Ümit Kıvanç
Ümit Kıvanç

Yurttaşlık bilgisiyle hazır olay analizi

Pazartesi, 22 Nisan, 2019
Bir tedirginlik, emin olamama hali var üzerinde. İnsanın aklına hemen geliyor: Acaba devlet düzeninde buzkıran misâli önünü açan, en sıkı müttefiki Fethullahçıları, paçayı fazla kaptırır gibi olunca şekilde görüldüğü üzre hunharca tasfiye eden Erdoğan, MHP için de benzer bir iyilik mi düşünmekte? Tabiî bu sefer MHP kendinden ibaret değil; gerisindekini tasfiye etmek öyle kolay olmayacaktır. Yine de başka çare kalmamışsa..?

Söylediklerine büyük önem verdiğim -herkese de vermesini tavsiye ettiğim- akademisyen, tarihçi-siyasetbilimci Hamit Bozarslan’ın sözüyle başlayayım: “…anti-demokratik rejimler her şeyden önce kendi toplumlarının olayları kavrayabilme kapasitesini yıkarlar.” Cumhuriyet tarihi boyunca başarılmış büyük iş de bu, nitekim. “Türk Millî Eğitimi” denen cenderenin özel işlevi bu. Bir eğitim sisteminden beklenebilecek -ekonomik, teknolojik, kültürel, sanatsal- başka her türlü yararın uğruna feda edildiği işlev. Bozarslan’ın cümlesinde, yukarıdaki üç noktanın yerinde şu ibare yeralıyordu: “Ve geçmişten de bildiğimiz gibi…” Doğrudur. Fakat olayları kavrayabilme kapasitemizin kısıtlılığı ve hasarlılığı yüzünden, geçmişten bilmemiz gereken pek çok şeyi maalesef öyle sahiden “biliyoruz” diyebileceğimiz gibi, doğru dürüst bilemiyoruz.

Aksi halde, bugüne ve bugünden kolayca uzanabileceğimiz kadar yakın geçmişe “olayları kavrayabilme” amacıyla eğilmiş, gördüklerimizden, mâruz kaldıklarımızdan ve üstüne düşündüklerimizden hareketle sağlıklı yargılara varmış, memlekette toplu saldırı, katliam ve linçlerin hangi mekanizmalar içerisinde tertiplendiğini, Milliyetçi Hareket Partisi’nin dünkü ve bugünkü işlevini, Devlet Bahçeli adlı siyasetçinin hâlihazırda yerine getirmekte olduğu vazifenin kapsamını kolayca kavramış olmalıydık. Olamadık. Lâkin hayat başka fırsat sundu.

BİLDİK

Bir ailevî buluşma nedeniyle 21 Nisan Pazar günü Maltepe’ye, Ekrem İmamoğlu’nu dinlemeye, kalabalığı gözlemeye gidemedim. Ufak tefek alışveriş için dışarıdayken annem aradı, “Şehit cenazesinde Kılıçdaroğlu’na saldırmışlar,” dedi. Öncelikle sakinliği, barışçıllığı ve güven vericiliği nedeniyle İmamoğlu’nun seçilmesine hayli memnun olan annemin şenlikli, sevinçli Maltepe haberleri vermesini beklerken karşıma böyle bir kötü sürpriz çıkmıştı. Telefonu kapadığımda, bu topraklarda memleket meseleleriyle uğraşarak benim yaşlara gelmiş herkesin pek iyi tanıdığı o aylak, küstah, pişkin, zalim suaygırı birden yanıbaşımda belirip üzerime çöktü. Hissettiğim bıkkınlığı bizden başka birilerine nasıl tarif ederim, diye o sırada düşünmedim, bu soru şimdi aklıma geldi.

Telefonu kapadığımda heybemde birden belirdikleri halde uzun süredir orada duruyorlarmış gibi görünenler (bıkkınlığın yanısıra): kızgınlık, üzüntü, sıkıntı. İlaveten, böyle bir durum için insanlığın bizim gibi olmayan kısmına son derece tuhaf -hattâ belki bilgelik gibi- görünecek bir meraksızlık, telaşsızlık.

“Tezgâhtır,” dedim anneme. “Devlet içinden birileri yapmıştır.” Şunları da ekledim, henüz iktidar propaganda aygıtının paçavralarından herhangi birini görmemişken: Bugün herhalde İmamoğlu’nun Demirtaş’ın barışçı politikasıyla ilgili sözlerini filan öne çıkarıp şehit cenazeleri üzerinden kışkırtma yapmışlar, zemin hazırlamışlardır, Ankara yakınındaki yerlerde birilerine saldırtacak Ülkücü grubu ayarlamaktan kolay şey yok, vesaire…

Kapıdan girdiğimde, gazeteciye hiç de yaraşmayacak tarzda, neyin nasıl olduğundan neredeyse emindim. Kafamdan geçenlerde sadece ufak bir düzeltme yapmam gerekti. İmamoğlu’nun mazbatayı almasıyla bir sevinç ve ferahlama havasının doğuşundan, Saraçhane’de HDP lafı geçtiğinde kalabalığın tezahürat yapmasından bu yana endişeyle bir “terör eylemi” bekler olmuştum. Beklenmedik operasyondan gelen dört şehit haberi demek buydu.

Televizyonda saldırı görüntülerini, linç girişiminin üst düzey birçok devlet görevlisinin gözü önünde gerçekleştiğini, Millî Savunma Bakanı’nın ana muhalefet liderini linç etmeye, sığındığı evi yakmaya çalışan kalabalığa “değerli arkadaşlarım, mesajınızı aldık” deyişini izledim. Güncel herhangi bir olguya-bilgiye dayanmayan hükmüm âdetâ tamamen gerçeklerden örülü güvenilir habere dönüşmeye başlamıştı.

TANIDIK

Elimde şunlar vardı: Aralarından bir kadının çığlık çığlığa “Yakın o evi!” diye haykırdığı linç kalabalığına kimse kayda değer müdahalede bulunmuyordu. Ortalıkta işin insan katletmeye varmasını önlemeye niyetli veya önlemekle görevli birileri vardı, bunlar aşırıya kaçanı durduruyorlardı. Minibüse koca koca taşlarla saldırılması, aşırıya kaçma sayılıp engellenen davranışlardan değildi. Ankara Valiliği bunları “CHP Genel Başkanına yönelik müessif protesto eylemi” diye tarif etmişti. Bakan Hulusi Akar’ın linççi eyleme dair “mesaj ve tepki” yakıştırmasıyla birlikte düşünüldüğünde, elbette herkes gibi benim de aklıma önceki katliamlar geldi. Hem manzara hem devlet yetkililerinin tutumları pek tanıdıktı; yani, bilmeden hüküm veriyorum diye kendime haksızlık etmemeliydim, bilinmeyecek bir şey yoktu.

CHP’liler arasından en net teşhisi koyan, çiçeği burnunda, mazbatası hâlâ tehlikede İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu oldu: “Orada bu hareketi yapanlar, vatandaşlarımız değil talimat almış kişilerdir.”

Saldırının hedefi genel başkan Kılıçdaroğlu, genel olarak “vatandaşlarımız”ı esirgemekle kalmadı, linç girişimi mahalli Akkuzulu’nun köylülerini de masum görmek istedi. “O köyde oturanların hiçbirinin kabahati yoktur,” dedi, “dışarıdan gelenlerin provokasyonudur bu.” Oysa fotoğrafı artık dünyaca bilinen sahnede kendisine bizzat yumruk atan şahıs, Akkuzulu köyünden Osman Sarıgün çıktı. Sarıgün, ordudan, polisten onca üst düzey elemanın doluştuğu bir yerde sırra kadem bastı, bu satırları yazdığım 02:00 sularına kadar ortada yoktu, arandığı söyleniyordu.

Saldırıyı, “kalabalıkların üç-dört ayrı yerde konuşlandırılarak” hazırlandığı “çok organize bir iş” diye tasvir eden CHP Ankara Milletvekili ve TBMM Başkanvekili Levent Gök, “Ankara Emniyet Müdürü, Emniyet Genel Müdürü, Milli Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı varken oldu bu saldırı,” diye dikkat çekti linç girişimine eşlik eden protokole. Sarıgün’ün bu mühimadamlar grubu ve etraflarını saran koruma çemberinin arasından kayboluvermesi şüphesiz olaya ayrı renk katıyor. Devlet dairesi duvarına vurulabilir renklerden.

İLLE DE KÜRTLER

Başka hiçbir “müşevvik” olmasa bile, sırf İmamoğlu’nun Maltepe’ye toplayacağı yüz binlerce insanın sevinçli, coşkulu zafer kutlaması yaşamasını, şevk ve enerji kazanmasını engelleme, hevesi kursakta bırakma, moral bozma “hedefi” yeterdi, bugün herhangi bir provokasyon tertiplenmesine. Ancak öyle görünüyor ki, Kılıçdaroğlu’na linç girişimi provokasyonunun -şüphesiz bunu da içeren- hedefleri hem daha derin hem tek değil birkaç boyutlu ve parçalı.

Bu işin köyde, cenazede duyguları ayakta insanların infiale kapılması filan değil düpedüz tertiplenmiş provokasyon olduğuna, hissen ve kalben inanmayanımız sanırım yok. Varsa da irice minibüse sığacak kadardırlar. Her şeyin üzerine, sıkı bir sağlama ve ispat işlemi mahiyetinde, Devlet Bahçeli’nin bildirisi geldi zaten. Basitçe açıklama, demeç, beyan vs. değil o; bir manifesto.

Ne üzerine hazırlanmış da ilan ediliyor? Çok kabaca: Kürtler konusunda ülkenin batısında yine bir yumuşama, Kürtleri de içeren geniş bir çoğulcu demokrasi cephesi oluşturma niyeti, eğilimi belirdi. İktidar koalisyonu, birçok belediyeyi Kürtlerin taktik oylarıyla kaybetti. Giderek genişleyen -ve derinleşen- muhalefet blokunu parçalamanın en kolay aleti din üzerinden kurulan karşıtlık oyunlarıydı, bunlar artık bütün işi görecek halde değil. Solcuları “FETÖ”cülükle suçlayıp üniversiteden atınca senin çapsız yarı cahil tayfan ‘bana yer açıldı’ diye seviniyor, ama suçladıklarının büyük çoğunluğunun FETÖ diye bir silahlı yeraltı teşkilatının üyesi falan olmadığını, bazılarının Fethullahçılıkla tek ilişkisinin sıkı düşmanlık olduğunu cihan âlem biliyor. Yani bununla kazanılacak oyun da fazla değil artık. Kalıyor Kürtler. PKK-teröristler falan deyince akan sular hâlâ durabiliyor. Eldeki en büyük ve en kolay kullanılabilir silah, kırk senedir bu konu.

Türkiye’de seçimli, parlamentolu, çoğulcu, demokratik hukuk devleti kurulacaksa, siyasî bilinci gelişkin ve her daim canlı, örgütlü davranabilen Kürt toplumunun oyları olmazsa olmaz konumda. İktidar koalisyonu için de aynı unsur bir türlü ortadan kaldırılamayan risk etkeni.

Ufku sınırlı ve tutucu bir siyasî lider olarak tanıdığımız Kemal Kılıçdaroğlu, nihayet şu son saldırıdan sonra pek önemli bir tesbitini yüksek sesle dile getirdi: “Bu saldırıların sebebi ne biliyor musunuz? İlk kez çok farklı siyasi görüşü olanlar biraraya geldiler.”

Devlet Bahçeli’nin söylediklerine sıçramak için uygun yer.

ÇOK YÖNLÜ ATIŞLAR

“MHP lideri” rolünde siyaset sahnesinde yeralan bu vazifeli şahıs, hepsi birbirinden hayatî, her biri kendi başına demokratik ve haysiyetli bir toplum yaşamının inkârı niteliğinde, birçok şeyi birarada üstümüze boca etti: Muhalif siyasetçilerin -elbette sıradan muhalif yurttaşların da- bundan memlekette her istedikleri yere gidemeyeceklerini, giderlerse başlarına gelebilecek “her türlü ihtimali” göze almaları gerektiğini açıkça söyledi, kendisinden saymadığı herkesi tehdit etti. Kılıçdaroğlu’nun yumruğu hak ettiğini imâ ederek, bu tehdidini güncel hadiseye bağlayıp temellendirdi. Dolayısıyla devletin muhalifleri korumak gibi bir görevinin bulunmadığını ilan etmiş oldu.

Arada şöyle bir söz çıktı ağzından: “Akkuzulular sert adamlar. Eğer bunlara ‘bu adam burada ne geziyor, bunu sokmayın köye’ demişlerse…” Şu soru doğuveriyor: Kim “demiş”se? “Demişler”deki o “ler” kimler? Kimler bir köye gidip ana muhalefet lideri için “sokmayın onu buraya” diyor? Hangi mevkideki kimler?

Kendi başına kelime bile olamayan şu üç harfli kişiliksiz ek, şu “ler” nasıl da üç katlı koca ispathane binası gibi yükseliyor linç rezilliğinin çamuru içinden…

Ancak sanılmasın ki, Devlet Bahçeli yalnız sözcülüğünü yaptığı birilerinin muhalefete yönelik gözdağını ete kemiğe büründürmekle yetindi. Koalisyonun ufak ortağı kılığında siyaset oynayan vazifeli, liderliği ve kitle desteği olmaksızın elemanlarını iktidar çarkı nimetlerinden faydalandıramayacağı -çünkü bu oyunda bir parti örgütüne ihtiyaç, devlette tutulmuş yerleri koruma gereği var- büyük ortağına “şşş, aloo!” tadında seslendi: “Türkiye İttifakı’ndan bahsetmek kafamızdaki soru işaretlerini çoğaltmıştır.”

“Türkiye ittifakı”ndan bahseden, bizzat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan. Yine bu satırlar yazılırken (02:00 suları) Kılıçdaroğlu’na henüz bir geçmiş olsun telefonu bile açmamış, kamuoyuna linç girişimini kınadığını dahi söylememiş olan cumhurbaşkanı. Bahçeli ona diyor ki: Benden vazgeçemezsin.

Fakat bunu tam muktedir havasında, yukarıdan buyurarak da söyleyemiyor. Bir tedirginlik, emin olamama hali var üzerinde. İnsanın aklına hemen geliyor: Acaba devlet düzeninde buzkıran misâli önünü açan, en sıkı müttefiki Fethullahçıları, paçayı fazla kaptırır gibi olunca şekilde görüldüğü üzre hunharca tasfiye eden Erdoğan, MHP için de benzer bir iyilik mi düşünmekte? Tabiî bu sefer MHP kendinden ibaret değil; gerisindekini tasfiye etmek öyle kolay olmayacaktır. Yine de başka çare kalmamışsa..?

Kılıçdaroğlu’na linç girişimi üzerine MHP liderinin ilan ettiği manifesto, hem bugün iktidarı paylaşan yerleşik birtakım güçlerin çoğulcu demokrasiye gidişi önleme yönündeki kararlılıklarının ifadesi hem de iktidar koalisyonunun sürmesi için dizginlere kendisinin -ve temsil ettiklerinin- daha fazla hâkim olması şartının dile getirilişi.

Şöyle bitireyim: Buraya kadar andığım-anmadığım pek çok olguyu bilgiyi edindikten sonra vardığım yargının yüzde doksanının, annemin telefonda söylediği iki cümleyle birlikte zihnimde oluşuvermesi neyin göstergesidir? Benim muhteşem zekâmın ve tahmin-öngörü ve kavrayış kabiliyetimin mi? Tabiî ki değil. Zaten bu büyük başarıyı muhtemelen milyonlarca başka insanla paylaşıyorum. Bu sorunun cevabı, başka bir soruyu cevaplandırarak bulunabilir: Bir topluma ve memlekete bu kadar ısrarla, bu kadar acımasızca, hunharca nasıl yazık edilir?

YAZARIN DİĞER YAZILARI