Aydın Selcen
Aydın Selcen

Notre Dame'dan Çubuk'a

Çarşamba, 24 Nisan, 2019
Tanrı saklasın, benzer bir felaket bizim başımıza gelse, biz burada neyi, nasıl konuşuyor olurduk? Nasıl bir yol izlerdik? Eee, ifade özgürlüğü, filan? O sorunun yanıtı da işte bizi Fransa’nın başkenti Paris’in St. Louis Adası’ndan, ülkemizin başkenti Ankara’nın ilçesi Çubuk’un Akkuzu köyüne getiriyor.

Paris’in kalbinde Fransa’nın simgesi Notre Dame Katedrali tam da restore edilirken yandı. Yangının nedeni henüz belirsiz. Gerçekten kalp ve simge çünkü dünya kültür mirasının mücevherlerinden olan söz konusu yapı Sen Nehri’nin ortasındaki St. Louis Adası’nda, adeta Fransa’nın, Fransızlığın sıfır noktasında. Sultanahmet ile Orhun Yazıtları’nın bir tür harmanı gibi düşünebiliriz zorlarsak.

Sonda sözü getirmeye çalışacağım yeri başta söylemem gerekirse, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun ülkemizin başkentinin Çubuk ilçesinin bir köyünde neyse ki ucuz atlattığı linç badiresinin üzerine, o olayın dışında hiçbir konu benim gündemimi işgal etmiyor. Oysa çevremizde de, yerkürede de tarihsel ölçekte bir dönüşüm yaşanıyor. İçeride de siyasetin uzun süren kış uykusu bitiyor gibi. Bununla birlikte Notre Dame yangını ve ona verilen tepkiler bizim için pek çok ders barındırıyor diye düşünüyorum.

Yangının ardından daha ilk günden hem Fransa’nın önde gelen iş insanları Arnault ve Pinault, hem Total gibi büyük şirketleri yüzlerce milyon avro tutarında bağışlarda bulundu. Böylece ilk yirmi dört saatte yapılan bağış tutarı bir milyar avroya ulaştı. Bu kendiliğinden oldu.

Daha ikinci gün Başbakan Edouard Philippe çıkıp, yeniden imar için önerileri, olası projeleri toplamak üzere uluslararası bir yarışma açılacağını duyurdu. Fransa’nın Jean Nouvel, Rudy Ricciotti gibi “star” mimarları az olmasa da, uluslararası. Çünkü, dünya mirası. Onun da altını çizelim.

Sonra Cumhurbaşkanı Macron sosyal medyadan açıklama yaptı. Kurduğu cümlede “Katoliklerin ve Fransızların” duygularını paylaştı. Hristiyanlar değil Katolikler. Önce Katolikler, sonra Fransızlar. “Rabbim mabedimizi esirgedi” de demedi. Neden? Çünkü laik cumhuriyetin başkanı.

Yangında katedralin taş çan kuleleri değil ama 19’uncu yüzyıl ortasında eklenen, yerden 93 metre yükseğe uzanan ahşap kulesi (“kule” yerine Türkçe mimarlık terimi ne kullanılıyor bilemiyorum, tam çeviri “ok”) yıkılıp, yok oldu. Şimdi bunun yerine yine meşe ağacından aynı mı yapılsın, bu konuşuluyor. “Orman” adı verilen 100 x 10 x 13 m. boyutlarındaki ana çatının aynı biçimde yeniden yapılması için ise 21 hektar büyüklüğünde bir ormanın kesilmesi gerekiyor.

Ahşap kule ve ana çatı yeniden aynı malzemeyle tıpatıp mı yapılacak, yoksa Louvre Müzesi’nin bahçesine oturtulan camdan piramit gibi farklı bir yaklaşım mı izlenecek? Çatı için yanmayan modern malzeme mi yeğlenecek, yine ağaç mı kullanılacak? Ağaç, hem de meşe, kullanılırsa bunun ekolojik anlamdaki bedeli, günümüzün değerleriyle, tarihsel, dinsel ve kültürel değeri kazanmaya değecek mi? Tüm bunlar şimdiden tartışılıyor. “Notre Dame ve Katoliklik mevzu bahisse bakiyesi teferruattır” diyen yok.

Katedralde dünyanın en büyük ve yapımına 15’inci yüzyılda başlanan orglarından bir de vardı; kurtuldu. 8 bin bakır borusu ve 109 tuşu olan bu çalgının tozdan ve isten temizlenmesi için tamamen sökülüp, silinip, elden geçirilip, yeniden takılması gerekecek. Sadece bu işlem bile tek başına belki bir yıl sürecek. Fırsat bu fırsat, “çağımızın gereklerine uygun bir elektronik müzik sistemi nakşetmek noktasında…” diyen yok.

Ta 13’üncü yüzyıldan kalma devasa vitraylar da, zarar görse de yangından kurtulmuşa benziyor. Bunların yapıldıkları tarihteki malzeme ve teknikle aynen yeniden üretecek birikim ve beceriye sahip Fransız uzman zanaatkarlar halen var. Aradan geçen uzun yüzyıllara rağmen, gerektiği takdirde, söz konusu vitraylar bugün aynen yeniden üretilebilecek. “Derhal St. Gobain fabrikamın genel müdürüne talimat verdim, süratle fabrikasyona geçiyoruz” diyen yok.

Cumhurbaşkanı Macron kabinesiyle toplandıktan sonra Notre Dame’ın restorasyonunun 2024 Paris Yaz Olimpiyat Oyunları’na yetiştirileceğini duyurdu. Ona da itirazlar geldi. İşin, ne kadar süre gerekiyorsa, o kadar sürede, layıkıyla yapılması gerektiği vurgulandı. Öte yandan, Mimarlar Odası da bir ilkokul projesinin ihalesinin uygulanmasında bile kılı kırk yaran bıktırıcı bir denetim olduğunu, belirli bir noktada bağışçılara sorumluluğun yerine getirilerek karar verilip ilerlenmesi gerekeceğini dile getirdi. Ancak orası bir tapınak ve tapınağın yöneticisi “rektör” de son sözü söyleyecekler arasında.

Notre Dame’a sadece Katolikler değil tüm Fransa yurttaşları sahip çıktı. Katolik Kilisesi de bu durumdan duyulan hoşnutluğu ifade etti. Yurttaşlık açısından, yapılan bağışların vergiden muaf olmaları bir başka tartışma başlattı. Büyük zenginlerin böyle bağışlar yapmak yerine servetlerini Fransa’da tutarak vergilerini vermelerinin daha büyük katkı olacağı söylendi. ABD’den, Körfez ülkelerinden de “sivil” bağışlar bekleniyor. Artan maddi kaynağın nereye harcanacağı dahi şimdiden konuşuluyor.

Hepsinin ötesinde pek çokları da neticede Notre Dame’ın taş bir yapı olduğunu, hiç onarılmasa dahi tarihsel ve kültürel değerini koruyacağını, kısa sürede toplanan bu denli yüksek meblağların toplumsal hizmetler için kullanılmasının daha uygun olacağını belirtti, belirtebildi. Hatta düzenli dinlediğim Fransa devlet radyolarından France Inter’de denk geldiğim bir programda öylesine acımasızca hicvedildi ki gösterilen “dayanışma”, açıkçası ben utandım. Ama ifade özgürlüğü açısından da doğrusu gıpta ettim.

İşte Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun “önce kendinize bakın” diye çıkıştığı çoksesli Fransa bu. Fransa kendine bakadursun, biz de Çavuşoğlu’nun Notre Dame için duyarlılık gösterdiği tüvitinin altına yazılanlara, verilen arsız tepkilere bakabiliriz. “Vay papaz mektebinde beyni yıkanmış kitapsız zangoç Aydın Efendi sen Fransa’nın avukatı mısın?” Yok efendim ne haddime, buyurunuz bizim dilimizi gayet iyi derecede konuşan Fransa’nın İstanbul Başkonsolosu Bertrand Buchwalter orada oturuyor, ona danışabilirsiniz.

Dediğim şu: Açık yüreklilikle soralım, Tanrı saklasın, benzer bir felaket bizim başımıza gelse, biz burada neyi, nasıl konuşuyor olurduk? Nasıl bir yol izlerdik? Eee, ifade özgürlüğü, filan? O sorunun yanıtı da işte bizi Fransa’nın başkenti Paris’in St. Louis Adası’ndan, ülkemizin başkenti Ankara’nın ilçesi Çubuk’un Akkuzu köyüne getiriyor. Neyi, nasıl, ne kadar konuştuğumuzu orada Sayın Kılıçdaroğlu’nun yüzüne inen yumrukta görebilirsiniz.

Dün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’ydı, kutlu olsun. Ulusal egemenlik günümüzde geçerli yeni başkanlık rejiminde nerede tecelli ediyor, ben bilemiyorum. Bunun yanıtını, dilerlerlerse, Gazete Duvar yazarlarından saygın anayasacılarımız Murat Sevinç ve Dinçer Demirkent verebilir. Çocuklara gelince, ülkemizde sayıları bir milyonu aşan çocuk işçi var. Sokakta yaşayan kaç çocuk var, onu da bilemiyorum.

Bugün 24 Nisan. Fransa bugünü Ermeni Soykırımı’nı Anma Günü olarak kabul etti. Ben, kendi adıma başta Ermeni yurttaşlarımız, tüm Ermenilerin soykırım acılarını paylaştığımı bu sütunda kayda geçirmiştim. Hrant Dink’in katletildiği gün de, anma törenine elimde “Hepimiz Ermeniyiz” döviziyle katılmışlığım vakidir. Bu konuda konuşabiliyor muyuz, 1915’e dek bu ortak vatanda yaşayan, sayıları hiç yoktan bir milyon Ermeni nereye gitti, bu insanların kiliseleri, mezarlıkları nerede, ne oldu, sorabiliyor muyuz?

Racon kesmek, posta koymak, akıl vermek, “yok hükmündedir”, “önce aynaya bak” deyip, kestirip atmak bizde. Başkentin göbeğinde bir muhalefet partisinin milletvekilinin annesinin naaşını mezarından çıkartmak bizde. Ana muhalefet partisinin liderini yine başkentin köyünde lince kalkışmak bizde. Haydi onu geçtim, diyelim bunlar dikenli konular, yaptığımız Mimar Sinan taklidi betonarme camiler, restorasyon faciaları önümüzde.

Notre Dame yangını siyaset, kültür adına bize neler öğretir bunları karalayayım, sizlerle paylaşayım istemiştim. Yazımı bağlarken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 23 Nisan vesilesiyle uğradığı artık işlevini yitirmiş mecliste HDP ve Sayın Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırı hakkındaki ifadelerini okudum. Buraya kadar bu yazıyı okuduğunuz için hepinizden özür diliyorum. Bu yazının, düşünceyi tahrik amacıyla sorduğum soruların hiçbir anlamı yoktur. Göstergesi olmayan bir gösterendir bu yazı. Vazgeçtim. Bizim Notre Dame’larımız çoktan yanmış, yıkılmış; yerlerine gecekondular yapılıp, yerleştirilmiş. Cümlemize geçmiş olsun.


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI