Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Mayıs 68 ve Sarı Yelekliler Paris'inin gözü İstanbul'da

Pazar, 17 Mart, 2019
Magnum Fotoğraf Ajansı kurucularından, Bruno Barbey, 30 yıllık Fas izlenimleriyle Yapı Kredi bomontiada Leica Gallery'de. 1968 Paris'inde halkın direnişi ile Sartre-Beauvoir ikilisi ve Jean Luc Godard gibi yüzleri görüntüleyen ve Sarı Yelekliler gösterilerinin de halen tanıklığını yapan Barbey, her iki olay arasında da gerçeküstü bir benzerlik bulunduğuna dikkat çekiyor

İstanbul’daki Yapı Kredi bomontiada’da yer alan Leica Gallery, bir döneme damgasını vuran uluslararası fotoğraf ajansı Magnum’un öncü üyelerinden, İsviçre ve Fransa yurttaşı Bruno Barbey’in 25 Mayıs’a dek izlenecek renkli ve mistik Fas karelerine kapılarını açtı.

Esasen Fas doğumlu olan ve Fransa Ulusal Liyakat Nişanı’na sahip Barbey’in 1970’lerin sonlarından itibaren çıktığı gezilerden harmanladığı ‘Benim Fas’ım sergisi, sanatçının aynı adlı özel bir albümüyle de kendini gösteriyor. 1964’te Magnum’a dahil olup, 1992 – 1995 arasında bu ajansın uluslararası başkanı olarak görev alan Barbey, ayrıca Fotografevi’nin cep albümlerinden biriyle de yakın geçmişte bu alanın meraklılarının karşısında olmuştu.

Halen Çin’de çıktığı geziler için yeni bir albüme yönelik hazırlıklarını sürdüren ve yine, Hong Kong’da yeni bir sergi için kolları sıvayan foto muhabiri ve sanatçı, retrospektif kitabı ‘Pasajlar’ı ise 2016’da yayımlamıştı. Magnum’un yapı taşı Barbey, halen devam eden ‘Sarı Yelekliler’ eylemlerinin de birinci gözden tanığı olarak, bugün de sokaklarda çalışmayı sürdürüyor. Yarım asırdan fazla süredir, başta Nijerya, Vietnam, Kamboçya, Kuzey İrlanda ve Irak ile Kuveyt olmak üzere 40’ı aşkın ülkede çalışan Barbey ile, sergi açılışı için geldiği İstanbul’da bir araya geldik.

.

Zaman ve hakikate tanıklık adına farklı bir dönemden geçiyoruz. Zira bu dijital çağda imgenin ömrü, gittikçe daha fazla kısalmış görünüyor. Ne düşünmektesiniz?

Bugün artık herkes birer fotoğrafçı. (Gülüyor.) Hemen herkes ellerindeki mobil telefonlarıyla resimler çekiyor. Milyonlarca imge, dünyanın dört bir yanında internet sitelerinde geziniyor. Ancak aynı zamanda dijital teknoloji, profesyonel fotoğrafçılara da bir özgürlük vesilesi olabiliyor. Çünkü günümüz teknolojisi ile fotoğraf çekebilmek daha da mümkün hale geldi. Bana kalırsa bu bile eski bir mevzu artık; keza neredeyse 15 senedir ben de dijital fotoğrafçılık içindeyim. Bu bana yaratıcılıkta daha iyi olabilme imkânı veriyor. Örneğin gece çekimleri, flaşsız çekimler ve doğal ışık kaynaklarından faydalanabiliyorum. Gerçekten harika. Belki bu daha yeni nesiller için söz konusu değildi; çünkü onlar geçmişte bunun ne denli karmaşık olduğundan haberdar bile değildiler. Sanıyorum bu dijital kameralar kendilerini inanılmaz biçimde ispatlamış durumdalar. Gerçekten etkileyici.

Zincir halinde dizilmiş öğrenciler barikat için birbirine kaldırım taşı veriyor, Paris 10 Mayıs 1968

Ve 1968’de Paris’teydiniz…

Evet; 1968’de gece çekimlerimi ekseriyetle siyah-beyaz olarak yapardım. Flaş kullanmaktan hazzetmezdim, çünkü bunu yeterince münferit görmezdim. Ancak 1968’de, günümüz imkânlarını bulabilseydim daha fazlasını yapabilirdim, yine de o sırada görsel bakımdan çok daha fazla zengin bir dönem olduğu bir gerçekti.

Jean Luc Godard, Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir

1968’de Jean Paul Sartre’ı da türlü durum ve eylemlerde objektifinize yerleştirdiniz. Onunla, yani varoluşçu felsefesiyle fotoğraf pratiğiniz arasında bir empati olduğu düşünülebilir mi?

Gerçekten ilginç olan şu ki, Sartre ve Simone de Beauvoir’ın öğrenciler üzerindeki etkisi çok büyüktü. Ancak aynı zamanda, bu durum sadece gerçeküstü değildi çünkü o sırada Sartre’ı Maoist olduğu varsayılan ‘Halkın Davası’ (La Cause de Peuple) gazetesini bizzat sattığı ve basımına dahil olduğu esnada görüntüleyen biriydim. Bana inanılmaz gelen o ki, dönemin tüm meşhur entelektüelleri, Kültür Devrimi’nden gayet etkilenmiş vaziyette idiler. Ardından benim de içinde olduğum bu çevreler, Kamboçya’da Kızıl Kmerler’in başını çektiği acı gelişmeler de yaşadıklarını öğrenince, bir milyon kişinin can verdiğinden haberdar olunca, Kültür Devrimi ve büyük Maoizm hakkında adeta ‘A aaaa..’ diyerek bu duruma şaşkınlık ve üzüntü içinde belli bir mesafe aldılar. Çünkü olup bitenlerden bîhaberdiler. Yani, asıl ilginç olan bana göre bu kısmıydı.

Paris’teki Sarı Yelekliler protestosu

Sizin de görüntülediğiniz Sarı Yelekliler gösterileri ile, vaktiyle kayıt altına aldığınız Paris 1968 direnişi arasında görsel ve içeriksel bir bağlantı kuruyor musunuz?

Sarı Yelekliler protestoları ve 1968 Mayıs’ı arasında kesinlikle bir bağlantı olduğuna inanıyorum. Örneğin çektiğim bir resimde, Mayıs 1968 protestolarının ünlü sloganı ‘Kaldırım taşlarının altında kumsal var’ bulunuyor. Bildiğiniz gibi bu 1968 Mayıs’ında oldukça meşhur, popüler bir slogan idi. Bir öğrenci, sokaktaki bir taşı kaldırdığında, altından çıkan ve boşluğu onun yerine doldurmuş bir kum birikintisi belirince, bu durum insanlar arasında bir espriye dönüşüverdi. İnsanlar taşı kaldırdıklarında, kumsala varacaklarına inanmayı seçti. Bu çok popüler bir hal aldı. İlginç olan odur ki, 50 sene sonra Hong Kong’da bile aynı cümle kurulabiliyor. Bu bana hayli gerçeküstü geliyor.”

Hong Kong’daki protestoda ‘Kaldırım taşlarının altında kumsal var’ afişi

Magnum Fotoğraf Ajansı size ne ifade ediyor bugün ?

Kendi neslimi şanslı görüyorum. Çünkü benim zamanımda büyük, yaygın bir basım ve dağıtım ortamı ile belli başlı büyük dergiler bulunuyor, okunuyordu. Ama artık mevzu bu değil, foto muhabirliği artık olması gerektiği yerde değil, mevcut rekabet TV ile baş başa gidiyor, hiçbir şey ‘yeni’ değil. Dolayısıyla zaman da değişti ve Magnum da bundan nasibini aldı. Artık Magnum da, piyasa da, yayımlar da olması gerektiği yerde değil. Bununla birlikte, ortaya çıkan bu durum, çok farklı fotoğrafçı türlerini de çıkarmadı değil. Bu daha önceden söz konusu değildi yani. Geçmişte çok daha ‘Henri Cartier Bressonvari’, geleneksel, klasik bir ekolden söz edebiliyorduk. Şimdi rengin de çok daha fazla egemenliğinde bir fotoğrafçılık var. Aynı zamanda ben de bildiğiniz gibi renkli çekim yapan az sayıda kişiden biri olmuştum. Bu meyanda Magnum da büyük oranda değişim gösterdi.

Fas, 1972

Son 30 yıldaki Fas’a dair izlenimlerinizle yüklü bu sergiye dahil olan metinlerde, ressamlar ve sanat tarihiyle kurduğunuz yakın ilişkiden de söz ediliyor…

Fas benim için son derece özel bir yer. Fas, ezelden beri ressamlar için de büyüleyici bir yer olagelmiş. Örneğin Eugene Delacroix, Fas’a 1832’de gelmiş ve Henri Matisse de buraya 1906’da uğramış. Matisse burada birkaç ay geçirdikten sonra paletinde tercih ettiği renklere ilişkin vizyonunu değiştirmesi gerektiğini beyan etmiş. Çünkü burada birçok mimari ve el yapımı nesnenin taşıdığı doğal renklerin zenginliğinden büyük etkilenmiş. Dolayısıyla Fas her daim, sanatçılar ve sinemacılar ile fotoğrafçılar için bir çekim merkezi haline gelmiş.

Fotoğraflarınız için ideal baskı ebatlarını nasıl belirlersiniz ?

Ekseriyetle ‘moda’ yapılan şey, çok büyük baskıların yapılması yönünde. Ancak, bu sergide de görüldüğü üzere benim standart baskı ebadım 60 cm., yine de bazıları hep daha büyük baskılar yapıyor. Elbette ben de bazen 120 cm’ye ulaşıyorum, ancak kullandığım filmin sınırlarını da göz önünde tutuyorum. Belli bir mesafeden baktığınızda tamam ama yakınlaştığınızda aynı neticeyi alamıyorsunuz. Bu, sizin ne istediğinizle ilgili bir şey. Günümüzde galeriler daha büyük baskılara yönelse de, bu insanların daha küçük baskıları yapmalarına bir engel değil. Özellikle de siyah beyaz baskıları düşününce, daha çok kabul görüyor bu.

İnsanların küresel fotoğraf albümü ‘Instagram’ için fikriniz nedir ?

Pek aşina değilim, bir hesabım bulunmuyor ve kendim bunu yapmasam bile, benim resimlerim yine de gıyabımda orada paylaşılmakta, sanırım.

Dijital ekipmana geçtikten sonra siyah-beyazı özlüyor musunuz? Çekiyor musunuz?

Halihazırda sadece renkli çekim yapıyorum. Ancak elbette, renkli fotoğrafla bir değil bu. Renkli fotoğraf baskısı yapılabiliyor. Mevzu, seçtiğiniz konuyla da doğrudan ilişkili. Yine de günümüzde tüm fotoğrafçılar dijitale geçti ve bunlardan kiminin siyah beyazı sürdürdüğünü biliyoruz. Dolayısıyla kimi zamanlarda evet, siyah beyaza geçiyorum ve bunun da en güzel tarafı, imajla oynayabiliyor oluşumuz. (Gülüyor) Örneğin bir renkli kareyi ya da siyah beyaz olanı tersine çevirebiliyoruz. Hatta ona yapay ‘gren’ ekleyebiliyoruz. Her nevi şey mümkün ama ben öyle teknik biri de değilim.

Türkiye veya İstanbul dediğinizde kafanızda beliren imge(ler) hangileri oluyor ?

İstanbul denince siyah beyaz imgeler aklıma geliyor tabii.. Ara Güler’in klasikleşen imgeleri bunun arkasından geliyor elbette. Sanırım eski İstanbul ile ilgili olarak biraz içli bir izlenimim var. Galata Köprüsü’nün eski hali… Bunlar resimleri daha kıymetli hale getiren şeyler…

Çektiğiniz kareler, insancıl bakışınızı yansıttığı kadar, kendi içlerinde ‘pitoresk’ de geliyor bana. Fikrinizi alabilir miyim ?

Pitoresk olduğuma katılmasam da insancılığı vurgulayışınıza katılıyorum. Birçok resmimde insanları görebilirsiniz. Bir bina silsilesinde, tek bir evde etrafa dağılmış türlü türlü insanları çalışmalarımda ekseriyetle görebilirsiniz. Söz gelimi bir manzara resmi bile çeksem, içinde bir insan her zaman mevcut olur, çünkü böylece bölge ile ilgili olarak bir boyut fikriniz de olur.

Bilgi: http://en.leica-camera.com/Leica-Galleries/Leica-Gallery-Istanbul/About-us-Gallery-Istanbul

YAZARIN DİĞER YAZILARI