Bağra basılan taşlar yerine oturdu

Pazartesi, 1 Nisan, 2019
Faşizm sandıkla gitmeyebilir, baskılar artabilir, kayyımlar atanabilir, belediyelere iş yaptırılmayabilir. Ama faşizmin kalıcılığı, muhalefetin ortadan kaldırılmasıyla mümkün. Öyle görünüyor ki AKP hiçbir yöntemle muhalefetin direncini kıramıyor. Bu direnç, Kürtlerin bağırlarına bastığı taşlar yerli yerine oturtulduğunda, ekonomik çöküntü ve iktidarın siyasal tükenişiyle örtüştürüldüğünde, yakın olmasa bile uzak gelecek açısından umut yeniden filizlenebilir.

HDP’nin 31 Mart stratejisi “Kürdistan’da kazanmak, batıda AKP-MHP’ye kaybettirmek” üzerine kurulmuştu. Bu strateji kayyımlar yoluyla zaptedilmiş bazı yerlerde devletin zor aygıtlarına, manipülasyona ve “garnizon etkisine” takılmış olsa da, en az 7 Haziran seçimleri kadar Türkiye siyasetinde tarihi bir dönemeç yarattı.

HDP, başta Ankara ve İstanbul olmak üzere aday göstermediği en kritik yerlerde AKP-MHP’ye kaybettirdi. Bu açıdan Kürtler, devlet baskısının mutlak olmadığı batıda devlete gereken yanıtı verdi. Kürdistan’da ise devletin baskısı, perde arkasında yerli işbirlikçiler üzerinden yürütülen çıkar görüşmeleri, “garnizon etkisi” yer yer iktidar lehine sonuçlar çıkarsa da, Kürtlerin genel tutumu değişmedi.

Özetle Kürtler, Şırnak başta olmak üzere devletin zor aygıtlarının devreye konduğu, etkili aktörlerinin çoğunun hapiste veya sürgünde olduğu, sürekli gözaltı ve engellemelerle karşılaştığı belli bölgelerde gösteremedikleri güçlerini, Türkiye’nin batısında, HDP’nin ve Selahattin Demirtaş’ın çağrısıyla, “bağırlarına taş basarak” yaptı ve iktidara kaybettirdi. Dolayısıyla Kürtler, Türkiye’nin batısında bağırlarına bastıkları taşları yerine oturttu. Peki CHP de bu taşları yerli yerine oturtabilecek mi?

EMANET OYLARIN HAKKINI VERMEK

Eğer CHP başta olmak üzere muhalefet, Kürtlerin bağırlarına bastıkları taşların kıymetini bilip bu taşlarla iktidarın anti-Kürt politikasına karşı bir duvar örmeye yönelirse, Türk milliyetçiliğini ve devlet korkusunu aşarak Kürt politikasında ciddi bir revizyona yönelirse, en azından 7 Haziran geçersiz sayılarak yapılan 1 Kasım seçimlerinin akıbetinden sıyrılabilir.

Hatırlanacağı gibi HDP 7 Haziran seçimlerinde kendisine CHP’li seçmenden gelen desteği “emanet oy” olarak kabul etmiş ve bu emanete sahip çıkacağını ifade edip AKP’yle de herhangi bir koalisyon görüşmesine kapalı olduğunu ilan etmişti. HDP bu duruşunun bedelini ağır ödediği halde çizgisinden geri durmadı.

Şimdi CHP ve diğer muhalefetin sırtına binen borç, Kürtlerin “emanet oylarının” hakkını vermek. Ancak 31 Mart akşamı Kılıçdaroğlu’nun İstanbul seçimlerinin kaderini belirleyen Kürt seçmene teşekkürü bile çok gördüğü gözden kaçmadı.

Buna mukabil gerek Erdoğan gerekse Bahçeli, “garnizon etkisiyle” bölgede elde ettikleri “başarıyı” ısrarlı bir biçimde Kürtlerden gelen bir destek olarak sunmaktan geri durmadı ki, buna birazdan geleceğim.

HALKTAN ALINAMAYAN GÜÇ, DEVLET GÜCÜYLE TELAFİ EDİLMEYE ÇALIŞILACAK

Erdoğan ve Bahçeli’nin ağız birliği yapmışcasına önümüzde uzun bir “seçimsizlik” dönemi olduğuna dair vurguları da boşuna değil.

“Artık sık sık seçimlerle iç içe olmayacağız. Ekonomisiyle, siyasetiyle, özellikle savunma sanayiyle yatırımlarla üretimlerle nasıl meşgul olacağız, buna odaklanacağız.” (Erdoğan).

Üke gündeminde seçim konusu tamamen kalkmıştır. İstikrar temellenmiş, Türkiye’nin önü açılmıştır.” (Bahçeli).

Öyle anlaşılıyor ki AKP-MHP koalisyonu, yaşadığı hezimetin üstesinden yeni bir seçimle gelemeyeceğini, karşı karşıya bulundukları halk tepkisinin artık yapısallaştığını görüyor.

Dolayısıyla AKP-MHP’nin kendilerini uzun bir süre “sınatmamak” için erken seçime başvurmayıp halktan alamadıkları gücü devletin zor aygıtları üzerinden telafi etmeye yöneleceği, uzun “seçimsizlik” dönemini, kaybettiği belediyeleri çeşitli müdahalelerle yıldırmaya, yıpratmaya çalışarak geçireceği ve bunu başardığı anda da yeni bir seçime yöneleceği anlaşılıyor.

Bu yeni bir baskı dalgasının da işareti olarak okunabilir ki, sinyalleri de verildi.

Ayrıca balkon konuşmasında Erdoğan’ın Menbiç ve Fırat’ın doğusuna askeri müdahale işareti vermesi de dikkatlerden kaçmamalı. İktidar hem ekonomik hem siyasi krizini yeni bir savaş politikasıyla örtmeye, yeni bir militarizasyon sürecini devreye sokarak muhalif kitleleri “vatan-millet-beka” söylemi üzerinden sindirmeye yöneleceğe benziyor.

ERDOĞAN VE BAHÇELİ NEDEN KÜRTLERE TEŞEKKÜR ETTİ?

Gelelim Erdoğan ve Bahçeli’nin “Kürt kardeşlerine” yönelik ısrarlı teşekkürlerine…

Bahçeli kısa kesti: “İstismar ve yalanlara sırt dönen Kürt kökenli kardeşlerimize onurlu duruşlarından ötürü teşekkür ediyorum.”

Erdoğan ise “Doğu ve Güneydoğu’daki başarıları” dolayısıyla Kürtlere yaptığı teşekkürüne ilave olarak askeri güç kullanımına işaret etti: “Bu sonuçlar Kürt kardeşlerimizin iradelerini ne terör örgütüne ne de terör örgütünü arkaya alanlara iradesini teslim etmeyeceğini göstermiştir. (…) Bölgemizde oluşan tehditleri diplomasi kanalları ve askeri gücümüzü kullanarak ortadan kaldırmayı sürdüreceğiz.”

Erdoğan-Bahçeli’nin “Kürt kardeşlerine” teşekkürü, batıdaki kaybı “doğudaki başarı hikâyesi” üzerinden örtme çabası olarak okunabilir.

Fakat AKP-MHP’nin sadece “doğudaki başarı hikâyesiyle” yetinmeyip dört yıldır devam ettirilen savaş politikasını da derinleştireceği ve ekonomik çöküntüyü de bu şekilde manipüle etmeye çalışacağı görülüyor.

FAŞİZM SANDIKLA GİTMEYEBİLİR, BASKILAR ARTABİLİR, KAYYIMLAR ATANABİLİR AMA…

Her durumda AKP-MHP koalisyonu İstanbul dâhil olmak üzere Türkiye’nin batısında da doğusunda da kaybettiğini itiraf etmeyecek. İstanbul’u kaybettiklerini kabullenseler bile “seçimi kazanmış gibi” konuşacak ve anlatacaklar. Bunu yaparken de kazananları “yönetin de görelim” diyerek engellemeye, zorlamaya ve yukarıda da dediğim gibi uzun seçimsizlik döneminde yıpratmaya çalışacaklar.

Fakat an itibariyle 1 Nisan’dayız ve gerek ekonomik kriz gerekse Türkiye’nin başta Suriye olmak üzere karşı karşıya bulunduğu tıkanmışlık 1 Nisan şakası değil. AKP, kazanmış gibi yaparak ekonomik krizin bedelini de üstlenmek ve bu süreci yönetmek zorunda kalacak.

Başta Kürtler olmak üzere AKP’nin politikalarından bezen kitleler, 31 Mart’ta muhalefete tarihi bir kaldıraç sundu. Eğer muhalefet bu kaldıracı kullanabilirse, AKP-MHP’nin kazanmış gibi yapmasının hükmü kısmi kalır ve uzun seçimsizlik süreci muhalefetin değil iktidarın aleyhine işleyen bir takvime dönüşür.

Faşizm sandıkla gitmeyebilir, baskılar artabilir, kayyımlar atanabilir, belediyelere iş yaptırılmayabilir. Ama faşizmin kalıcılığı, muhalefetin ortadan kaldırılmasıyla mümkün. Öyle görünüyor ki AKP hiçbir yöntemle muhalefetin direncini kıramıyor. Bu direnç, Kürtlerin bağırlarına bastığı taşlar yerli yerine oturtulduğunda, ekonomik çöküntü ve iktidarın siyasal tükenişiyle örtüştürüldüğünde, yakın olmasa bile uzak gelecek açısından umut yeniden filizlenebilir.

 

 


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI