Şimdi ne olacak: Erdoğan’ın zor seçimi

Cuma, 19 Nisan, 2019
Erdoğan, fiilen 2015 yılından beri sürdürdüğü ‘olağanüstü rejim’in sınırlarına dayandığını görüyor olmalı. Ve bu önemli bir açmaza sürüklüyor iktidarını: Olağanüstülükte ısrar ederek çöküşü hızlandırıp sonuçlarını ağırlaştırmak riskini üstlenmek ya da ‘daha olağan’ koşullarda siyasal varlığını sürdürmeye çalışmak gibi bir ütopyaya sığınmak…

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanan CHP adayı Ekrem İmamoğlu’na –17 günlük bir mızıkçılık çekiştirmesinin ardından– mazbatasının verilmesi, siyasal iktidarı elinde tutan ittifak konsorsiyumunun tamamının seçim sonuçlarını tanıdığı anlamına gelmiyor henüz. Bir siyasal simgeye dönüşen ‘mazbata’ krizinin çözüldüğü gün oluşan ruh hali, iktidar cephesinde 17 gündür sürdürülen ve kendi çevrelerinde bile kapsayıcı bir kabul görmeyen ‘seçimlerde usulsüzlük’ iddiaları ve sahiplerinin, moral açıdan çöküşünü işaret ediyordu. AKP çevrelerinden, iktidarı destekleyegelmiş muhafazakâr gazeteci ve yazarlardan, o saflarda –hatta Erdoğan’ın çok yakınında bulunmuş bazı eski siyasetçilerden gelen, bir kısmı mırıldanma düzeyinde olsa bile öncekiyle kıyaslanamayacak ‘cesarete’ sahip itiraz ve eleştirilerin meşruiyet zemini arttı. Öte yandan, iktidar olanaklarından azami düzeyde yararlandığı anlaşılan daha dar bir çıkar grubunun oluşturduğu merkezi çekirdek tarafından ısrarla gündemde tutulan “seçimin iptali” talebi ise biraz daha itibar kaybetti.

17 gün boyunca (her ne kadar Erdoğan kendi potansiyelinin çok altında bir profille katılmış olsa da) Devlet Bahçeli, Süleyman Soylu, Berat Albayrak gibi başat figürlerin, birer bayrak yarışçısı gibi peş peşe dahil oldukları bu “yeniden seçim” ısrarının; AKP tabanında bile anlamlı bir karşılık oluşturamadığı görülüyor. ‘AKP seçmeni’ açısından ise tablonun parti tabanından daha vahim olduğunu tahmin etmek zor değil.

İstanbul’da seçimin tekrarını istemek zaten rasyonel bir girişim değildi ve şüphesiz girişimin sahipleri de bunun farkındaydı. Ancak İstanbul’un, rejimin siyasal çekirdeğinin ihyası ve giderek iktidar konsorsiyumunun toplam bekası açısından taşıdığı önem, irrasyonel bile olsa böyle bir girişime zorladı onları. 7 Haziran 2015’teki seçim sonuçlarını fiilen tanımayarak ülkeyi yeniden seçime götürmeyi ve orada tabloyu değiştirmeyi başarmış bir gelenek için denemeye değer bir risk olarak görülmüş olmalı bu. Ancak gerek içerideki gerekse bölge ve dünyadaki koşulların bugünkü durumu, 2015’te AKP dışındaki devlet ve güvenlik bürokrasisine ve burjuvazinin önemli bir kesimine de satılabilmiş olan “beka sorunu” bahanesini hayli güçsüzleştirmiş görünüyor. Kaldı ki ekonomik krizin gündelik yaşama dalga dalga yayılan etkileri ile aradan geçen dört yılda rejimin kendi ‘elitleri’ etrafında giderek daha dik bir piramit şeklinde donması, parti etrafındaki kenetlenmenin ölçeğini de küçültüyor.

Gelinen noktada şu sorunun cevabı ilgi çekici olabilir: Eğer zamanı geriye sarma şansı olsaydı, Erdoğan 1-17 Nisan arasındaki tüm hamleleri ve stratejiyi değiştirir miydi? Yani 31 Mart gecesi ve mazbatanın verildiği 17 Nisan’dan bir gün sonra yaptığı görece ‘itidalli’ açıklamaları ve “Bu bir yenilgi değil seçimi kaybetmedik” avuntusunu öne sürdüğü bir başka yol izler miydi? Seçim gecesi, aritmetik tablonun alternatif (çarpıtılmış) okumalarını öne çıkararak, örneğin “Cumhur İttifakı’nın oyu yüzde 52” diyerek, yenilgiyi geçiştirmeye, tabanda oluşabilecek çözülme ve yakın halkalarda oluşabilecek paniğe karşı bu kesimlere tutunacak bir dal uzatmaya eğilimli görünen Erdoğan bunu ana stratejik hat olarak sürdürür müydü?

Belki bazı hamleleri, her aşamada tel tel dökülen başlıca aktörlerini değiştirmek isteyebilirdi; ama sanırım İstanbul seçimlerini tanımama şansını yine de kullanmak isterdi. Üstelik bu yoldan tamamen vazgeçtiklerini söylemek için de erken. Moral kayba ve tabloyu 31 Mart’takinden daha ağır hale getiren beceriksiz ve itibarsız mızıkçılığa rağmen ”İstanbul’u teslim etmemek” konusunda hezeyan dolu heveslerin bir yerlerde halen canlı olduğunu tahmin etmek zor değil.

Belki de bir ‘intihar’ anlamına gelecek olan bu yolun ‘merkezi düzeyde’ daha fazla zorlanmayacağı yönündeki en önemli işaret, Erdoğan’ın dün Memur-Sen Konfederasyonunun toplantısındaki konuşmasındaydı: “Türkiye’nin bekası her türlü politik hesabın üstündedir. Dönem kızgın demiri soğutma, kucaklaşma, birlik ve beraberliğimizi yeniden perçinleme dönemidir. Siyaset yelpazesindeki herkesle Türkiye ortak paydasında buluşma mücadelesini verdik. Türkiye ittifakı olarak hareket etmeliyiz.”

Erdoğan’ın ‘yenilginin zımnen kabulü’ olarak da yorumlanan bu sözleri, son bir hafta içinde yaptığı iki ayrı konuşmadaki dikkat çeken vurguları ile birleştirilmeli önce.

14 Nisan’da Önder İmam Hatipliler Derneği Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada şöyle demişti: “Şu anda bakıyoruz bazı yerlerde işte seçimlerde de filan falan… Allah selamet versin. Hemen anında sendika değiştirmeler, şunlar bunlar. Herkes bir yere savrulmaya başladı. Bu dava adamı olmak değil. Böyle olur mu?”

Bu konuşmadan iki gün önce yapılan AKP MKYK toplantısında ise parti içindeki ‘aykırı’ seslere ilişkin söyledikleri kulis haberi olarak yansıdı: “Trenin içinde olup ya da görünüp partiye muhalefet etmek ihanettir. (…) Kimsenin gözünün yaşına bakmayacağım, tepeden tırnağa değişim olacak.”

 

Erdoğan’ın, daha bir hafta önce ‘partiye muhalefet ihanettir’, ‘dava adamlığı böyle mi olur’ gibi yüksek perdeden gözdağlarına girişmişken, 18 Nisan itibariyle ‘kızgın demiri soğutma’, ‘Türkiye ittifakı’ noktasına gelmesi, ekonomiyi önceleyerek “Seçim döneminde yaşanan tartışmalar artık sona ermiş, herkes günlük hayatına yönelmiştir” demesi; İstanbul seçimlerine itiraz gürültüsünün arkasında saklanması kısmen başarılmış bir iç kaynamanın boyutlarını gösteriyor olabilir mi?

Erdoğan’ın bu sözlerinin Abdullah Gül’ün, kendisine yakın bir gazeteci olarak bilinen Fehmi Koru’nun internet sitesinde aynı gün yayınlanan ‘görüşme notları’ndaki sözleriyle gösterdiği paralellik de dikkat çekici. Şöyle diyor Gül, “Artık normalleşmenin zamanıdır, vaktidir. İktidarın önünde 4 – 4,5 yıllık kesintisiz bir zaman var. Bunu en iyi şekilde değerlendirmeleri gerekiyor. Çok önemli problemler bizi bekliyor. Önceliğimiz ekonomi olmalı.” Gül’ün aynı hafta içinde Oda TV ve Karar gazetesine de benzer demeçler verdiğini hatırlamakta yarar var sanırım.

Konu elbette sadece Gül değil. Ama esasen Gezi’den beri süren ve hep ‘olağanüstü’ müdahalelerle sonuçları ötelenen siyasal krizin (onu ivmelendiren ekonomik krizle birlikte) terminal aşamaya geldiğine dair işaretler güçlenirken; can havliyle girişilmiş bir söylem restorasyonu ya da öncekine göre çeşitlendirilmiş bir ‘tavizler ve ittifaklar politikası’nın temkinli adımları olarak algılanabilir bu sözler.

 

Rejim, 31 Mart seçimiyle içine girdiği ve derme çatma ‘itiraz’ stratejisiyle derinleştirdiği açmaza karşı dayanıklılığını artıracak geçici tedbirler için daha çok yol arayacak belli ki. Saray kabinesi ya da parti yönetiminde değişiklikler, söylem çeşitlendirme arayışları, ‘trenden inen hainler’ ile onların olası ayrışma etkisini kırmaya dönük yeni dirsek temasları… Tüm bunlar, hemen hemen tüm büyükşehirlerin kaybedilmesi ve İstanbul’un, neredeyse kendi elleriyle hezimete dönüştürdükleri bir sürecin sonunda teslim edildiği, Ekrem İmamoğlu gibi bir ‘alternatif’ figürün ortaya çıktığı koşullarda gerçekleşiyor. Ve bu handikapların yanında, AKP içinde ya da etki alanında ortaya çıkması muhtemel yeni arayışların sarsıcı etkisine karşı da bir ‘kuşatılmışlık’ hissi yaşandığını ortaya koyuyor. Kaybettikleri belediyelerde, kendi partililerinin ya da bir kısmı yine kendi listelerinden seçime giren atanmış kayyumların yürüttüğü insafsız akçeli işlerin bir bir ortaya çıkması bunlara ekleniyor.

1994’te, medyanın kendisini yok saydığı koşullarda İstanbul seçimlerini kazanarak bugünkü ‘güç’ noktasına gelen; 2007’de, şimdi kendilerinin yaptığı ‘usulsüzlük itirazları’na benzeyen bir manevra olan “367 krizi”nin nafileliğini görmüş bulunan Erdoğan, fiilen 2015 yılından beri sürdürdüğü ‘olağanüstü rejim’in sınırlarına dayandığını görüyor olmalı. Ve bu önemli bir açmaza sürüklüyor iktidarını: Olağanüstülükte ısrar ederek çöküşü hızlandırma riskini üstlenmek ya da ‘daha olağan’ koşullarda siyasal varlığını sürdürmeye çalışmak gibi bir ütopyaya sığınmak…

Sadece kendi siyasal krizi ve ekonomik krizin eşlik ettiği zorlu bir ‘dayanıklılık testi’ ile değil; en önemli güvenceleri olan sadık kalabalıklar ve bir şekilde ikna edilen seçmenler avantajlarını kaybettirecek bir çözülme ve kendisi için en avantajsız koşullarda erken seçime sürüklenme tehdidiyle de karşı karşıya artık.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI