Tuğçe Isıyel
Tuğçe Isıyel

Vasatın uzman hali

Cumartesi, 27 Nisan, 2019
Evet bilgi çağındayız, bilgiye çarçabuk ulaşabiliyoruz. Öğrenme dürtümüzü tatmin etmek için dünya bir tıkla adeta önümüze seriliyor. Öğrenmek tamam da niçin hemen öğretmek istiyoruz? Niçin bir şeylerin uzmanı, hocası olmaya bu kadar düşkün hale geldik?

“İnsanlık için çalıştık sokakta kaldık. Atom fiziği de profesörlük de yerin dibine batsın. Bundan sonra başka bir adam olacağım. Öğreneceğim… Kumarbazlığı, itliği, hergeleliği… Belki de bugüne kadar aptaldım, şimdi akıllanacağım. Uzay hesaplarını bir kenara bırakıp dünya hesaplarıyla uğraşacağım.”

1974 yapımı Ceza filminde Kadir İnanır’ın canlandırdığı karaktere ait bu sözler toplumdaki ahlaki dönüşümün ironik bir eleştirisi olsa gerek. 1980’lerde “duyarlı her vatandaşın” diline pelesenk olmuş “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak,” sözüne de hepimiz aşinayız. Bir ara da “ağzı olan konuşuyor” slogan olmuştu. Bu söz gidişattan duyulan memnuniyetsizliği ortaya koyuyordu. Bu sözün işaret ettiği durum basit bir eğilim olmaktan çıktı ve zamanla prim yaptı. Günümüzde cehaletin ve vasatın iktidarı meselesine sık sık değiniliyor.

Tanıl Bora, Birikim dergisine yazdığı Vasat başlıklı yazısında son derece katıldığım bir noktaya temas eder: “Memleketteki genel liyakat kaybının, değer bilmezleşmenin, maymuncuk kelimeyi de kullanalım, popülizmin, vasatın hâkimiyetine yol açtığından yakınmanın, o günkü hava durumunu tabir etmek kadar doğallaştığı bir vasattayız. Aslında, vasatın da altına düştüğümüzü düşünenler az değil. Yine Vedat Milor, mesela, “Bayağistan” olmaya doğru gittiğimiz kanısında.”

Cehaletin hor görülüp bilginin yüceltildiği günlerden, bilginin ve kültürün alay konusu edildiği zamanlara gelindi. Sırf bu serüveni okuyup değerlendirmek Cumhuriyet tarihinin sosyo kültürel ve politik bir okumasını yapmaya yarar.

Başlangıçta “halkçılık” kılığında ortaya çıkan cehalet ve vasatlığın bu denli serpilip gelişmesinde, kültürsüzlüğün bir meziyet gibi sunulmasında, Cumhuriyet’in seçkin burjuva sınıfının “geri kalmış” halk kültürüne yönelik kibirli tutumunun ve ülkemizde uygulanan kültür ve eğitim politikalarının kuşkusuz ki önemli bir payı var.

Cehaletin matah bir şey gibi baş tacı edildiği mecraların başında sosyal medya geliyor. Sosyal medya vasatlığın yayılmasının belki de en etkin aracı. Cehalet salgını sosyal medya üzerinden evlerimize, ilişkilerimize, üretimimize ve hatta ruhlarımıza sızıyor. Bizi istila ediyor. Tanklı, bombalı saldırılardan çok daha etkin bir silah sosyal medya; bilinçleri belirliyor, algıları yönetiyor.

Evet bilgi çağındayız, bilgiye çarçabuk ulaşabiliyoruz. Öğrenme dürtümüzü tatmin etmek için dünya bir tıkla adeta önümüze seriliyor. Öğrenmek tamam da niçin hemen öğretmek istiyoruz? Niçin bir şeylerin uzmanı, hocası olmaya bu kadar düşkün hale geldik?

Artık Youtube kanalı olmayan yok gibi, bir zamanlar da blog yazmayan yoktu. Bunların olması dert değil ama buralarda ahkam kesmek düşündürücü. Düşündürücü olmasından ziyade burada bir sınır ihlali söz konusu. Kendi sınırlarını ihlal eden başkalarınınkini hayli hayli eder.

Sosyal medyaya baktığımızda anne olan herkes pedagog, akıllı telefonu olan herkes fotoğrafçı. İçi boş bir özgüven meselesi var ki, bu konuya girsem çıkamam.

Benlik ve ideal benlik arasında oluşan boşluğa bütün bir çağı sığdırabiliriz.

Sınırlılıklarımızın, yeterliliklerimizin çok ötesinde bir ben inşa etmeye çalışıyoruz. Tabii bu zeminsiz benlik er geç yıkılmaya mahkum.

Adım başı bir şeylerin eğitimi, atölyesi açılıyor. Bu miktar fazlalığında nitelikli, niteliksiz ayrımı kayboluyor.

Psikoloji camiasından olanlar çok iyi bilir. Etrafta usulsüz, niteliksiz çok sayıda eğitim var. Herkes konuşmanın, konuya tam hakim olmadan bir şeyler öğretmenin derdinde. Bu eğitimlere insanların rağbet göstermesinin en önemli motivasyonu da birkaç günde hap bilgiler edinilmesi ve eğitim(!) sonunda katılım belgesinin verilmesi. O belgeler ne işe yarar hâlâ hiç bilmiyorum. Birkaç günde edinilen bilgiden ne olacağını da bilmiyorum. Derinliksiz bilgi, bilgi midir yoksa bilgi hamallığı mı? Mayalanmayan, deneyimlenmeyen, emek verilmeyen bilgi malumattan öteye gider mi?

Psikolog olmak isteyen yaşam koçu, bilmem neyin terapisti oluyor. Aralarındaki farkı ve eğitim süreçlerini birkaç hafta önce uzun uzun yazmıştım.

Bunlar benim sektörümde olanlar… Eminim ki başka sektörlerde de durum pek farklı değil.

Sözgelimi düz yoga yapan kalmadı artık, herkes yoga hocası oluyor, yoga hocalığı eğitimleri gırla.

Geçenlerde üç ayda yaratıcı yazarlık kursunu bitiren ve kendince okuyup yazmayı çok seven birinin yaratıcı yazarlık atölyesi açacağını duydum. Ne kadar süredir bu işe emek verdiğini, bu alanda ne gibi çalışmalarda bulunduğunu, yayımlanmış eserlerinin olup olmadığını sormadım bile, cevabını bildiğimden…

Öğrenmeye ve öğrenci olmaya dair belli ki bazı sıkıntılar yaşanıyor. Sanırım kimse eksikliğiyle, yetersizliğiyle yüzleşmek istemiyor. Bu boşluğu hemen bir şeyin “hocası” olarak kapatmak istiyor. Bir ilişki, meslek ya da hobi içerisinde emek vermek de orada derinleşmek de çok az insanın derdi artık. Öğrenmek, öğrenci olmak dünyanın en aktif eylemiyken, edilgen bir tarafa sürüklendi. Edigenlikten kastım şu: Öğrenci olmanın bir statüsü yok ama bir şeyler öğretmek bir statü meselesi haline getirildi.

Belki de bu yüzden usta-çırak ilişkileri de artık tarihe karıştı. Çünkü usta olmak için çırağa, çırak olmak için de ustaya ihtiyaç duyarsınız. Ve bir ilişki geliştirmeniz gerekir. Emek vermeniz, çaba göstermeniz, sürece teslim olmanız şarttır.

Büyük sahnelerde büyük büyük lafların edildiği ve buna öykünüldüğü bir çağ bu. Tabiri caizse her şeyin gideri var.

Ama nereye, kime gidiyor?

Kanadalı filozof Alain Deneault “vasatlık iktidarı”ndan bahseder.

Alain Deneault’nun görüşlerini özetlediği ve Haldun Bayrı’nın çevirdiği söyleşide vasatlığa dair Deneault şunları söylüyor;

“Vasatta yararlı bir bilgi olmalıdır, bununla birlikte ideolojik temelleri sorgulamayı öğretmemelidir. Böylelikle eleştirel anlayıştan çekinilir, zira her an her şeye yönelebilir o; kuşkuya açıktır, daima kendi talepkârlığına itaat etmektedir. Vasat ise “oyunbozanlık etmemeli”dir.

“Oyunbozanlık etmemek”, sıradan, hatta oyuncaklı görünen güler yüzlü bir deyiştir. Bununla birlikte oyunbozanlık etmemek, kısa vadeli çıkarlara hizmet eden beyaz yalanlara inanmayı kabul etmek, gözümüzü söylenmeyene ve kuralları ima eden düşünülmemişe çevirmeksizin kendimizi kurallara tâbi kılmak demektir. Oyunbozanlık etmemek, filanca raporda falancanın ismini zikretmemek, şu kısmı gözardı etmektir, bunun adını hiç anmamak ve keyfîliğin baskın çıkmasına imkân tanımaktır. Eninde sonunda oyunbozanlık etmemek, hile yapa yapa, yozlaşmış kurumlar üretmekten ibarettir.”

Deneault’nun sözünü ettiği yozlaşmış kurumlar, “alan memnun satan memnun” tonunda ilerlerken sinsice tüm kültürün içine siniyor. Kültürün üssü yoktur ve kendi dinamikleri aracılığıyla yaygınlaşma, yerleşme potansiyeline sahiptir. Vasatlığa tamah ettiğinizde bir bakarsınız ki artık tüm kültürel zihinsel üretiminiz o vasatlıkla harmanlanır.

Peki bunun bir çözümü var mı? Sanırım önce -en azından bireysel ölçekte-itirazı, merakı, eleştirel düşünceyi, özeni zihnimizden düşürmemek. Bilgi konusunda beklentimizi yüksek tutmak. Sırtımızı deneyime, emeğe dayamak.

Bir şeyi öğretmek istiyorsak o şeye ciddi ciddi kafayı takmak, onu derinlemesine öğrenmekte ısrarcı olmak ve birinden bir şey öğrenmek istiyorsak da aynısını o kişiden beklemek.
Deneault’ya “vasatlığın iktidarına nasıl direnmeli?” diye sorulduğunda şöyle yanıt veriyor:

“Önce sizi davet ettikleri açık sofraya oturmayacaksınız, sizi oyuna sokmak için devreye koydukları cezbedici ufak şeylere direneceksiniz. Hayır diyeceksiniz. Hayır, bu göreve gelmeyeceğim; hayır bu terfiyi kabul etmeyeceğim; şu avantajdan ya da şu ödülden imtina edeceğim, çünkü zehirli. Bu anlamda direnmek, çileye girmektir, kolay değil. Kültüre ve entelektüel göndermelere dönmek de aynı şekilde bir gereklilik. Tekrar okumaya, düşünmeye, günümüzde hiçbir anlamları yokmuş gibi elimizin tersiyle itilen kavramların değerini vurgulamaya koyulursak; artık anlamın kalmadığı yere tekrar anlam zerk edersek, marjinal kalma pahasına, siyaseten ilerleme kat edilir. Bugün bizzat dile saldırılıyor olması bir tesadüf değil. O dili tekrar kuralım.”

Herkes her şeyin uzmanı olmaya çalışırken bilginin ve fikirlerin derinlemesine işlenip kavranması, değer görmesi pek mümkün değil. Bunun sonucunda da birileri tarafından belki yıllarca mayalanan fikirler, emek verilen çalışmalar başkası tarafından çok kolay çalınıp çırpılabiliyor. Oradan buradan duyulan genel geçer bilgilerle kişi hem kendisinin hem de ötekinin karnını doyurmaya çalışıyor. Rağbet görüyor mu, görüyor. Mesele de bu ya zaten!

Çünkü kimse bu fikrin kaynağı kimden, nereden diye sorgulamıyor. Çünkü o yuttuğu hapı, hatta o anda başkasından çalınmış olanı da muhtemelen sonra kendisi başka yerde satacak. “Benden aldığını başkasına satma”, diye bir laf vardı bir zamanlar. Bu artık olağan bir durum oldu. O denli meşrulaştı ki, birinin bir cümlesini sosyal medyada gören takipçisi/arkadaşı altına “çalıyorum” yazıp o cümleyi kendisininmiş gibi takipçilerine satabiliyor. Veya kimden alıntıladığını söylemeye bile tenezzül etmiyor. “Çalmak” izin alınabilen, meşru bir eyleme dönüşüyor böylece.

Doymamak lazım. Aza tamah etmemek. Şişelenmiş bilgiye değil, bilginin kaynağına ihtiyaç duymak, o kaynağın peşine düşmek, şüpheci olmak. Yineliyorum emeğin yanında olmak ve emeğe saygı göstermek.

Geçtiğimiz aylarda “Bizim büyük polemik düşkünlüğümüz” başlıklı bir yazı yazmıştım. Orada düşünce yazıları ve polemik yazıları arasındaki farklara değinmiştim. Çalıp çırpmaya dair o yazıdan bir alıntı yapmak istiyorum.

“Polemik yazılarından ‘öteki’ni ya da ötekinin fikrini çıkardığınızda ortada elle tutulur bir fikir kalmıyor.

Çünkü bu yazılar diğerinin düşüncesinden besleniyor yani başkasının fikrinden kazanç elde ediyor. Herhangi bir düşünsel emek, özgün bir fikir yok. Hazıra konmak var.
Özellikle iyi düşünce yazılarının arkasında kültürel bir birikim, oldukça yoğun okuma-izleme-yazma deneyimleri varken polemik yazıları daha zeminsiz, daha yüzeysel ve çoğunlukla bir dedi-kodu tonunda ilerliyor.”

“Vasat”ı görmek, tercihlerimiz, beklentilerimiz, neler yapmak istediğimiz, doygunluklarımız, açlıklarımız kapsamında bize bir ölçü sunabilir.
Kendimizi ve ötekini değerlendirmemizde bir araç olabilir.

Ancak dünyayı anlamlandırışımız bunun üzerinden şekillendiğinde bir zarar ziyanlık söz konusudur, ucu bireysel ve toplumsal tarihimize dokunan…
Yine de enseyi karartmamak lazım, vasatın neresinden dönülse kârdır.

Ve Turgut Uyar’ın dediği gibi asıl ustalık her zaman çırak olmayı bilmekle mümkündür.

 


Tuğçe Isıyel kimdir?

Klinik Psikolog/Psikoterapist. Londra'da Middlesex Üniversitesi'nde ve Türkiye'de psikanalizle ilgili çeşitli eğitimler aldı. EFTA-Avrupa Aile Terapisi Derneği (European Family Therapy Association) tarafından sertifikalanan Aile ve Çift Terapisi eğitiminin temel ve ileri düzeyini tamamladı. Kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin, çift ve aile alanında psikoterapist olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda “Psikanalitik Edebiyat Okumaları” isimli bir atölye çalışması yürütüyor ve çeşitli dergilerde inceleme, deneme, eleştiri türünde yazılar yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI