‘Sonuçlara itiraz’ mı AKP içi kavga mı?

Salı, 2 Nisan, 2019
İstanbul ve Ankara seçimlerinin ‘oyların yeniden sayımı’ falan gibi yollarla geri alınması için yerel ve küresel koşullar çok uygun görünmüyor. Buna yeltenmek, bugünkünden çok daha vahim tabloları erkene çekmek anlamına gelebilir. Gelinen noktada önümüzdeki sürecin, başta AKP içi çıkar grupları arasındaki çatışmalar olmak üzere, yönetici sınıflar ve devlet bürokrasisinin çeşitli klikleri arasında, yeni dönemin ‘gidişatını kollayan’ bir gerilim içinde cereyan edeceği anlaşılıyor.

İstanbul, Ankara, Adana, Antalya, Mersin el değiştirdi. İlk ikisi tek başlarına bile başlıca büyük bir siyasal değişimin habercisi olabilecekken, Akdeniz’deki üç büyükşehir de iktidar blokundan koptu. CHP ayrıca, İzmir, Eskişehir, Aydın, Muğla, Çanakkale, Hatay, Edirne, Tekirdağ gibi kentlerdeki üstünlüğünü korudu. Artvin, Bolu, Kırşehir, Sinop, Bilecik gibi yeni kentler kazandı. Sayısız kanaldan, aralıksız olarak sürdürülen, “bunlar terörist, bunlar devletin bekasını dinamitleyecek” propagandasına rağmen ortaya çıktı bu sonuç.

Detaya inmeden, yukarıdaki şu kısacık özetle bile, 31 Mart seçimlerinin, iktidar bloku açısından ama özellikle de onun AKP kanadı açısından ağır bir yenilgi olduğunu söyleyebiliriz. AKP’nin toplam oyunun hâlâ yüzde 44 dolaylarında olması, Cumhur İttifakı’nın yine toplam oylarında büyük bir düşüş görülmemesi, bu gerçeği değiştirmiyor. Erdoğan’ın da seçim gecesi son derece moralsiz bir görüntüyle yaptığı açıklamalarda öne çıkardığı üç konu, toplam oylardaki ‘üstünlüğü’, “büyükşehirleri kaybetsek de ilçeler bizde” avuntusu ve HDP’den ‘çeşitli yöntemlerle’ kopardığı belediyeler oldu… Ama kendisinin İstanbul, Melih Gökçek’in Ankara seçimini kazandığı 1994’te de partisi en çok oyu alan parti değildi. Refah Partisi o seçimde toplam oylara bakıldığında üçüncü sıradaydı (ilk iki sırada ANAP ve DYP vardı). Ama ülkenin iki atardamarı Refah siyasetine geçmişti. İki muazzam bütçeli belediye; Türkiye’nin iki mücevheri… Üstelik Erdoğan “ilçeler bizde” diyor ama 1994’te kendisi İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan başlayıp Saray mukimliğine varan büyük sıçramasını başlatırken partisi İstanbul’daki ilçelerin çoğunu almış değildi. Şimdi de benzer bir durum var. Ülkenin ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan en önemli kentlerinin tamamına yakınında seçimi muhalefet kazandı. Bu net yenilgi, seçim kampanyasının merkezine kendisini koyan ve İstanbul ile Ankara’nın neredeyse tüm ilçelerinde miting yaparak bizzat kendi yarışıyormuş gibi oy isteyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yenilgisidir en çok. Sahneden bizzat seslendirilen romantik aşk şarkılarından “bedelini ödeyecekler”, “hesabını soracağız”, “yargıyı devreye sokarız”, “GBT’lere bakarız”, “yine kayyum atarız” gibi ifadelerle dile getirilen tehditlere dek, o seçim kampanyasının tüm sorumluluğu Erdoğan ve imgesinin omuzlarındaydı. 44 kanaldan neredeyse 24 saat konuşarak seçime girerseniz, kazanınca siz kazanmış olursunuz, ama kaybedince de faturayı ödemeniz gerekir.

Fakat Erdoğan’ın AKP ve onun siyasal şahsında bir süredir Türkiye’yi yöneten iktidar bloku açısından böyle ‘fatura çıkarılabilir’ bir fonksiyonu yok. Erdoğan’ın bu ‘dokunulmaz’ pozisyonu, bugünkü rejimin, onun kişisel tercihlerinden de bağımsız bir yönüdür artık. Erdoğan ‘hesap verebilir’, ‘fatura ödeyebilir’ bir siyasal figür değildir; çünkü onun etrafında kurulan rejim, esasen, ‘hesap’, ‘fatura’ gibi mekanizmalardan azadedir, öyle olmak zorundadır. ‘Tek adam’ rejiminde ‘tek adamın’ asıl rolü, grev yasaklatmaktan gazeteci tutuklatmaya, kupon arazilerden kamu ihalelerine kadar bir dizi farklı alanda tek karar verici haline geldiği aşırı bir merkezileşmeyi temsil etmesiydi. Bu ‘ayrıcalıklı’ pozisyon ise her defasında ‘sandık sonuçları’yla, ‘seçim kazanma’yla yeniden üretilebiliyordu. Ama sandıktan çıkan olumsuz sonuç bu pozisyonu sorgulatırsa sistem piramidinin tepesindeki taşın dengesi bozulmuş olur ve tüm yapı çöker.

Dolayısıyla bu yenilginin Erdoğan’a fatura edilmesi olanaksız görünüyor. Ama ortada ödenmesi gereken bir fatura olduğu da açık… Devletin tüm olanaklarını kullanarak ve neredeyse ‘devlet hüviyetiyle’, beka açmazıyla gidilen bir seçimden alınan bu sonuç Erdoğan öncülüğündeki iktidar blokunun kalıcılığını sorgulatmayacaksa, tam da yenilgiye işaret eden kapsamlı bir tasfiye kaçınılmazdır.

İşte bu noktada da AKP içindeki (ya da Erdoğan çevresindeki) farklı çıkar gruplarının pozisyonlarını korumak ve el yakacağı belli olan malum faturadan uzak durmak için tüm gayreti gösterecekleri anlaşılıyor. Pazar gecesi Ankara ve İstanbul yenilgilerinin açığa çıkmasından sonra gündeme gelen ‘sonuçlara itiraz’ hamlesinin, Erdoğan’ın hiçbir açık desteği olmadan ve AKP mahfillerinde birbirinden çok farklı tepkilerle karşılanan seyri, bunun en açık kanıtlarından biri olarak görünüyor. Süleyman Soylu ile Berat Albayrak arasındaki bir çekişme olarak mı okunur, ‘Pelikancı’ olarak addedilen çıkar çevresiyle ‘davanın gediklileri’ arasındaki bir gerilim olarak mı tarif edilir, çok önemi yok. Esasen bir rant ve çıkar paylaşım ağına dönüşmüş bulunan iktidar aparatının, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere Türkiye’nin en önemli ve geleceğini temsil eden kentlerdeki bazı imtiyazlarını kaybetmesinin ardından sert bir çekişmeye girdiği ve bunun AKP açısından da iktidar koalisyonunun mimarisi açısından da önemli sonuçlar doğuracağı anlaşılıyor. Büyük burjuvazinin temsilcilerinin, “seçim bitti, artık ekonomiye odaklanın” telkin ve tembihleri ile sert bir ekonomik çöküş korkusuyla mavi boncuk dağıtılan uluslararası sermayenin belirleyiciliği, iktidarın –ve tabii Erdoğan’ın seçeneklerini bu kadar sınırlamışken, kavganın, Erdoğan’ın bir adım geriden izlediği sert ve ölümcül bir hesaplaşmaya dönüşmesi de kaçınılmaz gibi…

İstanbul ve Ankara seçimlerinin ‘oyların yeniden sayımı’ falan gibi yollarla geri alınması için yerel ve küresel koşullar çok uygun görünmüyor. Buna yeltenmek, bugünkünden çok daha vahim tabloları erkene çekmek anlamına gelebilir. O halde “Bu seçim geçti, iktidar 4,5 yıl daha bizde” tesellisini bir zaman kazanma parolasına çevirip, parti ve ittifak odakları içinde ciddi bir tasfiye/hesaplaşma sürecine girmek çok daha işlevli olabilir. Tabii bir yandan da merkezi iktidarın olanaklarıyla muhalefetin yerel iktidarlarını zorlayarak…

Gelinen noktada önümüzdeki sürecin, başta AKP içi çıkar grupları arasındaki çatışmalar olmak üzere, yönetici sınıflar ve devlet bürokrasisinin çeşitli klikleri arasında, yeni dönemin ‘gidişatını kollayan’ bir gerilim içinde cereyan edeceği anlaşılıyor. Bugünkü iktidarın, 15 Temmuz’daki başarısız darbe girişimini fırsata çevirerek inşa ettiği olağanüstü rejim rasyonelliğini çoktan kaybetti ve giderek kabaran ekonomik sorunlar özellikle sermaye çevrelerinde daha ‘öngörülebilir’, daha ‘stabil’ bir siyasal iktidar beklentisini artırdı. Erdoğan, kendisi adına ve kendisine mecbur olarak şimdi birbiriyle dalaşmakta olan bu kliklerinin tozu dumanı arasında yeni bir yol çizmek sorunuyla karşı karşıya. Üstelik o toz duman kendi sübjektif koşullarının sisini oluşturuyor. Kendi iradesi ve çevresi dışındaki ‘objektif’ koşullarda da görüş mesafesi oldukça düşük. Peki, çöküşü önlemek için bir yol var mı? 94 Türkiye’sinin Erdoğan’ın seçim ‘başarısına’ gösterdiği tepki ve ardından yaşananlar düşünüldüğünde, kaçınılmaz dönüşüme karşı girişilmiş savunmacı hamlelerin sadece yıkımı derinleştirdiği ve ‘eskiye ait olanları’ gelecekten tamamen kazıdığı görülüyor. Ve bu kez içinden tavşan çıkıp çıkmaması bir yana, elde tutulacak bir ‘şapka’nın var olup olmadığı bile tartışmaya açık vaziyette…


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI