Kültigin Kağan Akbulut
Kültigin Kağan Akbulut

Artık sansürü değil, otosansürü konuşmalıyız

Cuma, 15 Mart, 2019
Rapor bu kadar açık bir şekilde ortaya koymuşken otosansürün sebeplerine de derinlemesine bakmak gerek. "İnsanlar korkuyorlar," deyip geçmek kolay, ancak siyasi atmosferin tamamını ele almadan yapacağımız yorumlar kadük kalacaktır.

Uzun zamandır sanat ve sivil toplum alanında büyük çaplı sansür vakalarını pek duymuyoruz. Sanat kurumları ve sivil toplum kuruluşları provokatif, iktidarın ve yandaş medyanın dikkatini çekebilecek ve hedef gösterilebilecek etkinliklere pek girişmiyor. Bunun sebebi sansürün artık olmadığı, özgür bir ülke olduğumuz için değil elbette. Kurumlar iktidarın kodlarını çözdü ve kriz çıkarabilecek işleri en başından elemeye başladı. Yani otosansür hiç olmadığı kadar hayatın her alanında.

“Şu an üzerinde çalıştığım bir eserdeki cinsel içerikli bölümü kullanıp kullanmamak, kullanırsam infial yaratmayacak şekilde ama içeriğinden kaybetmeden kullanmanın yolunu bulmak üzerine kafa yoruyorum.”

“Bu anketi doldururken otosansür uyguladım.”

“Şimdi otosansür yapıyorum, çünkü her ne kadar VPN kullansam da, bunun hükümetçe yürütülen bir çalışma olmadığından emin olamam.”

“Çalıştığım kurumda yaptığımız dergi hazırlığında Edip Cansever’in ‘Masa’ şiirindeki bira geçen dizeyi yönetim sebebiyle kaldırmak zorunda kalmıştım.”

Bu ifadeler Susma Platformu tarafından yapılan Sansür ve Otosansür Araştırması’na bırakılan notlardan sadece bazıları. Aralık 2017 – Aralık 2018 tarihlerini kapsayan; tiyatro, medya, sosyal medya, sinema, görsel sanatlar, yayıncılık, müzik, hukuk gibi konulardaki sansür vakalarını derleyen Türkiye’de Sansür ve Otosansür Raporu son dönemin haletiruhiyesini karşımıza getiriyor. Raporda üzerinde durulması gereken konulardan biri de otosansürün kabullenilmişliği.

.

Raporda, “Otosansürün ne denli içselleştirildiğini ve âdeta günlük rutin hâline geldiğini gösteriyor” ifadeleri kullanılmış. Otosansüre dair ankette görülen bazı veriler şöyle. Ancak bu rakamlara bakarken ankete ulaşan ve anketi dolduran kişilerin de belli bir eğitim seviyesinin üzerinde, en azından Susma Platformu’nun kanallarına erişebilen bir kitle olduğunu göz önüne almakta fayda var. Türkiye’nin her köşesine ulaşabilen bir anket çalışmasında durumun vahametinin daha kötü olacağını tahmin edebiliriz.

“Yüzde 78,7 günlük hayatta otosansür yapıyor. Yüzde 12,09 günlük hayatta otosansür yapmadığını söylerken, yüzde 8,38 de bazı durumlarda otosansür yaptığını belirtiyor.”

“En çok otosansür yapılan konular ise sırasıyla şöyle: Siyasî konularda (yüzde 31,37), başkalarının rahatsız olabileceği durumlarda (yüzde 19,79), dinî konularda (yüzde 18,18), özel konularda (yüzde 16,68), aile ile ilgili konularda (yüzde 8,2), işle ilgili konularda (yüzde 5,71).”

“Yüzde 79 otosansür yapmadan Türkiye’de yaşamak mümkün değil, diyor. Yüzde 61 otosansür yapmazsa işsiz kalacağını, yüzde 57 otosansür yapmazsa dışlanacağını düşünüyor.”

“Otosansür gerekçeleri sırasıyla şöyle: Güvenliğin tehdit edilmesi yüzde 21,98, ceza davaları veya cezaî tatbikat yüzde 21,24, profesyonel anlamda itibarsızlaştırılma yüzde 14,53, aile veya yakınların tehdit edilmesi yüzde 13,04, iş yerine yönelik tehditler yüzde 9,19, eve yönelik tehditler yüzde 8,94, misilleme yüzde 7,7.”

Rapor bu kadar açık bir şekilde ortaya koymuşken otosansürün sebeplerine de derinlemesine bakmak gerek. “İnsanlar korkuyorlar,” deyip geçmek kolay, ancak siyasi atmosferin tamamını ele almadan yapacağımız yorumlar kadük kalacaktır.

En görünür sebep tabii ki iktidar baskısı. Sanat ve sivil toplum alanında birçok çalışması bulunan Osman Kavala’nın halen tutuklu yargılanması, bir yıldan uzun süre iddianamesinin yazılmamış olması ve bu davaların çoğunlukla siyasi enstrüman olarak kullanılması kişileri ve kurumları diken üstünde tutuyor. Nereden fon aldığınız, hangi kurumlarla işbirliği yaptığınız, nasıl etkinlikler yaptığınız hapse atılmanız için, derneğinizin ya da kurumunuzun kapatılması için basit bir gerekçe olabilir. Böyle bir hukuksuzluk ortamında kurumlar nasıl riskli, radikal işler yapabilirler?

İkinci sebep olarak da muhaliflerin ülkeye ve muhalefet partilerine dair umutlarının tükenmesini sayabiliriz. 24 Haziran seçim sonuçları, seçim öncesi oluşturulan “Erdoğan gidebilir” atmosferi, Muharrem İnce’nin seçim gecesi yarattığı travma ve HDP’nin de iş yapamaz hale getirilmesi bunun en güçlü etkenlerinden. Kurumlar ve kişiler artık günü geçirmeyi, en azından kurumların kapanmamasını ve dönemin sonunun gelmesini bekliyor. “Bu günler de geçer,” en olumlu tavırken, yurt dışına çıkmaya çalışmak haletiruhiyenin öbür tarafında duruyor. Kimse risk almak istemiyor, çünkü risk alabilecek, alınan risklerin meyvelerinin toplanacağı bir gelecek öngörüsü bulunmuyor.

Ancak benim asıl üzerinde durmak istediğim ve bu bağlamda pek üzerinde durulmayan konu da kutuplaştırma siyasetin kodlarının büyük ölçüde çözülmüş olması. İktidar uzun süredir kendi kitlesini konsolide etmek için kutuplaştırma siyasetini bir araç olarak kullanıyor. Ruşen Çakır, Medyascope programında bu konuyu etraflıca anlatıyor. En son 8 Mart provokasyonunda da gördüğümüz gibi iktidarın kendinden uzaklaşan, uzaklaşmayı düşünen kitleye, muhalifleri öcü gibi göstermesi gerek. Buna malzeme olacak materyallerin de arayışında. Ve yıllardır da gördüğümüz gibi kutuplaştırma siyaseti iktidarın işine yarıyor. Muhalifler kutuplaştırmadan herhangi bir kazanç elde edemiyor. Böyle bir ortamda provokatif, radikal işlerin de kutuplaştırma siyasetinin parçası olmamasının imkanı yok. Adaletsiz, yandaş medyanın her türlü arsızlığı yaptığı bir dönemde muhaliflerin dertlerini anlatacakları platformlar sınırlı.

Susma Platformu’nun hazırladığı rapor ülkenin içinden geçtiği duruma dair önemli doneler sunuyor bize. Ancak raporu yorumlamak ve yol haritası çizmek de işin önemli bir parçası.

Susma Platformu’nun hazırladığı Türkiye’de Sansür ve Otosansür Raporu’na ulaşmak için: http://susma24.com/turkiyede-sansur-ve-otosansur-raporu-2/

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI