe, 9 Mayıs, 2019
“Adalete susadığımızı” söylerken ise Ekrem İmamoğlu inandırıcı, güven telkin ediyor. 23 Haziran akşamı yine kazanma ihtimali yüksek. Ancak bir şartla, maestro kendisi olursa. Şu ana kadarki başarısı zaten CHP kurmaylarına rağmen elde edilmiş bir başarıydı. Kampanyanın bu yeni aşamasında CHP içindeki ulusalcı akıl Ekrem İmamoğlu’nun yakaladığı rüzgarı kesmezse.

Ramazanı, siyasi gerilim ve yeniden seçim atmosferine hapsolarak geçireceğiz, el mahkum. İstanbul seçimlerinin yenilenmesi kararı, ülkede hukukun son kırıntısı olan seçim hukukunu da, demokrasi namına tanıdığımız tek unsur olan sandığı ve milli iradeyi de yok edince bir anda “her şey bitti” hissine kapılmak o kadar normal ki. Üstelik Ankara’da iftar sofrasından henüz kalkmamışken İstanbul’da Yeryüzü Sofrası’na yapılan polis baskını ve gözaltı haberlerini alınca omuzlara çöken ağırlığın tarifi güç. Gerçi tarife ne hacet öyle yaygın ki bu hissiyat, AKP’ye oy veren seçmenin bile demokrasi ve hukuka güven adına duygu durumu karışık şu an. Polisin, iftar sofrası kurulurken İhsan Eliaçık hocayı çelme takarak düşürmesi, annelerin adice itilip kakılmasından farklı değil. Zeynep Duygu ve Hadiye Yolcu’nun yerlerde sürüklenmesi de kadınlara yönelik ilk polis şiddeti değil. Ancak AKP iktidarı emriyle polisin iftar sofrasına yönelik ilk saldırısı oldu. İftara saldırının detaylarını ben de Hadiye Yolcu’nun açıklamalarından okuduğum için bu konuya girmeyeceğim.

Ancak merak ediyorum, İBB seçimlerinin yenilenme kararının ilan edildiği gün iftar sofrasına uygulanan polis şiddeti, 23 Hazirana kadar sürecek seçim kampanyalarına yansıyacak mı? Nasıl yansıyacak? AKP hâlâ 30’lar, 40’lar edebiyatıyla oy toplamaya girişerek, “CHP camileri ahıra çevirdi, Müslümanlara zulmetti” diyebilecek mi? AKP iktidarının polisleri, oruçlu insanları, iftar sofrasında yerlerde sürükleyerek gözaltına aldığına göre artık söyleyemez olmaları gerekir. Devr-i iktidarlarında kırk beş gün sonra yeniden İstanbullu seçmenin huzuruna çıkacakları kesinleştiği gün, İstiklal’de yapılan bu zulmü onlar unutsa biz unutturmayacağız kuşkusuz. Haberlerin alındığı, İhsan Hoca ve Zeyneb Duyguya reva görülen muameleye fotoğraflarla şahit olunduğu an yaşanan duygusal çöküş halini unutmak da unutturmak da söz konusu değil. Artık AKP’nin kazanmadığı hiçbir seçimin seçim sayılmayacağı anlaşılıp, zulmün tırmanacağı mertebe ayan olduğunda demokrasi, hukuk ve giderek daha da otoriterleşerek yalnızlaşacağı düşüncesiyle güzel ülkemize dair ümitlerin tükendiği dakikalardı.

Derken ceketi, kravatı çıkarıp, gömleğinin kollarını kıvıran Ekrem İmamoğlu, belirdi karşımızda. YSK darbesi üzerine ceketini alıp gitmek yerine ceketi çıkarıp halkın karşısına çıkması, kazandığı andı. “Adam kazandı” deyip sessizliğe gömülmediği seçim akşamı gibi. Daha önemlisi ilk cümlelerinden itibaren üzerimize çöken karabasanı dağıtıveren enerjisi, kararlılığı ümit verdi. Sözleriyle beden dilinin uyuşması samimiyetinin delili olarak görülüp sevdirmişti zaten kendisini. Şimdi “yolumuz uzun, işimiz çok” diyerek seçmenini konsolide etmekle kalmayıp, boykotçuları bile sandığa çekmeyi bu ilk konuşmasıyla başardığını söylemek abartı sayılmaz. Fakat gerçekten yol uzun ve çetin. Daha ne gibi hukuksuzlukların, seçmeni, sandığı ve siyaseti etkilemek için sahneleneceğini bilemeyiz.

Recep Tayyip Erdoğan “İstanbul’u yöneten Türkiye’yi yönetir” sözüyle siyasi hayatının en büyük hatasını yaparak kendi kendisini köşeye sıkıştırmıştı. Şimdi AKP kurmayları var güçleriyle onu, sıkıştığı bu köşeden kurtarmak için çırpınırken sadece kendi kişisel itibarlarını, partilerinin itibarını tehlikeye atacak hamleler yapmakla yetinmiyorlar. Ülkeyi, her açıdan riske atmak pahasına yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçim kampanyasında neleri göze alabileceklerini tahmin bile edemeyiz.

Sadece parti kurmayları değil basın desteği de hem AKP’nin itiraz ve tam kanunsuzluk iddialarına hem YSK iptal ve yenileme kararına seçmen gönlünde meşruiyet kazandırma çabasına girdi bile. Parti içinden verdiği kulis bilgileriyle tanıdığımız Abdülkadir Selvi, İstanbul Stratejileri başlıklı yazısında kulis bilgisi görünümünde PR yapıyor örneğin: “YSK, İstanbul seçimlerini 225 sandık kurulu başkanı ile 3 bin 500 sandık kurulu üyesinin kamu görevlisi olmaması nedeniyle iptal etti. Seçim sonucunda etkili olacak müessir fiili ise 22 tane sayım döküm cetvelinin boş, 101 tanesinin ise imzasız olması oluşturuyor. Recep Özel, “Her sandıkta 300 kişinin oy kullandığı düşünüldüğünde ortalama 40 bin oya karşılık geliyor” dedi. Ancak ilçelerdeki oy farkları on binlerle ifade edildiği için, iptal cihetine gidilmemiş.” İlçelerdeki on binlerle ifade edilen oy farkı iptal cihetine gidilmesini engellemiş ama Büyükşehirdeki on üç bin oy farkı iptal sebebi sayılmış. Hiçbir inandırıcılığı olmayan bu iddialar, yitirilen adalet duygusunu yeniden tesis etmekten uzak.

 

“Adalete susadığımızı” söylerken ise Ekrem İmamoğlu inandırıcı, güven telkin ediyor. 23 Haziran akşamı yine kazanma ihtimali yüksek. Ancak bir şartla, maestro kendisi olursa. Şu ana kadarki başarısı zaten CHP kurmaylarına rağmen elde edilmiş bir başarıydı. Kampanyanın bu yeni aşamasında CHP içindeki ulusalcı akıl Ekrem İmamoğlu’nun yakaladığı rüzgarı kesmezse. Örneğin Kürt seçmene, Kürt siyasetine yönelik ırkçı söylemler, ırkçı bakış açısı engellenebilirse. Örneğin 6 Mayıs gecesi Kadıköy, Beşiktaş gibi semtlerde yapıldığı gibi tencere, tava çalmalar, AKP tabanının küskünlerini irite ederek yeniden AKP’ye oy vermeye yöneltebilir. Çünkü en az Erdoğan ve Soylu’nun söylemleri kadar belirgin bir kamplaşma/saflaşma olgusunun çağrışımı bu tencere/tava sesleri. İmamoğlu’nun kucaklayıcı, kapsayıcı politik söylemine ters ve onun etkisini azaltacak eylemler. Her şey güzel olacaksa kampanya sürecinde hiçbir şey eskisi gibi olmamalı. Kaldı ki kampanya sürecinin bu aşamasında AKP ve Erdoğan’ın da hatalarından ders alarak kutuplaştırıcı dilden, artık ne kadar başarabilirlerse, uzaklaşmaya çalışacakları anlaşılıyor. Hal böyle olunca Ekrem İmamoğlu’nun şu ana kadar yürüttüğü politik söylemi güçlendirecek şekilde kampanya inşası gerekliliği artmış halde.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI