Dertleşmeye devam: Kamuya açık bir feminist iç tartışma

Salı, 9 Nisan, 2019
Kadın hareketi büyük kısmıyla Feride Hoca'yı desteklediği halde niçin karşıt lobi kadar etkili olamadı, sorusunun cevabını, “hızlıca karar verilmesi” yönteminde aramak gerektiğini düşünüyorum. Kadın hareketi içerisinde başka bir adayın çıkması ihtimaline hiç yer vermeyen hızlı karar alma süreçlerinin oligarşik bir yapı oluşturduğu ortada.

Feride Acar, Aşkın Asan (soldan sağa)

GREVIO bağımsız temsilcimiz olan Feride Acar’ın görev süresi dolduktan sonra yeniden aday olduğu halde hükümet tarafından onun yerine Aşkın Asan’ın önerildiğini ve bu seçimin onaylandığını yazmıştım. İstanbul Sözleşmesi’nin eril şiddetle mücadelede kritik öneme sahip olması, bağımsız temsilci seçimini de aynı şekilde önemli kılıyor. Hem seçilen isimle hem seçim usulüyle sözleşmenin tam olarak yaşama geçirilmesini olumlu ya da olumsuz yönlerden etkilemesi olası çünkü. Ve seçim prosedürünün, taraf ülkelerce kabul edilmiş sözleşme hükümlerince gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Ancak, Prof. Dr. Aşkın Asan’ın üç isimli listeyle değil tek aday olarak gösterilmesiyle sözleşme hükümleri çiğnendi. Seçimin onaylanması da ayrı sorun. Ancak bir önceki yazıda belirttiğim gibi ben bugün konuya kadın hareketinin seçimi açısından yaklaşmak niyetindeyim. Bu seçime dair kadın hareketi içinde ortaklaşma arayışına yönelinmeyişi, hükümetin seçimini etkilesin etkilemesin, feminist yöntemler açısından önemli zira.

Kadın hareketi büyük kısmıyla Feride Hoca’yı desteklediği halde niçin karşıt lobi kadar etkili olamadı, sorusunun cevabını, “hızlıca karar verilmesi” yönteminde aramak gerektiğini düşünüyorum. Kadın hareketi içerisinde başka bir adayın çıkması ihtimaline hiç yer vermeyen hızlı karar alma süreçlerinin oligarşik bir yapı oluşturduğu ortada. Yukarılarda, tepelerde en iyi kararı vereceğinden şüphesi olmayan, kendinde “karar vericilik yetkisi” vehmeden dar bir grubun dayatmasıyla desteklenen aday oldu Feride Acar bu üçüncü dönem için. Hükümetin seçimi ne kadar sözleşme hükümlerine aykırıysa, bu üçüncü dönem için Feride Acar dayatması da o kadar feminist ilkelere aykırıydı maalesef. İstanbul Sözleşmesi Platformu adlı grup, Türkiye kadın hareketinin tümünü içermediği gibi karar, bu platformda bile demokratik yöntemlerle oluşmadı, bu grubu dışarıdan izlediğim kadarıyla. Feride Acar’ın yeniden adaylığını açıklaması bile adaylık başvurusu yaptığı duyurusuyla gerçekleşti. Kendi kararıydı yani ortak karar değil. İstanbul Sözleşmesi Platformu’na düşense kimileri için memnuniyetle olsa da belki bazıları için hoşnutsuzlukla, oldubittiye rıza göstermek, sessiz kalmaktı.

Peki ya İstanbul Sözleşmesi Platformu dışında kalan kadın örgütleri? GREVIO bağımsız temsilci adaylığında söz hakkı tanımak açısından esamisi okunmayan kadın örgütleri, yok sayıldı. Feminizme çizilen sınırların aşılması gerekirken kalınlaştırıldığı bir olay, Türkiye kadın hareketi tarihine yazılıverdi böylece. Kızdığımız, karşı çıktığımız hükümet seçimiyle aynı yöntemi sergilemenin acılığı düştü kadınların payına. Birçok aday arasından ortak kararla çıkan bir isimde uzlaşmak yerine, adaylık başvurusunu çoktan gerçekleştirmiş bir ismi, kadın hareketinin tek adayı olarak sunmanın, iktidarın elini ne kadar güçlendireceği düşünülmeden yapılan hem ilkesel hem taktiksel bir hata.

2015 yılına ait ilk GREVIO bağımsız temsilcimizin seçiliş aşamasında yaşananlarsa hiç değilse görünürde biraz daha demokratik bir tutumdu. Kadın hareketi kendi içinde ama tabii yine tepelerde beş isim belirleyerek ortak karara sunmuştu hiç değilse. O zamanki demokratik tutumu biraz sınırlayan tavır alış da beş ismin dar bir grup içinde belirlenmesinden ibaret değil ne yazık ki. Daha çok feminizme çizilen sınırların yarattığı körelmeyle ilişkili… İsim belirlenmeden önce kimi kadın örgütlerine sürece katılım çağrısı yapılmayışıydı. Tabii bu safhada ben sadece kendi örgütüm adına konuşabilirim. Biz Başkent Kadın olarak sürece dahil edilmeden önümüze getirilen beş isimden birini seçmeyi hiç düşünmedik. Ve beş isim arasında bir grup feministin ortaklaştığı Feride Acar’ı desteklemeyişimizin başka nedenleri de vardı. Dolayısıyla biz tek örgüt olarak kendi adayımızı çıkarmayı seçtik 2015’te. Ve kendi adayımızı önermemiz, o tarihten çok yakın zamanlara kadar yaşanan ciddi kopukluk sürecinin temel sebebi sayıldı. Gerçek nedene eğilme ihtiyacı duyulmadı, nedenler üzerine açık yüreklilikle tartışma gerçekleşmedi. Türkiye kadın hareketine ait düşünsel ve pratik zaafların devamına yol açtığı için hiç değilse yazarak sorunu gündeme taşıma ihtiyacı duydum. İktidarın feministleri marjinalleştirme çabasına paralel olarak kadın hareketinin, Müslüman feministleri marjinalleştirme çabası artık tartışılmalı bu ülkede. Karar alma süreçlerinin açık, çoğulcu ve katılımcı işlemesiyle her türlü iktidarın otoritesine karşı durulabilir. Feminizm içinde bir iktidar odağı yaratıp bu odağı güçlü bir otoriteye dönüştürerek değil.

Feride Acar’ı desteklemeyişimizin asıl nedeni de tam olarak bu sınır çizme alışkanlığıyla ilgili. Uzun yıllar harcadığı emeği, yaptığı çalışmalar ve edindiği deneyimle haklı bir üne sahip Feride Hoca. Emeğini, birikimini hele de kadınlar için büyük kazanımlardan birisi olarak gördüğümüz İstanbul Sözleşmesi’ni hazırlayan ekip içinde yer alışını yok saymak değildi bu. Feride Acar’ın, haklı şöhreti ve birikiminden aldığı güçle bir nevi “doğal hiyerarşi” kazanması çok normaldi. Normal olmayan, kabul edemediğimiz tutumu bu doğal hiyerarşiyi, feminizme ve feministlere sınır çizmek için kullanabilmesiydi. Erdoğan’ın “kimse bana kadınla erkek eşittir dedirtemez” dediği yıllarda ömrünü kadın çalışmalarına adamış Feride Acar da aynı otoriter ton ve edayla “başörtüsü yasakları bir kadın sorunu değildir” diyebilmişti. Böyle söylemekle yetinmeyip konuyla ilgili tartışmaları, raporuna yansıtmayarak, kadınların soruna dair görüşlerini kayıtlara geçirmeyerek, yok saymış bir kişiydi. Yaşamda bıraktığımız izlerin görünürlüğü, kadının tarihini oluşturuyor. Geçmişte bilim, felsefe, yönetim alanlarında kadınların varlığının erkek tarih yazıcıları tarafından yok sayılması, kadını güçsüzleştiren ataerkil tutumun eseriydi. Buna karşı bugün kadının tarihini yeniden yazma uğraşı veren feministler, aynı görünmez kılma refleksini, Müslüman kadınlara karşı uygulamaktan vazgeçmeli. Bu tavır değişikliği için de hatırlatmak gerekiyor. Hatırlatmak gerekiyor çünkü unutmuş görünüyor arkadaşlarımız.

Çok yakın bir zamanda 2013’te Ankara Büyük Anadolu Oteli’nde, altı yüz kadının katılımıyla gerçekleşen ulusal buluşma “faciası” unutularak, yok edilmesi mümkün olmayan izler bırakmıştı. Özellikle başörtüsü yasakları, etnik ayrımcılık ve cinsiyet ayrımcılığı konularının rapora yansıtılmayışı kadar kamuoyunda görünür kılınmasını da önlemeye yönelik tutumla unutulmayacak bir faciaydı çünkü. Eşitlik, özgürlük ve karar mekanizmalarına katılım, otoriterleşmeye itirazla değerlenen “Gezi” günleriydi üstelik. Gezi süreci devam ederken haziran ayının üçüncü haftasındaki buluşmanın en geniş katılımlı atölyelerinden birinin konusu Kadınların Siyasete Katılımı Önündeki Engeller başlığını taşıyordu. İşte bu atölyede sabah dokuzdan akşam beşe kadar tek bir cümle için tartışıldı. “Başörtüsü yasakları kadınların siyasete katılımı önündeki engellerden birisidir” cümlesi, atölye çıktıları arasına giremedi, bazı ünlü feministlerin atölye katılımcıları üzerinde kurduğu otoriter tutumla. Ve Feride Acar, bu tartışmaları, bu sorunu raporuna yansıtmayan, görünmez kılan bir feminist akademisyen olarak tarihe geçti. Hem de ne zaman? Gezi günlerinde ve meclise, siyasi otoritenin izni ve onayıyla bazı vekillerin başörtülü girmesinden sadece birkaç ay önce. Hukuksuz ve salt fiili olguyla süren yasağın yine salt fiili bir hareketle kaldırılmış olmasından sonra ise bu arkadaşlarımızın hepsi yasaklar sırasında bizi desteklediklerini söylemeye başladı. Hafıza-i beşer nisyan ile malul evet ama işte kimileri de asla unutamıyor.

Türkiye’de yasak sorunu kalktığında Feride Acar’ın görüşleri değişmiş olabilir, diyenler çıkıyor. Ancak yasak sorunu Türkiye ile sınırlı değil. Sözleşmeye taraf ülkelerde sürüyor veya yeni başlıyor aynı sorun. Örneğin Bosna bu ülkelerden birisi ve Feride Acar iki dönem üst üste GREVIO bağımsız uzmanlar denetçi komitesinin başkanlığını yürüttüğü süreçte yasağa yine duyarsız kaldı. Bosna, kadın hukukçuların baş örtüleriyle avukat ve hakim olarak adliye binalarına girmesini yasakladı. Ancak komite bu devlet şiddetine karşı duyarsız kaldı. Başörtüsü yasaklarını, kadına yönelik devlet şiddeti olarak karşı konulması gereken bir kısıtlama saymadı. Devlet şiddeti, sözleşmenin konuları arasında değil denebilir belki. Ancak kürtaj yasakları veya kısıtları konu edilebildi. Devletlerin kürtaj yasakları kadınlara yönelik şiddet konusu olabilirken başörtüsü yasaklarının bu kategoriye alınmayışı ideolojik bir tutumdu kesinlikle. Yani Aşkın Asan ne kadar bağımsızlık ve yansızlık ilkesini karşılamıyorsa Feride Acar da ideolojik tarafgirliği nedeniyle yansızlık ilkesine o kadar aykırı düşüyordu.

Feminizm, bir makro siyaset pratiği ve hayatın şekillendirdiği ihtiyaçlar, feminist çalışmaların konusu. Akademik feministlerin, kadınlara dönüp “hayır bu bizim sorunumuz değil” diyebilme lüksü olamaz. Tersine sokaktan çıkan kararları akademikler yorumlayarak feminist teoriyi geliştirdi yıllardır. Böyle de gitmesi kaçınılmaz. Feminizm tüm dünyayı etkileyen dönüştürücü gücünü, baştan ve ezbere kuramsal çalışmalarla değil gündelik hayatın içinde kadınların sorunlarının görünür kılınmasıyla elde etti. Yani sokak akademiyi yönlendirdi daima, akademi sokakları değil. Kuramsal ve akademik çalışmalar politika üretiminde ne kadar önemliyse politika üretimine ihtiyaç duyulan konuların belirlenmesinde de sokaklar o kadar önemli. Bu dengeyi kaybetmemek için de feminizme sınır çizecek “feminist güç odakları” oluşturmaktan kaçınmak gerekiyor. Oluşan güç odaklarını ve bunların çizdiği sınırları aşındırmanın bir arayışı olarak da yazmak, söylemek, tartışmak…

Evet, 2015’te ayrı bir adayı desteklemeden önce rahatsızlık duyduğumuz bu süreç başlarken yok sayılma halini, dile getirmemek benim hatam. Kişisel bir özeleştiri yaptığımda, önce açık yüreklilikle iç tartışma başlatmaya çalışmam gerekirdi diyorum. Ne kadar etkili olacağını hiç düşünmeden tartışmaya girişmeliydim. Güç bölünmesi yaratmamak için. Ancak zaten etkisi olmadı bu güç bölünmesinin. Dışişleri bürokratlarının, bizim desteklediğimiz adayı yeterince bağımsız ve tarafsız bulmayışıyla süreç, Feride Acar lehine işlemişti zaten. İsmi geçen iki temsilciden çok daha az ve etkisi sınırlı kalacak özellikleri vardı ama tarafsızlık ve yansızlık ilkesi sadece bizim adayımız söz konusu olduğunda işletilmişti. İstanbul Sözleşmesi Platformu ve kadın hareketinin geneli de adayımızı, feministlik yönünde sigaya çekme yetkisini(?) sakınımsız kullanmıştı, o süreçte. Feminizmin kabul salonuna hangi kadınların, hangi konuların gireceğini belirleyen, sınır çizici davranış kalıpları, ne kadar feminizme uygun? Beklediğim böylesi bir özeleştiri gelirse umuyorum ki daha kolay, daha hızlı ve daha etkin yol alabiliriz.

Kuşkusuz bu temel tartışma hangi yönde gelişirse gelişsin önümüzdeki günlerde beklediğimiz, kadın kazanımlarına yönelik tehlikeler karşısında ortaklaşmaya engel olmayacak. Şimdiye kadar da bu tür kırgınlıklar belli konularda ortak hareket etmeye engel olmamıştı. Sadece “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışının, kadını güçsüzleştirdiğini tespit etmiş olan kadın hareketine bu anlayışın egemen oluşu, önlenebilir. Gündemin peşinde savrulurken ortaklaşmak kolay ama kadın gündemini oluştururken de ortak politika üretme becerilerimizi geliştirmekte yarar sağlar.

 


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI