Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Kendini yazarken, okuyan da bir kitap

Pazar, 10 Mart, 2019
Ömer Faruk'un 'avare karakterli' deneme kitabı 'Başkası Adına Konuşmanın Haysiyetsizliği', 6.45 etiketiyle raflarda. Kendini yazarken, dipnotlarıyla okumanın cüreti ve zevkini de tadan çalışma, kâh İstanbul Kadıköy'ün bar duvarları kâh Himalaya Dağları'nın eteklerinde varoluşun sınırları ve anlamının keşfine çıkıyor.

Bu haftaki yazımı, 6.45 Yayınları etiketli bir kitaba, yazar, gezgin ve editör, düşünür Ömer Faruk‘un ‘Başkası Adına Konuşmanın Haysiyetsizliği‘ isimli çalışmasına ayırmak istedim. Kitap, yazarın zihin ve gönül bohçasından paylaştığı türlü dipnotlarla zenginleşen, ilginç bir kaynakça kimliği taşıyor.

Çalışma, devlet, hayat, ölüm, kalım, iktidar ve birey gibi türlü kelimelerin tarih, hafıza ve tecrübe süzgecindeki yankılarına yönelik bir zihinsel gezi olmaya aday. Editoryal yaklaşımıyla mümkün mertebe serbest bir zihinsel tasarımın meyvesi olmayı deneyen kitap, yazarın keşfedip, vurguladığı ‘Çok Kalpli Asi‘nin bizlere salık verdiği nice kamusal nasihatle zenginleşiyor.

Ömer Faruk (fotoğraf: Berge Arabian)

Misal, ‘İçimde bir deniz var; güldüğümde gözlerimden taşıyor,’ ifadesini Gezi başkaldırısı esnasında bir duvar yazısından ödünç alan 180 sayfalık kitabın girişinde, Cemal Yardımcı, kitabın ‘haysiyeti yeniden içeriklendirdiğinden‘ dem vurarak, şunların altını çiziyor:

“…( Bu yüzden ) zihne ilişkin, ‘dünyayı yansıtan ayna’ benzetmesi, yanıltıcıdır. Belki, ‘üzerine dünyanın resminin yapıldığı sayfa’, daha iyi bir benzetme sayılabilir. Kimi zaman karakalem, kimi zaman yağlıboya ile, kimi zaman elimizde hangi boyalar varsa, onlarla; kimi zaman ise yeni boyalar arayıp, bularak yapılan bir dünya resmi.” (s.14)

Başkası Adına Konuşmanın Haysiyetsizliği, Ömer Faruk, 6.45 Yayınları, 186 syf, 2019

Yardımcı, muhaliflik mefhumunu büyük bir itina ile sorguladığı giriş yazısında kitabın ismi ve ‘ideali’ne de göndermede bulunarak, ilerleyen sayfalarda şu saptamalarda bulunuyor:
“Başkası adına konuşan, temsil ettiklerinin susturulmasına katkı yapmış olur. ‘Adına konuşmak’, başkasının sözünü çalmak, onları dilsiz bırakmaktır. Devletin millet adına konuşması durumunu başka bir düzeyde taklit etmek, devlete benzemektir. Muhalif düşüncenin mutlak yenilgisi demektir.

Mutlak yenilgi durumuna düşmekten sakınmak için ise, temsil ve ‘adına konuşma’ mekanizmalarını, mutlak olarak reddetmek gerekir.”(s.25)

Tam da Yardımcı’nın bizlere yardımcı olduğu gibi, Ömer Faruk, kitabında ‘mikrofon’ hatta evrene ‘makrofon’ uzattığı nice felsefeci, düşünür ve siyasal figür üzerinden, gayriresmî, gayrimeşru bir meclisin olabilirliğini, bu bireysel (ama yayımlandığı seviyede kamusallaşmış) alanda, kitabında sorguluyor, bölüşüyor ve tartışmaya açıyor. Yardımcı’nın okumasından ödünç alarak, onu olumlayarak yine alıntılamak gerekirse Ömer Faruk, kitabı boyunca “‘Çok Kalpli Asi’ dediği, düşünen, eleştiren, kendini devletin dışında kurmaya çabalayan , bunun için bir yandan kendisini kuşatan ve kısıtlayan yasaları ihlâl eden, bir yandan da kendi kendisini yıkıp, yeniden inşa etmeye çalışan kişiliği konu alıyor.” (s.26)

Ömer Faruk’un avare karakterli kitabı, kâh İstanbul Kadıköy’ün bar duvarlarında kâh Himalaya Dağları’nın eteklerinde varoluşun sınırları ve anlamının keşfine çıkıyor. Yazarın alıntısıyla bir bar duvarı, örneğin bize şu – kanımca varoluşçu – telkinde bulunuyor: “Düşünce, kendisi üzerinde düşünmediği sürece düşünmüş sayılamaz. Düşünce, temsil edilemeyendir.” (s. 33)
Dolu satırlarıyla olduğu kadar, grafik ve editoryal, iradî ama bonkör boşluklarıyla da düşünceye ve okura nefes ve nefs alıp verme ihtimali paslayan kitabın bir diğer unsuru, ‘fısıltı’ları. Wittgenstein’in önermelerine selam söylercesine, türlü ‘numaralar’la yaşamın şifresine çilingir sofrası kuran bir kitap bu. Çalışmanın bu satırlarında örneğin, yazar devlet ve birey arasındaki ilişkiye gayri pedagojik, hatta hadi adını koyalım, anarşik bir cüretle bakmayı deneyen Ömer Faruk, ‘Fısıltılar’ının beşincisinde bize şunu iletiyor:

“Binlerce yıldır sürekli büyüyen, örgütlenen ve güçlenen kimlik (=hayalî gerçeklik/=devlet yetişkindir; yönetebilmek için yönetilenlerin çocuk kalmasını, kendi düşüncesine muhtaç olmasını ister.” (s.35)

Yelda Baler’in siyah beyaz Himalaya kareleriyle içi ferahlayan kitap, Yuval Noah Harari’den Gilles Deleuze’e, John Zerzan’dan Jean – François Lyotard’a, Michel Foucault’dan Umberto Eco ve Friedrich Nietzsche’ye pek çok zihnin dipnotlarıyla, aklî bir cevher madeni gibi kendini ortaya koyuyor.

Yazar, kitabında geçmiş, şimdi ve geleceğin birey ve kitle üzerinde yarattığı olumlu ve olumsuz edimleri tartışırken, ‘haysiyet’ kavramına özellikle vurguda bulunuyor. (s.53) Ömer Faruk, bu madende kazdığı sorularıyla en dibe inerek, bir nevî medeniyet psiko-terapisine hepimizi buyur ediyor: “Soru: İlk emri kim verdi? İlk tasmayı kim taktı? ‘Hakikat'(=gerçek(=doğru)) budur!’u ilk kim söyledi ?(s.63)

Ömer Faruk, kurucusu ve yayın yönetmeni (Kasım ’87-Kasım’08) olduğu Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan sevgili Gündüz Vassaf imzalı ‘Cehenneme Övgü‘ ve ‘Cennetin Dibi‘ kitaplarını tebessümle akla getiren bu kitabı boyunca temsiliyet ve teslimiyet arasındaki netameli ilişkiye de kritik bir kalem ucu ile değiniyor.

Yazar çalışmasında Todd May’a da atıf yaparak, şunu aktarıyor: “(Çünkü) başkalarını temsil etme gücünün kendisi baskıcıdır; insanlara kim olduklarını ve ne istediklerini söyleme pratiği, insanlar ile kendilerini yaratma sürecinde olabilecekleri kişiler arasına bir engel diker. (…) başkalarını temsil etmek, başka baskıcı toplumsal ilişkilerin pekişmesine yardım eder.” (s.65)
Yazar, kitabında dipnotlarıyla bilek güreşine girmiyor. Bilakis, okuru bu ‘öteki’ zihinlerle tanıştırarak centilmence geri çekiliyor. Misal, yazar atıf yaptığı sosyal düşünürlerden Mary Douglas’la ilgili olarak ,’Kurumlar Nasıl Düşünür’ isimli kitabından esinle bize şunları ‘armağan’ ediyor:

“..İş, ev, evlilik, çalışma, çocuk, aile, emeklilik, askerlik, parti, savaş, kadın ve erkek kalıpları, kurumun sürdürülmesi ve kendini yeniden üretmesine göre biçimlenir. Devlet memurlarına dönüşmüş bilim insanları, bu kalıpları gerekçelendirerek, insanları etiketleyerek (tasarlanmış) insanlar yapılmasına yardım ederek, zihinlerininn esaret altında kallmasını sağlar: Aslında, ‘Onların meslekî konuları, idarî kategorilere bölünmüş, sanat bilimden, duygu idrakten, hayal gücü, akıl yürütmeden ayrılmıştır. (s.141-Douglas) Yeteneklerine göre kişileri etiketleyip, düşünceleri de rasyonel, deli, suçlu ve cezaî ehliyeti olmayan biçiminde yaftalarlar. Kurumları yaratan insanlardan, sınıflandırmaları yapan kurumlara, sınıflandırmalardan eylemlere, eylemlerden adlandırılmaya yönelik bir süreç, böylelikle aksamadan işler, belirsizliğin yerine kesinlik geçer; insanın zihninin ürünü olan kurum insana hükmetmeye başlar. Gözetim ve kontrolü amaçlayan bu sürecin tamamlanmasıyla birlikte, kurumlar bütün bilgi edinme, oluşturma ve ifade etme süreçlerini ellerine geçirmiş, kendilerini tahkim etmiş olurlar. Bu yüzden, ‘Kurumsallaşmış topluluk kişisel merakın önünü tıkar. Kamu hafızasını organize eder ve belirsizlik üzerine kesinlik dayatır. (s.144-Douglas)”

(…) Toparlayalım: Bir ‘hayalî gerçeklik’ olarak kurum, düşüncenin düşünene hükmetmesinin (vurgu, yazar Ö.F.) ilk ve en etkili örgütlenmesidir. ‘Kurumsallaşmış kişi’ ise, düşünmekten ve kendisi için ir hikâye edinmekten vazgeçen, varlığını ‘küçük bir devlet’ olarak sürdüren kişidir.” (s.69)

Bu minvalde yazar Ömer Faruk kitabın 72 ile 73’ncü sayfalarındaki dipnotlarında, merhum düşünür, sosyolog Ulus Baker’e de bir selâm veriyor ve şu göndermede bulunuyor: “Ulus Baker ise, devlet filozoflarından ‘saraylı’ olarak söz eder: ‘Descartes ve daha sonraki tüm resmî ‘Devlet Filozofları’, tam ya da yarı yarıya saraylıdırlar.” (Aşındırma Denemeleri, Ulus Baker, s125)

Kaan Çaydamlı’nın yayın yönetmenliğini yaptığı 6.45 etiketli kitap, diğer yanda, ‘tekil’ olmanın getirdiği durumlara da uyarıcı bakışlar kazandırıyor. Yazar Ömer Faruk, tekil olanların, (başkası veya öteki) ‘adına konuşmak’ ile ilgili pozisyonlarını, çalışmanın 93’ncü sayfasında şöyle izah ediyor:

“Tekillerde ‘adına konuşmak’ yoktur; ötekiyle dertleşmek, doğrudan konuşmak, seslerin birbirine karışması vardır. ‘Öteki adına konuşmamak, bu anlamda geleceğe, ‘temsil sonrası’na yönelik bir tutumdur. Temsil sonrası düşünce, farklılığın temsil edilmediği, ama diğer tekilliklerle birlikte kendi adına konuşabildiği ilişki biçimlerini yaratmak ve korumakla ilgilenir. Tanrı ve secde eden, hükümdar ve tebaa, yönetici ve yönetilen, temsil eden ve temsil edilen arasındaki dikey (vurgu bana ait – E.A.) ilişkileri üreten ‘devletçi düşüncenin’ hiyerarşisi yerine, yatay ve içkin tarzda ilişkiler meydana gelir. Bu da, saygı, utanmak ve haysiyetle (Vurgu: Ö.F.) mümkün olur. “

Eh, ben de bu kitap ve hayatınızın geri kalanını, emeğe ve bireysel tecrübeye koşulsuz saygı nezdinde, âmiyane tabirle ‘en heyecanlı yeri’nde, sizlere bıraksam, galiba iyi olacak. Yoksa bu (s)ayıklamaların fazlası, sahiden de kitabın dediği gibi, haysiyetsizce ‘bişi’ olur.

Bilgi: https://www.645dukkan.com/

YAZARIN DİĞER YAZILARI