Mehmet Said Aydın
Mehmet Said Aydın

LaWje yahut Ali Tekbaş’ın söyledikleri

Pazartesi, 18 Mart, 2019
Ali Tekbaş şarkıya başlamadan önce tellilerin sesi duyuluyor. Kar, artıyor. Biraz daha üşüyoruz. Sağ alt taraftan “zozanî” bir soğuk giriyor otomobilin içine. Tellilere vurmalı eşlik ediyor. Tekbaş şarkıya başlamadan önce, hemen o an, ufacık bir es var. Susuyorlar. Sonra başlıyor “Hesen Lawo”ya. Kar biraz daha artıyor.

Modern çağın insanı bir şeyler kutlamak için takvimi bekliyor. Biz de bigane değiliz, kalamıyoruz kimi âdetlere. Sabaha kadar eleştir, at tut, nihayetinde sen de içindesin. İçinde buluyorsun kendini. Doğum günleri, yıldönümler, yılbaşı kutlamaları.

Faraza bir yılbaşına dağlardaki karı izleyerek girdiğimizi farz edelim. O dağ da, “en dağ” olanı olsun. Ona Ararat diyen de olsun, Ağrı da, Agirî de. Dağdan her bahsettiğinizde kimi şarkılar ve kimi şiirler sökün etsin. Ediversin. Sen Şivan’ın sesini taklit ederek “Agirî xwîn digirî” de mesela, dostun “Dağ görgüsü kazanır Ağrı’yı bir kez görse de kişi” desin. “Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak” hep aklına düşsün ama zikretme şimdilik. İki dostunla her yerde Ağrı’yı, o dağı arayın. Onun üzerine konuşun, ona dair şeyler söyleyin, habire onu izleyin.

Sonra İshakpaşa derler, bir yere gidin. Rehbersiz, duvarda yazılanları da ciddiye almadan, yıl yenisine dönerken, siz bir sarayı gezin. İshak Paşa gıybeti yapın. O büyük salonda dinlenilen müzikleri, yenilen yemekleri, edilen sohbetleri hayal edin. İshak Paşa’nın gusto sahibi biri olduğuna kanaat getirin, tezyin edilmiş o salonu ve salonun duvarlarına yapılanları, yazılanları görünce. Üçünüzden biri gözünü kapatsın, oradaki müziği hayal etsin. Etmeye çalışsın. Siz de ona katılın.

İşte LaWje oradadır. Sanki siz arabada dinlememişsiniz de, beraber saraya gelmişsiniz. İşte gitar şurada, cümbüş şurada, solist Ali Tekbaş oturdu, hemen soluna vurmalı yerleşti, sanatkârı da geldi. Mikrofon yok. Salonun akustiği o kadar güzel ki, zaten elektriğe ihtiyaç yok. Ki zaten, henüz elektrik diye bir şey yok çok şükür. Orada, o salonda başlıyor Ali Tekbaş söylemeye. Neyi? Tabii ki, “Hesen Lawo”yu. İşte başladı, “Hesen Hesen e lo lawo way Hesen e” demeye.

Kısık sesle, o sarayın ortasında, bu şarkının bizi neden bu kadar ilgilendirdiğini konuşuyoruz. Neden bu kadar tutulduk bu şarkıya, bu icraya? Kadın ağzı bir şarkı, Hasan diye birinin gelmesini bekleyen, onun elbisesinin kiri üzerine söylenmiş bir şiir mi bu? Bunu yazan, söyleyen, ilk icra eden, ilk hafızasında tutan insan kim olabilir? Mahlas beyti de yok, Hasan’ın en azından adını biliyoruz şarkıdan ötürü ama yazan, lawjeyi yakan kim acaba? Adı ne olabilir? Ona bunu söyleten şeyler neler olabilir? Hasan savaşta mıydı ki? Ne kadar uzağa gitmişti? Neredeydiler? Colêmerg’de mi? Belki de Bazîd’de miydiler yoksa?

Yol, kıvrıla kıvrıla çıkıyor saraya. Toprağa ayak bastığımız anda, gece gidip gidemeyeceğimizi soruyoruz. Çünkü Xanî de orada. Pirimiz Xanî. Kimi tuhaf tabelaları ileride görmezden geleceğimiz, şimdilik konumuz o değil. Şimdi, bu karlı gece oraya gidip gidemeyeceğimizi soruyoruz uzun at kuyruğu saçlı otelcimize. Karşıda, lobinin barında duran bir viskiye gözümüz ilişiyor. Fark ediyor Bilal Bey, ikram ediyor içimizi ısıtmak için. Telaşla yerleşiyoruz odalara; dünyanın en güzel oteli adeta. İki sabah sonra buradan Ağrı’yı da göreceğiz. Dünyanın “en dağ”ını. Ve “Şu yukarıya çıkacaksınız,” cümlesine uyarak otomobili karlı yokuşa sürüyoruz. İşte sarayın yanındayız. Birkaç araba daha gelmiş. Tanıyoruz bu durumu; şehre hakim bir yerden bakan sakin yere gelen arabalar. İçinde müzik çalıyordur illa ki. Ellerde illa ki “meşrub” vardır. Plakalar birbirini tanıyordur. İnerken selamlaşıyorlardır. İşte yabancı plakayla biz de oradayız. Ve tabii ki “Hesen Lawo” çalıyor. O an, o ânın güzelliği nasıl tarif edilebilir?

Deneyeceğim: Sırtımızda Xanî var, sağımız saray var, önümüzde dolana dolana inen yolun sonunda ova var ve uzağımızda, tam karşımızdaki uzakta, şu an görmediğimiz heybetli bir “en dağ” var. Karanlık bile beyaz. Durmaksızın kar yağıyor. Kar yağmazsa, hiçbir şey yerli yerinde durmayacak adeta. Kar, bir şeyleri yan yana tutmak için yağıyor. Bembeyaz. Ali Tekbaş şarkıya başlamadan önce tellilerin sesi duyuluyor. Kar, artıyor. Biraz daha üşüyoruz. Sağ alt taraftan “zozanî” bir soğuk giriyor otomobilin içine. Tellilere vurmalı eşlik ediyor. Tekbaş şarkıya başlamadan önce, hemen o an, ufacık bir es var. Susuyorlar. Sonra başlıyor “Hesen Lawo”ya. Kar biraz daha artıyor. Saray sağımızda, ova karşımızda, Xanî sırtımızda. Bir yeni yıla ancak böyle girilebilir. İşte şimdi, belki de ajandalar kaybolmak içindir.

LaWje’yi ben çok geç dinledim. Umarım, herkes benim kadar gecikmemiştir.


Mehmet Said Aydın kimdir?

1983 Diyarbakır. Kızıltepeli. Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Üç şiir kitabı var: “Kusurlu Bahçe” (2011), “Sokağın Zoru” (2013), “Lokman Kasidesi” (2019). “Kusurlu Bahçe” Fransızcaya tercüme edildi (2017). “Dedemin Definesi” (2018) isimli otobiyografik anlatısı üç dilli yayımlandı (Türkçe, Kürtçe, Ermenice). Türkçeden Kürtçeye iki kitap çevirdi. BirGün ve Evrensel Pazar’da “Pervaz” köşesini yazdı, Nor Radyo’da “Hênik”, Açık Radyo’da “Zîn”, Hayat TV’de “Keçiyolu” programlarını yaptı. Editörlük yapıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI