Nur Betül Çelik
Nur Betül Çelik

Adsız kadınlar

Cuma, 8 Mart, 2019
Kendilerinden başka güvenecekleri kimsenin olmadığını anlatmış buradaki hayat onlara. Evlerinden kaçmalarına neden olan yoksulluk, burada da kadınları bırakmıyor. Kendileri için hiçbir şeyleri olmadan hep birileri için çalışıyorlar; benliklerini zedeleyen her türlü aşağılamaya, sömürüye göğüs geriyorlar.

İki yıldır ailece önce annem, sonra da babam için evde bakım ihtiyacı ortaya çıkınca Türkiye’de çocuk, yaşlı veya hasta bakımında çalışan göçmen kadınların sorunlarına tanık, deneyimlerine ortak olduk. Öykülerini dinlerken yoksulluğun kadınların sırtına nasıl bindiğini, mekan ve zaman tanımayan bir şiddet sarmalının kadınlık deneyimini nasıl şekillendirdiğini gördük. Bu adsız kadınlar için yazıyorum bu yazıyı.

Türkiye’yi bir umut olarak görebilecek kadar yoksullaşmış ülkelerden geliyor bu kadınların çoğu. Gürcü, Ermeni, Türkmen, Özbek… Savaşlarla yalnızca ellerinde avuçlarında ne varsa yitirmekle kalmamışlar, aileleri bölünmüş, diktatörlüklerle yönetilen ülkelerinde kötü politikacıların yolsuzluklarının, soyguncu-vurguncu düzeninin yarattığı sömürünün yükünü sırtlarında bulmuşlar.

Her kadın bir ömür dolduracak kadar acıyla geliyor. Bizimle çalışan ilk kadın Türkmenistan’dan gelmişti. Ülkesinde kalp hastası, çalışamayan bir eş bırakmıştı. Ülkesinde üniversite okumuştu, hemşirelik yapmıştı. Çocuklarından, eşinden uzak, hangi koşullarda yaşayacağını bilmediği bir ülkede hasta bakmaya gelmişti. Sesi içine kaçmıştı sanki. Kimseleri incitmemek için ayak parmaklarının üstünde yürüyordu evde. Evini özlüyordu. Zamanında durumları iyiymiş, yoksullaşmışlar. Yoksulluğa alışamamış. Şaşkındı. Üzgündü. Mağrurdu. Emeğine karşılık verebildiğimiz yetersizdi. Ama mecburdu.

Sonra çalıştığımız kadın, Gürcistan’dan neredeyse on yıl kadar önce göç etmişti. İşsiz kalan, uyuşturucu müptelası kocasından ayrılmış; kızını, torununu, annesini geride bırakıp onları geçindirebilmek için Türkiye’ye gelmiş. Üniversite diploması vardı. Ekonomi okumuştu. Türkiye’de diplomasının hiçbir değeri yoktu. Ailenin tek çalışanıydı. Onların bütün sorunlarını uzaktan çözmek için telefon cambazı olmuştu neredeyse. Herkese akıl veren, kızının, torununun sorunlarına buradan çare bulmak için dünyayı ayağa kaldırmaya hazır bir anneydi, anneanneydi. Onların kahramanıydı. Burada binlerce adsız kadından sadece biriydi. Emeğinin değeri pul kadardı.

En sonuncu anlatmakla bitmez. İnsanın içini kanırtacak kadar çok acı. Kırk yıla bu kadar acının nasıl sığdığını sorduk birbirimize hep onunla çalışırken. Çocukluğunda bir ensest kurbanı. Altı yaşında annesini kaybettikten sonra sistematik olarak baba tacizine maruz kalmış. Üvey anne sahip çıkmamış. Çocuk yaşta babasının bu yeni kadından olan çocuklarına bakmış. Evi çekip çevirmiş, tarlada çalışmış. 17 yaşında evlendirilmiş. Alkol sorunu olan eşinin dayağı yüzünden hastanelik olmuş, 20 yıl boyunca köle gibi evde tutulmuş, dayak yemiş. Her tür şiddetin mağduru olmuş, başkaldıramamış. Sonra Türkiye’ye gelmişler eşiyle. İki küçük kızını geride bırakarak… Burada yıllarca hasta bakmış. Zor işlere katlanmış, eline geçen üç kuruş parayı memleketine kızlarına göndermiş ki okusunlar, onun yapamadıklarını yapabilsinler, olamadıklarını olsunlar.

Türkiye bu kadınlar için hem ekmek parası demek, bir umutla geliyorlar buraya; hem de başka türlü bir sömürünün simgesi aynı zamanda. Kazandıkları üç kuruşa göz dikmiş simsarlardan, evlerine gönderecekleri paketler için fahiş ücretler talep eden memleketlileri kargoculara, oturum izni, çalışma izni gibi konularda yardımcı olmayı vaat eden danışmanlara kadar bir sektörün ağına düşmüş durumda hepsi. Çeşitli vesilelerle karşı karşıya kaldıkları kamu otoritesini temsil eden erkek memurların, sokaklarda yabancı olduklarını anladıklarında onları fahişe yerine koyan bilumum erkeğin cinsel saldırısına maruz kalıyorlar. Evlerde durum farklı değil. Cinsel şiddet, çoğu için gündelik hayatın sıradan deneyimlerinden birine dönüşmüş. Kendilerinden başka güvenecekleri kimsenin olmadığını anlatmış buradaki hayat onlara. Evlerinden kaçmalarına neden olan yoksulluk, burada da kadınları bırakmıyor. Kendileri için hiçbir şeyleri olmadan hep birileri için çalışıyorlar; benliklerini zedeleyen her türlü aşağılamaya, sömürüye göğüs geriyorlar. Haftada sadece bir gün metroları doldurup arkadaşlarıyla buluşmak için çıkıyorlar çalıştıkları evlerden. Belki bir pastanede çay içip sohbet ediyorlar. Kim bilir ne hikayeler anlatıyorlar birbirlerine?

Yüzlerindeki her çizgide binlerce kadının acısını gördüğüm emektar, yoksul, cefakar bu adsız kadınların, hayatımızın adsız kahramanları bütün kadınların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun!


Nur Betül Çelik kimdir?

Ankara’da doğdu ve yetişti. 1978’de Cebeci Kampüslü oldu, 1986 yılında asistan olarak girdiği Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinden Barış Akademisyeni olduğu için 7 Şubat 2017 tarihli 686 no.lu KHK ile haksızca ihraç edilişine kadar da öyle kaldı. Yükseköğretim Kurulu bursuyla gittiği İngiltere Essex Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünden, 1996 yılında, “Kemalist Hegemony: From Its Constitution to Its Dissolution” başlıklı teziyle doktora derecesini aldı. Kemalizm, hegemonya, söylem kuramları, politik ontoloji alanlarında makaleleri, İdeolojinin Soykütüğü I: Marx ve İdeoloji başlıklı bir kitabı var. Ayrıca Ernesto Laclau’nun Popülist Akıl Üzerine başlıklı kitabını çevirdi. Metodoloji, bilim felsefesi, postyapısalcılık, ideoloji kuramları, söylem kuramları, siyasal düşünce alanlarında çok sayıda ders verdi. İhraç sonrasında ADA (Ankara Dayanışma Akademisi) Kitaplığı bünyesinde iki arkadaşıyla birlikte Türkiye Siyasetinde Popülizmin İzini Sürmek başlıklı bir kitap çalışmasının hazırlıklarını sürdürüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI