Dersin değil sınavın zamanı

Cumartesi, 23 Mart, 2019
Soylu’nun “gün ders verme günü değil”, Erdoğan’ın “kazansalar da bedel ödetiriz”, Bahçeli’nin “ekmek sonraki iş” sözleri, iktidar seçmenindeki kopmanın/erimenin kabul edilebilir sınırı geçtiğinin göstergesi sayılabilir. Çünkü, ölçüsüz bir saldırganlıkla muhalefeti merkeze koyan kampanya stratejisi yeterli baraj yaratamadığı gibi, aksine erimeyi hızlandırıcı bir etki de yarattı.

“Zaman ders verilecek zaman değil.” Bunu söyleyen, son zamanların en “veciz” cümlelerini bulan ve kullanan İçişleri Bakanı. Önce gerçeküstü, hatta distopik senaryolar eşliğinde kurulmaya, inandırıcı yapılmaya çalışılan endişe, “ne olur bize zafiyet yaşatmayın” şeklindeki yalvarma sınırına dayanmış durumda. Yani verilecek/alınacak bir ders, yenilecek bir dayak var da, sadece zamanı değil. Dersi, cezayı bir zahmet erteleyin ricası, yakarması. Cumhurbaşkanı’nın “seçilseler bile kalamazlar” diyerek tehdit sopasını kullandığı çıkışında da, ortağı Bahçeli’nin “ekmeği, işi sonra buluruz” avutmasında da aynı ton var aslında. Fütursuz, saldırgan ve aşırı sert kampanyanın görünen yüzünün hemen yanında beliriveren ezik, yenik, çaresiz ikiz kardeşin silueti, gölgesi hiç gitmiyor. Bütün bu kampanyanın, beka davası söyleminin özeti; iktidarın seçmeni “bize bakarak değil, onlara bakarak karar verin” fikrine, yani dikkatin kendi üzerlerinden muhalefete çevrilmesine ikna etme çalışması. Sonuçta her zaman alışık olunanın tersine sürekli Erdoğan değil, muhalefet konuşuluyor. Bu, hem bir risk hem de bir fırsat. Hem çaresizlikten hem kurnazlıktan. Ama hangisine daha çok yaradığını 1 Nisan’da öğreneceğiz.

Seçime “hazırlıklı” olmak, sandıkları doldurmak/patlatmak; muhtarlara seçmen, polise sandık taşıtmak; YSK’yı, medyayı, sonuç ekranlarını bağlamak; devletin imkanlarını, imamların dualarını seferber etmek. Ancak bütün bunların yetmediği, anketleri olduğu gibi olası sonuçları da güvenilmez yapan şeyler hâlâ var: Kendi belediye başkanlarını görevden alarak, siyasetin gereğine uymuyor deyip ortağa posta koyarak -ama hemen vazgeçerek- sağlanamayan canlanmanın sıkıntısı. Saklandığında pek işe yaramayan, artık ancak açıkça itiraf edildiğinde inandırıcılık kazanan iktidarın beka korkusu. Erdoğan’ın teşkilatlarla yaptığı toplantılarda, kendi seçmenine hitaben meydanlarda sık sık dile getirdiği konsolidasyonu koruma ihtiyacı. Yapılan araştırmalar, ortaya çıkan anketler bir kenara bırakılsa bile, atılan her adımda, söylenen her sözde yaratılmaya çalışılan endişeye eşlik eden sahici bir korkunun izleri. Üstelik, bazen satır aralarında, bazen ulu orta ifadelerle saklanamayan; bazen de açıkça itiraf edilen, hatta altı çizilen bir durum bu. Ayrıca, ortaya konulan tablo sadece bugünle ilgili gibi durmuyor, 1 Nisan sonrasına uzanan tarafları da var.

Bahçeli’nin Erdoğan’a hediye ettiği, Süleyman Soylu’nun da tepesinde sürekli sallanmasına yardımcı olduğu beka kılıcı, iktidar için hem bir sığınak, hem de altında kalabileceği bir sorumluluk. Çünkü, Hakkı Özdal’ın dünkü “1 Nisan sabahı: Ya devlet başa, ya…” makalesinde yazdığı gibi “eğer siz bir seçime devlet olarak katılıyorsanız, onu kaybettiğinizde de ya ‘devlet seçimi kaybetmiş’ olur ya da siz devleti kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırsınız.” İşte telaş da, kontrolden çıkan saldırganlık da bu yüzden. Fakat, olanları, yaşananları, söylenenleri tamamen bir panik havasının mahsulü veya çaresizlik eseri saymak da çok doğru olmaz. Rasyonel bir kampanya aklının ve asıl olarak da sonuçlar ortaya çıktıktan sonra konuşulacak seçenekleri daraltma uyanıklığının izleri de mevcut. Yine Hakkı Özdal’ın yazısının sonunda sorduğu sorular da bununla ilgili: “Meşruiyetini artık sadece tutuklamadan, kayyumdan alan bir ‘devlet’ kendisini oluşturan ittifakların tümünü etrafında tutabilir mi? Yoksa egemenlik ilişkileri, ‘ya devlet başa’ mottosu için ‘yeni’ bir çözüm üretmenin, olası ‘yeni’ çözümleri devreye sokmanın yollarına mı bakar?”

Büyük ölçüde Devlet Bahçeli imalatı olan “beka davası” kampanyası, iktidar-devlet eşitliğini zorunlu kılıyordu. Ancak, 24 Haziran seçimlerini de erkene almaya neden olan bir başka zorunluluk, başlayan ve artacak olan gerilemenin kabul edilmesi ve ona göre pozisyon alınmasıydı. İttifakı güncelleyen, daha güçlü bir yapışkanla perçinleyen de, hem bu iktidar-devlet özdeşliği hem de siyasal destekte ortaya çıkan zafiyet alametlerinin birlikteliği oldu. Bir erime, gerileme ve kısmi bir kopuş eğilimi ortaya çıkmış, yavaş ilerleyen bir trende dönüşmüş ve konjonktür bunu hızlandırma riskleri getiriyorsa ne yapılabilir? Bu eğilimi tersine çevirecek yeni bir hikaye yaratılır. Rahatsızlıkları giderebilecek inandırıcı çarelere yüklenilir. Seçmeni ateşleyecek yeni bir vaat paketi veya motivasyon üretilir. Peki bunları yapmanın imkanları yoksa ve bulunan formüller pek işlemiyorsa ne yapılır? Kopanı, gideni, eriyeni durduramıyorsan, durduramadığını kabul eder ve gidebilecekleri alternatifleri tıkamayı denersin. Senden gidenin, başkasının olmasını durdurmayı denersin. “Biz” daha iyiyiz diyemiyorsan, “onlar” çok kötüyü anlatırsın. Riskli olduğu kadar, fırsatçı olan aşırı saldırgan seçim kampanyası böyle bir akılla kuruldu. Yani, kendi oyunu konsolide etmekten çok, muhalefeti bulunduğu alanda, bulunduğu seviyede konsolide etmeye yöneldi. Zaten kendisini alternatif olmanın çok uzağında tutan, birlikteliğinden mahcup muhalefete karşı da bunun çok kolay işleyeceği düşünüldü.

Soylu’nun “gün ders verme günü değil”, Erdoğan’ın “kazansalar da bedel ödetiriz”, Bahçeli’nin “ekmek sonraki iş” sözleri, iktidar seçmenindeki kopmanın/erimenin kabul edilebilir sınırı geçtiğinin göstergesi sayılabilir. Çünkü, ölçüsüz bir saldırganlıkla muhalefeti merkeze koyan kampanya stratejisi yeterli baraj yaratamadığı gibi, aksine erimeyi hızlandırıcı bir etki de yarattı. Bunun, alınabilecek bütün önlemlere rağmen, önemli kayıplarla görünür olacağı bir tablo ihtimali hayli yüksek. Bundan sonra kampanyanın zaten var olan risklerinin geri çevrilmesi çok zor ama bu aşamadan sonra da muhalefete dönük yüklenmenin gevşemesi değil, artması beklenir. Ancak bu yüklenme, seçime dönük değil, daha çok seçimden sonrasıyla ilgili olacak: Ders verilmiş, dersini almış, sert bir karşı atağa hazır, pes etmeye niyetli görünmeyen ve hâlâ alternatifi olmayan bir iktidar ittifakı seçeneğini canlı tutmak. Ancak, yüzdeler itibariyle olmasa bile sayısal olarak ciddi bir gerilemenin görüleceği seçimden sonra, 4,5 yıl sürecek kesintisiz stabil bir siyasi süreç gerçekçi durmuyor. 17 yıllık AKP iktidarının başlangıç seviyesine yakın bir noktaya gerilemiş oy grafiğinin de yeniden bir dalgalanma ile yukarıya döndürülmesi hiç kolay değil. Dolayısıyla, “şimdi zamanı değil” denilen dersin, seçmene ilişkin son bir ikna hamlesi olmaktan çok, sınav tarihi hatırlatması olarak okunması da mümkün.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI