Seçim neyi çözer, ne gösterir?

Çarşamba, 20 Mart, 2019
31 Mart’ta yerel seçim yapılacağı için doğrudan bir iktidar değişikliği ihtimali pek gerçekçi değil. Ayrıca -söz konusu bir genel seçim olsaydı da- muhalefetin bir iktidar alternatifi oluşturduğunu kendileri dahil söyleyen kimse yok. Fakat bu seçimin iktidarın meşruiyeti ve zafiyeti konusunda belirleyici olacağı tezi asıl olarak iktidar sözcüleri tarafından ısrarla dile getiriliyor.

Topu topu on gün kaldı. Seçimin ne kadar yaklaşmış olduğunu meydanlarda, televizyon ekranlarında yapılan konuşmalardaki ayarsızlıktan da anlıyoruz. Son düzlük, son hamle, son çare baskısı ağızlarla kulakların irtibatını iyice kesmiş durumda. Kimi kendi kurduğu stratejiyi mayınlıyor, kimi kurulan tuzaklara balıklama atlıyor. Bir tarafta, siyasi tercihi nedeniyle bir grup vatandaşın rehabilitasyona tabi tutulması ihtiyacından bahseden belediye başkan adayı, diğer tarafta aynı adayın seçilse bile bedel ödeyeceğini, seçildiği şehre de bedel ödettireceğini söyleyen Cumhurbaşkanı.

Mesnetsiz suçlamaların, dayanaksız ithamların, haksız etiketlemelerin giderek koyulaştığını, kara propagandaya, kirli siyaset diline daha geniş alanlar açıldığını görüyoruz. Sadece saldırırken değil, savunma yapılırken de hak-adalet, edep-adap ölçüsünün kalmadığını görüyoruz. Örneğin, iktidar sözcüleri ve medyası tarafından bir karalama kampanyasına maruz kaldığını söyleyen Mansur Yavaş, aynı sözcülerin ve medyanın HDP hakkındaki iddialarını tekrar etmekte bir sakınca görmüyor. İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, HDP ile yan yana durma “suçlamasını”, AKP’ye “sizin yüzünüzden 6 milyon oy aldılar” diyerek cevap veriyor. İçişleri Bakanı söylediklerinin doğru olmadığını yüzüne söyleyenleri karakola aldırıyor.

Seçimin iyice yaklaşmasını, seçmenin küskünlüğüne rağmen şimdiye beklendiği kadar yükselmeyen “seçim ne işe yarar?” tartışmasının yeniden canlanmasından da anlıyoruz. Özellikle Erdoğan’ın daha önce kayyım atanmış belediyeler için söylediği, “ellerinden tekrar alırız” tehdidini Ankara için de tekrarlaması meseleyi alevlendirdi. “Her şey boş, kazanmasa bile kazandım der, kaybetse bile kazananın elinden alır, onu yapamasa iş yaptırmaz” şeklindeki bir fikri zincir yine dolaşıma girdi. Birbiriyle tamamen çelişiyor olsa da, sandık manipülasyonu, seçimleri tanımama, seçime ihtiyacı olmama gibi argümanlar aynı iddianın içinde kullanılmaya başlandı.

Sezai Temelli ve Mansur Yavaş atışması da, zaten biraz netameli olan “ehveni şer” zorlanmasını, stratejik davranma sıkıntısını tazeledi. Kemal Kılıçdaroğlu’nun “HDP Genel Başkanı’nın ne dediği bizi ilgilendirmez” diyerek, kendi adayının söylediğinin ne kadar ilgilendirdiğine cevap vermemesi de pek başarılı bir savuşturma olmadı. Mansur Yavaş’ın pek hevesli biçimde içine atladığı tartışma, mevcut haliyle iktidarı kesmediği için, Hürriyet Gazetesi ve CNNTÜRK’e hazırlatılan yalan haberle köpürtülmeye çalışılması da “hakkıyla” kullanılamadı. Bu anlamda, acele harekete geçmeyen Ekrem İmamoğlu’nun, meseleyi üretilen yalan haberle karşılama becerisini not etmek gerek.

Muhtemelen bu siyasi tablo çok değişmeden hatta biraz daha sertleşerek devam edecek. “Seçim ne işe yarayacak?” tartışmaları da öyle. Kalan sürede, büyük bir boykot kampanyası, yeni muhalefet örgütlenmesi beklenmediğine ve muhalefet partilerinin herhangi birinde seçimden çekilme diye bir gündem olmadığına göre, verili durum üzerinden konuşmak gerekiyor. Konuyu hissiyattan, küskünlüklerden, kişisel tercihlerden biraz ayrıştırarak serinkanlı bir zemine oturtmayı deneyelim. “Seçim ne işe yarar?” tartışması iki ana eksen üzerinde yürüyor. Birincisi, seçimin iktidar değişikliğine yol açıp açmayacağı; ikincisi seçimin sayısal bir ölçüm değeri olup olmadığı. Her iki seçenek için de farklı uçlara savrulan “mutlak” kanaatler veya hangi oranda etki yaratabileceğine dair ayrışan değerlendirmeler mevcut. 31 Mart’ta yerel seçim yapılacağı için doğrudan bir iktidar değişikliği ihtimali pek gerçekçi değil. Ayrıca -söz konusu bir genel seçim olsaydı da- muhalefetin bir iktidar alternatifi oluşturduğunu kendileri dahil söyleyen kimse yok. Fakat bu seçimin iktidarın meşruiyeti ve zafiyeti konusunda belirleyici olacağı tezi asıl olarak iktidar sözcüleri tarafından ısrarla dile getiriliyor. Muhalefet ise, daha önceki seçimlerden farklı olarak “bu seçimde tamam” iddiasını kullanmıyor, hatta AKP seçmenindeki bir çözülme olasılığını zayıflatmamak için özellikle uzak duruyor. Mesele değişiklikten çok, iktidarı geriletme üzerine kuruluyor.

 

“Seçimle iktidar değişir mi?” sorusu en azından 31 Mart için güncel olmadığından tartışmanın ikinci ekseni, yani seçimlerin ölçüm değeri ve yaratabileceği artçı süreçler öne çıkıyor. İttifaklar, kazanırken kaybettirme stratejisi, hazım sorunları yaratan formüller, sonuç aldığı görülen veya bir işe yaramayan taktikler, iktidarı geriletme iddiaları da hep bu eksen üzerine kurulu: İktidar seçmenindeki konsolidasyonun gevşemesiyle, bunun sayısal sonuçlara yansıması; bazı önemli merkezlerde yerel iktidarın el değiştirmesiyle, iktidarın kaybedebilir olduğunun gösterilmesi. Kampanyaların gidişatında, iktidar sözcülerinin bu duruma daha fazla ihtimal verdiği veya veriyor gibi görünmeyi tercih ettiği izleniyor. Muhalefet tarafındaki kararlı itirazcıların bir kısmı, iktidarın böyle bir sayısal tabloya izin vermeyeceği, bir kısmı ise böyle bir tablo görülse bile bir sonuç yaratmayacağı fikrinde ısrarlı. Seçimlerin verdiği sayısal sonuçların hangi seçimden sonra “anlamsız” hale geldiğini, hangilerinin sayılıp, hangilerinin ne kadarının geçerli kabul edileceğini belirleyen tariflere pek ulaşılamıyor. Seçim usulsüzlüklerinin, üzerine konuşulan verileri hangi oranda bozduğu konusunda da, bunu bir inanç meselesi yapmaktan fazla çalışma yok. Hatta, aynı cümle içinde geçersiz kabul edilen seçimlerden ve yine o seçimde “aşılmış barajlardan” bahsedenler çıkabiliyor.

Bir iktidarın gücü, yaptıklarından, yapabildiklerinden, yapabildikleri karşısında gelişen direncin kuvvetinden ama en fazla da devam ettirebildiği toplumsal destekten takip edilebilir. Arkasında sayısal olarak ifade edilecek bir toplumsal destek olmaksızın veya buna ihtiyaç duymadan iktidar gücü kullanmanın mümkün olduğu rejimler, modeller mevcut. Fakat -bütün rejim değişikliği iddialarına rağmen- Türkiye’deki iktidar koalisyonunun meşruiyetini sandığa dayandırmaktan vazgeçmesi değil, yerel seçimleri bile referanduma dönüştürdüğü görülüyor. Muhalefet açısından da, bu restleşmenin politik olarak nasıl karşılanması gerektiği kritik soru: Seçimlerin mi, seçim sonuçlarının mı meşruiyet zemini olmaktan çıkartılması daha güçlü ihtimal, elde hangisinin araçları var ve an itibariyle belirleyici eğilim hangisine yakın.

Yine bir başka kritik soru, iktidar -ekonomik göstergelerde de olduğu gibi- zorlamalarla sayısal verileri gerçekte olduğundan ne kadar uzağa taşıyabilir? Olanı ne kadar lehine bükebilir? Hiç olmayan bir şeyi, var gibi gösterebilir mi? Seçimlerin sayısal verileri tamamen çöp müdür? Bu kritik sorulara verilecek cevaplarla ilgili çok sert tartışmalar açılması mümkün ama “boş ver gitsin” veya “içimden gelmiyor” şeklindeki kişisel tutumların siyasi tavır haline getirilmesi çok rasyonel durmuyor. Seçim kalıcı bir çözüm getirmeyebilir ama hiçbir şey göstermediği, gösteremeyeceği de fazla zorlama. Ayrıca, seçimin neyi göstereceği konusunun sadece iktidara bırakılması da pek akıllıca görünmüyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI