İki öğle yemeği

Pazar, 21 Nisan, 2019
Şenlikli bir sofrada birlikte yemek yiyorduk. Üstümüzde gökyüzü tabii ki altın varaksız ve bahar güneşi, hep birlikte, toraman çocuk, Polonyalı işçiler, köylüler, biz…

Toraman bir Polonyalı işçi çocuğu o yeni biçtiğimiz otların üstüne oturmuş. Eski bir kolektif çiftlikti burası. Hâlâ sağda solda dolaşabilen bir ortak traktörleri vardı. Bir biçerdöver sanırım oldukça uzun zamandır çalışmayan, bir uzun ahır yemliklerinde hâlâ saman olan ama hayvanları galiba kesilmiş, mutlaka yanında votka içilmiştir çünkü sabah erkenden başlanıyordu votka içilmeye, neden yemek sırasında ara verilsin ki ve biz de bu geleneğe uyuyorduk tabii ki, saat dediğin nedir zaten papazlar tarafından icat edilmiş, başka saatlere de itaat edebilirsin, mesela nasıl bir zamanlar bir başkan ileri almayın demişti almamıştık, Greenwich dediğin bir garip mahzun boylam parçası. Yani umursamıyorduk demek istiyorum saati…

Bir sinema okulu inşa ediyorduk. Benim fikrimdi. Böyle garip fikirlerim hep var. Votkadan da değil. Türkiye’de bir belgesel film çektikten sonra bütün ekip oraya gitmiştik. Bizimle gelen başka arkadaşlar da vardı. Biri Polonyalı çocuğa arkasından anne anne bakan ya da abla abla. Avukat aslında ama iyi ot biçerdi. Bazen meslekler insanların elinden bütün yeteneklerini alamıyor ve mutluluğunu da bitiremiyor. O yüzden yüzündeki mutluluk.

Adliyeler şimdiki gibi değildi gerçi ama adliye adliyedir işte, mülkün temelinden mutluluk mu olur? Zaten suratı mahkeme duvarı derler ya boşuna değil…

Eskiden malikaneymiş burası. Bu yüzden salonların tavanlarında şatafatlı kaplamalar var, çoğu dökülmüş, altın varak sarısı parıltılar duruyor koca idrar lekeleri gibi tavanda ve birkaç yeri delinmiş tavanın, üstünden sıçanlar atlayarak geçerken toz dökülüyor aşağı, varak da olabilir bu dökülen, darısı diğer altın varaklı salonların başına diye düşünüyor insan, o gün değil bugün öyle aklıma geliyor, o günler daha çok altında bilardo oynarken tozu silkelemekle uğraşıyorduk, topu delikten uzak tutuyordu, kötü toz iyi bahaneydi yani bizim için. Kolektif çiftlik sırasında herkesin toplandığı yermiş burası. Bilardo oynayıp dans ediyorlarmış ve tabii ki votka içiyorlardır. Köylü kahkahaları delmiş altın varaklı tavanları gibi geliyordu bana. Çünkü öyle gülüyorlardı hâlâ.

Belki votkadandır bilemem.

Barcelona’da da devrim sırasında Gaudi’nin binalarından birini aş evi yapmışlardı. Neden olmasın ki? Yoksullar, işçiler sadece yemekten değil estetikten de mi yoksun kalsın? Aç karnına estetik olmayabilir belki ama karın doyarken Notre Dame yangını sonrası olan tartışmalar getirdi bunu aklıma. Mekanlar sıvı bence, elinde bulunduranın şeklini alıyor.
Dadacı bir coşkuyla yıkılmasına da bir şey demem tabii ki. Yıkmak da bir biçimlendirme zaten.

-Geçenlerde bir arkadaş ‘Sarayda muhtar ağırlama’yı anlattı. Masa başında yan yana dizilmiş muhtarlar, kaşıklar, çatallar. Hepsinin başına bir garson, muhtar sayısı kadar. Her 10 garsonun başında bir onbaşı garson. -Bu sayıdan emin değilim ama herhalde milli bir ağırlama olduğundan böyledir.- Onların başında da başka şef garsonlar, onların şefleri, galiba bir dar çember daha şef şefi ve baş garson, belki daha havalı bir ismi vardır. Her neyse adı işte baş garson işaret ettiğinde ve şefler şeflere, şef şefe, şefler kuyruğuna işmar gözden göze son garsona vardığında, hepsinin önüne aynı anda çorba konmaktaymış. Hiçbiri bir damlası bile dışarı dökülmedendir herhalde. Sonra bir işmarla, hiyerarşik, büyükten küçüğe, garson garson bütün çorba tabakları önlerinden alınıyormuş aynı anda, çorba bitmiş bitmemiş önemli değil. Sonra ikinci yemekler, birlik ve beraberlik halinde yine, bugünlerde ihtiyaç duyduğumuz gibi.-
Sonra biz gidip şenlikli bir sofrada birlikte yemek yiyorduk. Üstümüzde gökyüzü tabii ki altın varaksız ve bahar güneşi, hep birlikte, toraman çocuk, Polonyalı işçiler, köylüler, biz…

Ve taze biçilmiş ot kokuyorduk hepimiz…

YAZARIN DİĞER YAZILARI