'Barak Kızı'na veda…

Çarşamba, 1 Mayıs, 2019
Sorsanız, pek çok insan üç, en fazla dört şarkısını sayar ama adını herkes biliyor. Bütün zamanların en büyük fenomenlerinden biri. Yazık ki artık yok. Dilber Ay, 63 yaşında aramızdan ayrıldı. Bize kalan, sunduğu program ve okuduğu baraklarla çelişen eğlenceli görüntüleri. Bakmayın birkaç hafta önce yayımlanan albümünün adını “Yas mı var da mahallede?” koyduğuna; kendi de öyle hatırlanmayı isterdi muhtemelen…

Dilber Ay denince ortak hafızamızda canlanan iki “medyatik” görüntü var. Sırrı Süreyya Önder’in “Beynelmilel”deki pavyon sahnesi, ilk akla gelen: Binbaşı rolünü oynayan Oktay Kaynarca, sahnede düet yapan ikiliyi biraz da sıkılarak izler… Cezmi Baskın’ın canlandırdığı Abuzer Yayladalı, “Akşama geleceğim / Hacı baban evde mi?” diye türküye girer, Dilber Ay sözü alır, devam eder: “Tavukları döndermişem / Hacı’yı da çarşıya göndermişem…” ‘80’li yılların hemen başında Adıyaman’da yaşanan trajikomik olayları perdeye yansıtan “Beynelmilel”in bir başka sahnesinde, Özgü Namal’ın canlandırdığı esas kız Gülem, “Abla, siz niye hep pavyonda şarkı söylüyorsunuz?” diye sorar, “Yavrum başka bir teklifin mi vardı?” cevabını alır. Bizimki uslanmaz, kitaptan okuduklarını satmaya başlar: “Pavyon kültürü kadın bedeninin aşağılanmasıdır. Zaten bu düzende de kadınlar iki kere sömürülüyor.” Dilber Ay’ın canlandırdığı karakterin kontrası iyidir: “Benim kızım, pavyonda kültür ne arasın? Gerçi vardı benim bir iki tane kültürlü müşterim de kulak asma…” Gülem uslanmaz, ısrarını sürdürür: “Yok, teyzem, kültür derken ben pavyon ortamı demek istedim.” Bu noktada, tartışmayı bitirecek cümle ortama düşer: “Pavyon evden daha iyi. Hiç değilse kap-kaşık yıkamak yok.”

Dilber Ay’ın filmde canlandırdığı karakterin adı, hayatının özeti gibi: Arzum Çilem. Şarkıcı olmak üzere yola çıkan, bu uğurda çok çileler çeken bir isim, Dilber Ay. Sanıldığının aksine takma isim değil kullandığı, gerçek adı. Öyle doğmuş, adından vazgeçmemiş.

Hikâyesi çocukluğuna uzanıyor. 4 Aralık 2012’de HaberTürk adına kendisiyle konuşan Helin Avşar’a “Beni kimse keşfetmedi,” diyor ve o günlerini şöyle anlatıyor: “Memlekete güzel sesler dinlemek için ekip geldi. Çocuktum, amcamın kızıyla gizlice oraya gittik. Askerlik şubesinde bir çadır vardı. Güzel seslilerin adreslerini alıyorlardı. Sanatçılar da vardı.” Memleket dediği, Düzce. Halep’ten Antep’e geçmişler, oradan Maraş’ın Pazarcık ilçesine yerleşmişler. Dilber Ay, çadırda doğmuş; uzun süre nüfus kağıdı almamış. Sonradan aile Düzce’ye yerleşince orada nüfusa kaydolmuş ama yaşı artık büyük olduğu için okula almamışlar. Tam bu noktada “ekip” gelmiş: “Çadırdaki adamlara ‘Sesimiz çok güzel, bizi bir dinleyin’ dedim, sonra ‘Gönül gel seninle muhabbet edelim / Araya kimseyi alma sevdiğim…’ türküsünü okudum. Hemen adres aldılar. 2-3 ay sonra mektup geldi, birincilik kazanmışım.”

Bunu yaşadığında, henüz 13 yaşında. Gelecek haberi beklerken ailesi onu 50 yaşında biriyle evlendirmiş. Bu arada gelen mektup, kurtuluşu olabilecekken kabusu olmuş: Babası almış; onu öldüresiye dövmüş. Kocasının ailesi de hamile hâliyle Dilber Ay’ı babasının evine göndermiş. Dilber Ay, çocuğu doğduktan sonra Ankara’ya, kardeşinin yanına gitmiş: “Kar yağıyor lapa lapa. Ayağımda delik lastikler, su giriyor. Radyoevine öyle gittim. Jandarmalar beni dilenci sanıp almadılar. ‘Birinci olmuşum’ dedim. ‘Adımı söyleyecekler.’ Oğlum köyde kaldı, ona da üzülüyorum. Sobanın yanına oturttular. ‘Senin sesin de çıkmaz’ dediler. ‘Çıkar’ dedim ama okutmadılar. Mustafa Geceyatmaz, Nida Tüfekçi gibi hocalar para toplayıp eve gönderdiler beni. Bir hafta sonra babamla gittik. Herhalde beni öldürecek diye düşünüyordum. Meğer babam da evden kaçıp Nuri Sesigüzel’le birlikte türkücü olmaya gelmiş İstanbul’a. Nuri Sesigüzel asker arkadaşıymış.”

Sonrası radyo yılları… Orada pişmiş, ilerlemiş. Arada yine evlenmiş, Almanya’ya gitmiş, art arda kasetler yapmış. “Barak Kızı” olarak tanındığı yıllar, bunlar. “Eşek torbasıyla mark, dolar, altın kazandım.” diye anlattığı yıllar… Hürriyet’in eki Kelebek’in 1 Şubat 2015 tarihli nüshasında Sibel Arna’ya “Uçak alıyordum kızım uçak!” diyor ve o yıllara dair şunları anlatıyor: “50 sene önce babama dedim ki, ‘Bana bir tayyare al’. Babam, ‘Nereye koyacağız kızım’ dedi. Cahillik kötü şey, tayyare alacağız ama nereye koyulur bilmiyoruz. ‘Bahçeye koyarız,’ dedim ben. Babam da ‘Çocuklar kolunu bacağını kırar,’ dedi. O yüzden vazgeçtik. Bu arada üçü Amerikan, sekiz arabam vardı kapının önünde. Uçak gibi olduğu için büyük Amerikan arabaların hastasıydım.”

Ona bunca parayı kazandıran, sahne. Sahneye çıkma sebebi, söylediği baraklar. 21 Ocak 2018 günü Posta’da yayımlanan söyleşisinde Oya Çınar’ın bu konudaki sorusunu şöyle cevaplıyor: “Ankara, Konak Gazinosu’nda sahneye bir çıktım ortalık yıkıldı. İbrahim Tatlıses, Selahattin Alpay, Belkıs Akkale… Hep birlikte çalıştık.” Bu konuda iddialı: “En iyi ben okurum” diyor ve kurduğu bu cümlenin hakkını veriyor. Söylediğine göre 60’ı aşkın kaset yapmış. Bir dönem Almanya’da yaşamış ve orada yaptığı kasetlerle Türkiye’de tanınmış. İki kere hapse girmiş, orada evlenmiş, memlekete dönmüş. Sonrası, popüler olduğu yıllar. Tam da bu dönemde, karşısına aynı adlı bir rakip çıkmış. Bu noktada yeniden Posta söyleşisine bağlanayım: “Karşıma erotik filmlerde oynayan Dilber Ay isimli bir kadın çıkardılar. Seks yıldızıymış. Halen daha karıştıranlar vardır. Babama, ‘Kızın böyle filmler yapıyor. Ya öldür ya öldürt, namusunu temizle,’ demişler. Babam sinemaya gidiyor, bakıyor, ‘Allah Allah bu benim kız değil,’ diyor. Zaten af buyurun tuvalete giderken bile gardaşlarım yanımda. Olacak iş mi!”

 

Son dönemde hayatını değiştiren iki adım var. İlki, Sırrı Süreyya Önder’den gelen teklif. Önder, yazının başında sözünü ettiğim “Beynelmilel”de oynamasını istemiş ve bu rolle Adana’da Altın Koza ödülünü almış. Açıkçası, çok da umurunda değil bu ödül. Yine Posta söyleşisinden aktarıyorum: “Valla ne yaptığımdan haberim yok, ödül aldım canım benim. Bilmiyorum ki sinema nedir? Sahne gibi şarkını söyler, evine gidersin sandım. Canım sıkılıyordu, kaçıyordum. Sırrı beni merdivenlerde yakalıyordu. ‘Gardaşım tutma beni, durmam ben,’ diyordum. ‘Az kaldı, dayan,’ diyordu. Öyle böyle derken bitirdik.” 25 Aralık 2012’de Kelebek’te yayımlanan İzzet Çapa söyleşisinde “filmcilik” macerasını şöyle anlatıyor: “Filmci değilim ki ben, türkümü söyler giderim. Kendimi onların içinde esir hissettim. Adamların yemek-içmek saatleri bile planlı. Uyku desen hiç yok. Bir de yemekler az gelince… Dayanamam ben öyle işe. Benim yemeğim bol olacak, etli olacak.. Etsiz yemek yemem ben.”

Filmde söylediği türkü, 2007 yılında yayımlanan “Hacı Ağa / Sarı Sabahlık” albümüne adını veren türkü. Yakın dönemde en ilgi gören albüm bu ama öncesinde yaptığı kasetler, inanılmaz satış rakamlarına ulaşmış. Bilinen ilk 45’lik plağı 1974 tarihli: “Yavrum Oy / Oy Bahçenize Giremedim Ben Gazelden”. Birkaç 45’lik ve art arda yayımlanan kasetler, CD’ler külliyatı oluşturan parçalar.

Hayatını değiştiren adımlardan ikincisi, Flash TV’den gelen teklif. Devran İskender’le sunduğu Kadere Mahkûmlar sonrası hayranlarını katlıyor ve yaptığı programla cezaevinde yatanların sevgilisi oluyor. Katıldığı programlardan birinde, konu hakkında şunları söylüyor: “Mahkûm yavrularım için, eğer yüreklerine bir yudum su dökebiliyorsam, dünyanın en mutlu insanıyım. Karar almıştım, rica ettim, dedim ki ‘bakanlıktan emir alın bana, cezaevlerini gezeyim, onları bire bir göreyim.’ Yazı yazdılar ama oraya kamerayla girilmiyormuş. Ben de ne yapayım, boyun eğdim. İnşallah oraya konserle gideceğim, konser yaparak gireceğim içeri.”

Bu cümleleri kurduğu program, yazının başında sözünü ettiğim, hafızamıza yerleşen “medyatik” görüntülerin ikincisine şahit olduğumuz program aynı zamanda. Cüneyt Özdemir’in sunduğu 5N1K. O dönemde çok sevilen bir şarkısı, programda kahkahaların atılmasına sebep olmuştu. Özdemir, “Hangi şarkıları istiyorlar sizden? Eski şarkıları mı, yeni şarkıları mı? Cezaevinde en çok istenen beş şarkıyı sayın diye rica etsem…” dediğinde aldığı cevap “Zorunda mıyım?” Sonrasında diyalog şöyle gelişiyor:

Mümkünse…
Zorunda mıyım?
Hayır değilsiniz canım…

Bu noktada Dilber Ay durumun farkına varıyor ve kahkaha atarak şunları söylüyor: “Eserin adı Zorunda mıyım?” Eserden bir küple söylerken kahkahalar karşılıklı oluyor ve Özdemir yaptığı gafın farkına varıyor: “Ben de ‘Zorunda mıyım?’ derken bana mı fırça atıyorsunuz diye düşünüyorum.”

 

Dilber Ay’a neredeyse bütün söyleşilerinde kimi dinlediğini sormuşlar. Alınan cevaplar birbirinden farklı. Ben hepsini harmanlayayım, yazının sonuna uzanayım: “Kadınlardan Kibariye’yi beğenirim. İbrahim Tatlıses zaten imparator. Arabeskte Müslüm Gürses, Selami Şahin, Mustafa Keser’i dinlerim. // Güzel olan her müziği dinlerim. Rahmetli Whitney Houston’ı çok dinlerdim. Ümmü Gülsüm’e de bayılırım. // Türk halk müziği, arabesk, pop hepsini dinlerim. İngilizce, Arapça şarkılar dinlerim. Sezen Aksu’yu çok dinlerim. İrem Derici kızımızı pek severim. Tarkan gardaşıma düet teklif edeceğim. Herhalde beni kırmaz diyorum. Türkü okuruz. Güzel türkü okuyor.” Türler, şarkıcılar cevaplarda farklılık gösteriyor ama “Hangi türküyü seversiniz?” sorusuna verdiği cevap hep aynı: “Hepsini severim. Türküler benim evladım.”

Yayımlanan son resmî Dilber Ay albümlerinden biri, 2011 tarihli “Anestezi / Noldu Gardaş?” “Şirket öyle koymuş” diyor bir söyleşisinde ve devam ediyor: “Akşam sordum çocuğuma: Anestezi, ‘damardan giren’ demekmiş. ‘Demek benim kasetler damardan giriyor oğlum, damarcıyım,’ dedim. Çok duygusal bir insanım.”

Sorsanız, pek çok insan üç, en fazla dört şarkısını sayar ama adını herkes biliyor. Bütün zamanların en büyük fenomenlerinden biri. Yazık ki artık yok. Dilber Ay, birkaç gün önce Düzce’den akrabalarını ziyaret için Ankara’ya geldi. İki gün önce ayağında oluşan şişlikler sebebiyle Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı. Sanatçı, orada geçirdiği kalp krizi sonucu 63 yaşında aramızdan ayrıldı. Bize kalan, sunduğu program ve okuduğu baraklarla çelişen eğlenceli görüntüleri. Bakmayın birkaç hafta önce yayımlanan albümünün adını “Yas mı var da mahallede?” koyduğuna; kendi de öyle hatırlanmayı isterdi muhtemelen…


Murat Meriç kimdir?

1972’de doğdu. Çanakkale ve İzmit’te okudu. Ankara’da kimya mühendisliği eğitimi alırken, dinlediği müziğin tarihine merak saldı ve oradan ilerledi. Kendini bildi bileli plak topluyor; okuyor, dinliyor, dinlediklerini yazıyor, sevdiklerini çalıyor. Kedi gibi meraklı. Rakı, roka, bamya, erik seviyor. İstanbul’da yaşıyor ama Ankaracı. 1996’da Müzük adlı dergiyi çıkartan ekipten. Sonrasında Roll mürettebatına katıldı. Mürekkep, Birikim, Milliyet Sanat, Virgül, Bant gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Yeni Binyıl, Radikal ve BirGün'ün yazarlarındandı. Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katıldı ve pek çok radyoda programlar yaptı. Şu anda Açık Radyo'da, hafta içi her sabah Şarkılarla Memleket Tarihi adlı programı hazırlıyor ve sunuyor. Pek çok televizyon programının danışmanlığını yaptı, metnini yazdı. 2002 - 2003 yıllarında hazırlayarak sunduğu Kırkbeşlik adlı televizyon programı TRT’de yayımlandı. Kalan Müzik için bir Tülay German albümü (Burçak Tarlası 64 – 87, 2001) derledi, pek çok albüme yazar ve danışman olarak katkıda bulundu. Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği (İletişim Yayınları, 2006) ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Ağaçkakan Yayınları, 2016) adlı iki kitabı, üzerinde çalıştığı pek çok projesi var. Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde müzik tarihi üzerine seminerler verdi, veriyor. Düzenli olarak Gazete Duvar, Vatan Kitap ve Kafa’da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI