Dinçer Demirkent
Dinçer Demirkent

Sağcıların üst aklı, savcıların hayal gücü: Gezi iddianamesi

Perşembe, 7 Mart, 2019
Herkes bir gün adının asla yan yana konmasını istemediği bir örgütle yan yana gelebilir. Bir kişi sağdan soldan iki elin parmağı kadar örgütün aynı anda üyesi olmak gibi bir yargısal fantezinin kurbanı olabilir örneğin. Bunun için bindiği uçakta ya da kaldığı otelde bu örgütlerle ilişkilendirilen birkaç kişi varsa, hele ki uçak yurt dışında bir yerlere gidiyorsa illiyet kurmaya yetecek her şey oluşmuş demektir.

Spinoza Teolojik-Politik İnceleme’nin mucizeler ile ilgili bölümünde hayal gücünden söz eder. Peygamberlerin neden sonuç ilişkilerine dayalı rasyonel akıldan ziyade asıl olarak erişilmez bir hayal gücü olduğundan bahseder. Hayal gücünün hele ki peygamberce bir hayal gücünün insanları inandırıcı ve sürükleyici etkisinin önemini vurgular. Rasyonel bilginin kuruluğundan sıyrılan hayal gücü bir bilme biçimi olarak duyguları harekete geçirir. Spinoza burada bir hiyerarşi kurmaz, aksine peygamberane bilginin çok güçlü bir hayal gücüne dayanması gereklidir. Örneğin ay tutulmasının astronomi açısından bilgisi kitleleri duygulandırmaz ama onun mucize anlatısına dayanan bilgisiyle koca bir inanç yaratmak mümkündür.

Bu bilgi, büyük siyasi davalar, çok sayfalı iddianameler döneminde yeniden kritik hale geldi ülkemiz için. Türkiye’de peygamberane olmayan hayal gücüne dayalı bilgi, toplumsal yaygınlığı ve siyasal kullanışlılığı ile inanılmaz bir yargılama aracına dönüşmüş durumda, hem de sadece mahkemelerde değil. Muhakeme prosedürlerinin yerini alan, delil ihtiyacını, illiyet kurma gereğini ortadan kaldıran bir inanç yaratma faaliyeti olarak yürütülen dava süreçlerinden geçiyoruz. Süreç önceki dönemlerdeki benzerlerinden temel bir fark içeriyor. Eskiden olan, siyasi olarak cezalandırmaya, muhakemeyi siyasi baskı altında yürütmeye ek olarak artık her dava hem de illiyet kurmadan bir inanç yaratmayı amaçlıyor. Toplumsal ve siyasal davalarda bunun hep olduğunu söyleyebilirsiniz, ama şu farkı göz ardı edemezsiniz. Sistematik işkencenin en yaygın dönemlerinden biri olan 12 Eylül diktası, bunu reddetmekte yalan da olsa prosedürlere uyduğuna insanları inandırmaya çalışmaktaydı. Fakat artık buna gerek duyulmuyor, çünkü yargılama yayılmış durumda. Yaratılan inanç düşmanlaştırmaya dayanıyor. Siyasal söylem ve yargısal mekanizma arasındaki bu ilişkinin özgün olduğunu vurgulamak gerekiyor.

YARGISAL VE SİYASAL SÖYLEMİN KESİŞMESİ

Fethullahçı yargı çetesinin giriştiği bir süreçti bu, ama onlar yerleştirme ve uydurma da olsa delile hâlâ ihtiyaç duyuyordu. Şimdi ise Gezi iddianamesi bağlamında, Turgut Kazan’ın vurguladığı gibi “delil”e de ihtiyaç duyulmuyor. Dolayısıyla herkes bir gün adının asla yan yana konmasını istemediği bir örgütle yan yana gelebilir. Bir kişi sağdan soldan iki elin parmağı kadar örgütün aynı anda üyesi olmak gibi bir yargısal fantezinin kurbanı olabilir örneğin. Bunun için bindiği uçakta ya da kaldığı otelde bu örgütlerle ilişkilendirilen birkaç kişi varsa, hele ki uçak yurt dışında bir yerlere gidiyorsa illiyet kurmaya yetecek her şey oluşmuş demektir. Nasıl ki siyasal iktidarın beka stratejisi çerçevesinde CHP, HDP ya da İYİ Parti bütün illegal örgütlerle işbirliği yapıyormuş gibi gösterilebiliyorsa.

Mahkemeler aracılığıyla bu yolla inanç yaratmanın Türkiye sağının dünyaya ve birey olarak kendine bakışı bağlamında da bir kolaylık sağladığı söylenebilir. Örneğin şöyle bir bilgiyi herkes duymuştur ya da bu topraklarla ilişkisi varsa bir gün bir takside ya da dolmuşta; otobüs durağında ya da pazarda duyacaktır: Türkiye’de Kırım Kongo Kanamalı Ateşi nedeniyle onlarca insanımızın ölmesine neden olan kenelerin İsrail tarafından Yozgat semalarından kutularla bırakıldığı bilgisi. Türkiye’yi bölmek isteyen güçler keneleri kutuya koyup Yozgat’ın üzerinden bırakıverirler. Bu bilgiye karşı Türk Tabipleri Birliği’nin 2010’da yayımladığı rapora dayanan bir bilgiyle karşı çıksanız, büyük resmi görmediğiniz için bir çiğ gülümseme görürsünüz karşınızda. Bu bilgi hiçbir duygu yaratmaz çünkü, biyolojik nedenler, insan göçü, keçi sayısındaki azalış, yaban domuzu popülasyonunun artması falan değildir kitleleri etkileyen. İşin içine üst akıl, Yahudilik, İsrail filan katmanız gerekir, bir düşmanlık, bir nefret bir inancın temeli olur. Hadi buradan yakalayamadım diye İsrail ile AKP arasındaki anlaşmalara değinirseniz bir de “van minut” yanıtını alır ve artık susarsınız. Türkiye sağının dünyaya bakışı “üst akıl”, bireye bakışı ise “bunu kendi düşünmüş olamaz”dır. Çünkü bireyi tanımlayan özerklikten yoksun bir ideolojiyle donanmıştır.

YARGILAMANIN TOPLUMSALLAŞMASI VE DÜŞMANLAŞTIRMALAR

Sağın her kesiminin, özellikle AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MHP Genel Başkanı’nın bekalarına dayanan beka-terör ikilemi bağlamında üst akıl ve terör çemberini mümkün bütün yurttaşları kapsayacak şekilde genişletip kendi milletlerini konsolide etme bağlamında kullandığı terminolojiye yatkınlığı buradan. Gezi iddianamesini okursanız, ölümler, kene ve Yahudiler arasında kurulan bağa benzer bir bağ kurulduğunu rahatça görebilirsiniz. Barış İçin Akademisyenler iddianamesine baktığınızda, yargılamaları izlediğinizde kurulan bağların aynı nitelikte olduğunu görürsünüz. Asıl olan bunların yarattığı, aşağıdan yukarı ve yukarıdan aşağı her yeri ülkenin en azından yarısının yargılandığı bir mekana dönüştürme sürecinin, topyekun düşmanlaştırma ve yurttaşlık statüsünden çıkarmaya nasıl dönebileceğini fark etme gereğidir.

Tam da bu nedenle Gezi davası da Barış İçin Akademisyenler yargılamaları da hepimizin davalarıdır. Türkiye’de hukuk ve demokrasinin bekası ile siyasal iktidarın bekası arasındaki mücadelede yeni eşiklerden birindeyiz. Hayal gücüne değil muhakeme usullerine göre işleyen, yurttaşların kendilerini güvende hissedecekleri yargı kurumlarının, idari mekanizmaların inşasında, demokratik hukuk devletinin yaratılmasında bu toplumsal ve siyasal davalara karşı göstereceğimiz refleksler referans olacaktır.

Fotoğraf: Ercan Karakaya/ Evrensel


Dinçer Demirkent kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü'nden 7 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edildi. Doktora derecesini aynı fakülteden, "Türkiye'nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin İki Kuruluşu ve Dinamik Cumhuriyet Kavramı" başlıklı tezi ile almıştır. Anayasa tarihi, cumhuriyetçilik, kurucu iktidar, siyasal temsil konuları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir, İzmirli olup Ankara’da yaşamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI