Murat Sevinç
Murat Sevinç

Eğer kendi bakış açımız, vatanımız ise...

Salı, 5 Mart, 2019
Türkiye’nin yüzde 50’sinin, kalan yüzde 50’den çokça ayrıştığını düşünüyor muyuz? Kimiz biz? Komşularımız kimler? Hoş sohbetler ettiğimiz bakkalımız, neden politik tercihlerimizden nefret ediyor ve yok sayılmamızı izlemekle yetiniyor? Peki nefret mi ediyor hakikaten?

Yazının başlığı, daha önce kitap yazılarında söz ettiğim bir Alman felsefecinin, Wilhelm Schmid’in yine incecik ve nefis kitabından. Adı, Kendiyle Dost Olmak. Tanıl Bora’nın çevirisiyle yayınlandı (İletişim). Sözü Schmid’e bırakıyorum:

“…birçok şey bir bakış tarzı meselesidir. Düşünceler, perspektife tâbidir. Hiçbir insan topyekûn bir bakışa sahip değildir, herkesin kısıtlı bir bakış tarzı, bir algılaması vardır, hakikatin tamamını göremez. Her hakikat arayışında onun başka veçhelerinin meydana çıkmasından anlayabiliriz bunu. Bir küreyi, hiçbir bakış açısından tam olarak idrak edemeyiz, ancak çok sayıda ve karşıt perspektif, güvenilir bir izlenim edinmeyi sağlar. Bu nedenle hakikat uğruna anlamlı olan, başka perspektiflerle de ilgilenmektedir. Oysa ne yazık ki sınırlı kalır bu ilgi, gerçi anlaşılır nedenleri de vardır bunun. Kendi bakış açımız bir bakıma vatanımızdır bizim, kendimizi orada vaziyeti biliyor ve korunup kollanıyor hissederiz; o bakış açısını terk etmek zor gelir bana, külfeti çok fazladır…” (Kitap çok ama çok hoş, diğerleri gibi. Okumanızı öneririm.)

Bir önceki salı yazısında, sürekli olarak cahil olduğu ‘varsayılan’ kesimin zannedildiği kadar cahil olmayabileceğinden, ayrıca cehaletin küçümsemekle yok olmayacağından ve cahil tespiti yapanların da düşündükleri ölçüde eğitimli olmayabileceklerinden söz edip sonraki yazıda bu ‘sohbete,’ deneyimlerden devam edeceğimi söylemiştim.

Kendiyle Dost Olmak, Wilhelm Schmid, Çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları, 2019, syf. 79

Bu yazı ve eğer bitiremezsem bir sonraki yazıda, ‘anlama’ çabasını sürdürmek ve bunu kendi vasat gözlemlerimden hareketle yapmak istiyorum. Her gözlemin ve genellemenin tartışılabilir, itiraz edilebilir, yanlışlanabilir olduğunu bir kez daha ‘hatırlatarak’ kuşkusuz. Hem okura hem kendime!

Tabii burada, ‘anlama’ çabası ile ‘hak verme’ ve ‘yüzünü yıkama’ arasındaki farka dikkat çekmekte yarar var. Milyonlarca yetişkin/seçmen/yurttaşa, nesli tükenmekte olan tosbağa muamelesi yapmakta da, sabah akşam küçümsemekte de sorun var. Her iki yaklaşım da ‘olup biteni’ görmeyi imkânsızlaştırıyor.

Değerli okur, sizde durum nedir bilmiyorum ama ben bazen olup bitenler hakkında birileriyle konuşurken bugüne dek yaşamadığım ölçüde gergin olabiliyorum. Ardından neden böyle yaptığımı düşündüğümde, hemen her zaman aynı sonuçlara varıp sakinleşmeyi deniyorum. Aynı saçmalıklar üzerine konuşup yazmanın bıkkınlığı bir yana, kendi ruh halime dair vardığım sonuçlardan biri şu: Karşımdaki insan aslında doğru söylüyor o anda! Buna mukabil o doğru, bir gerçeği soğukkanlılıkla yüzüme çarparken, beni kötümserliğe davet ediyor. Anlayacağınız konuştuğum insan haklı olduğu için sinirleniyorum! Kişisel açıdan en zorlandığım, en yoğun baş ağrısı yaşadığım anlar bunlar.

Buna mukabil o ‘haklılık,’ daha ziyade sonuca dair bir durum. Üzerine konuştuğumuz ‘olgunun/olayın’ nedeniyle, nedenleriyle fazlaca ilgilenmeyen bir ‘yargı.’ Kolaya kaçıldığını düşünüyorum sanırım o anda. Fakat şu da var ki; insan başına gelen her vahametin nedenlerini düşünmüyor, çoğu zaman anlaşılabilir duygusal tepkiler veriyor. Dayak yiyen insanın canı yanar ve öncelikle tehlikeyi savuşturmaya çalışır; kendisine şiddet uygulayanın o şiddeti neden uyguladığını düşünmez ki, pek mümkün değil böyle bir şey. Fakat hiç olmazsa belli bir zaman sonra ve belli bir mesafeden o eylemin nedeni üzerinde düşünmeyince, şiddete maruz kalmaya da devam ediyoruz. Hep benzer sıkıntıları yaşayıp hiçbir çözüm üretilemiyor oluşumuzun da bir nedeni ya da nedenleri olmalı.

Haklı olan insana o an duyduğum kızgınlığın, bir de çok daha kişisel bir nedeni var: Kuyruğun dik olması gerektiği zor zamanlarda hiç kimsenin moral bozmasını istemiyor oluşum herhalde. Saçma görünüyor belki ama kötümserlik yaymanın anlamı yok bana kalırsa. Gel gör ki bunu söyler söylemez, bu kez iyimserlikle görmezden gelmek ve yanlış çözümlemeler yapmak arasındaki, doğrusu pek de kalın olmayan ‘çizgiyi’ aşıp aşmadığımdan emin olamıyorum. Her neyse…

Okuduğunuz peşrevin ve Schmid’ten alıntının gerekçesi aynı. Sorun, iyimserlik-kötümserlik tercihi değil. Yaşadıklarımızın nedenlerini kavrayabilmek için pek çok değişkenden biri olan ‘komşumuza,’ onun halet-i ruhiyesine daha yakından bakılması gerektiğinden söz ediyorum. Huyunu suyunu anlamaktan. Vatanımız saydığımız ‘bakış açımızı’ biraz çeşitlendirmekten. Rahatımızı kaçırmaktan, düşünme konforumuzdan fedakarlık yapmaktan.

Anlamakta zorluk çekiyoruz. Bazen inanamıyoruz. Hakikaten nasıl olur da, aklın fikrin almadığı bu kadar çok şey olurken, milyonlarca insan destek vermeyi sürdürür? Nasıl olur da, Türkan Saylan’a o davranışlar reva görülürken alkış tutanlar, o davranışı reva görenler terörist ilan edildiğinde de aynı şevkle alkışlar? ‘Komşumuz,’ bizim terörist filan olmadığımızı gayet iyi bildiği hâlde, neden uğradığımız her türlü hakarete sessiz kalır? Hiçbir ortak değerimiz yok mu? “Yok artık, bu kadar da olmaz,” denilebilecek, üzerinde uzlaşabileceğimiz bir değer. Bir ilke. Kalabalığı, ‘toplum’ haline getiren ilkeler!

Peki bu cümlelerde geçen, ‘biz’ kimiz? İktidar karşıtlığı, muhalif olmak, muhaliflerin ‘biz’ sözcüğüyle adlandırılması için yeterli mi? Kim bu oduna, kömüre oy verdiği söylenenler? Hakikaten kömüre mi oy veriyorlar? Yan dairede oturan insanla nasıl bu denli farklı değerlere sahip olunabilir? Ya da, aslında yok mu birbirimizden pek farkımız?!

Türkiye’nin yüzde 50’sinin, kalan yüzde 50’den çokça ayrıştığını düşünüyor muyuz? Kimiz biz? Komşularımız kimler? Hoş sohbetler ettiğimiz bakkalımız, neden politik tercihlerimizden nefret ediyor ve yok sayılmamızı izlemekle yetiniyor? Peki nefret mi ediyor hakikaten?

Daha önce bir başka yazıda anlatmış olabilirim ama tekrarın zararı olmaz! 1970’lerin ortası. Muhit Rami, Yenimahalle. Rahmetli babam Kur’an kursuna göndermek istedi. Hâlâ çok sevdiğim, sevimli bir cami. Henüz ilk günlerde, camide karşısında oturduğumuz hoca, bizlere Atatürk’ün mozolesinden söz etme ihtiyacı hissetti! Efendim, Atatürk’ü gömmüşler ama toprak kabul etmemiş. İki kat yerin dibine gömmüşler yine kabul etmemiş. Hoca, yedi kata kadar indi! Sonra bakmışlar ki olmuyor, üzerine koskoca bir mermer yapmışlar, artık toprak fırlatamamış. Çocuğuz, oturduk dinliyoruz. Fakat çocuk da olsam hikâyede bir anormallik olduğunu fark ettim çünkü dindar ailemde Atatürk’le ilgili nahoş bir şeyler konuşulduğunu hatırlamıyorum. Eve gelince hayretle bizimkilere anlattım. Babam camiye gitti, hocayla ne konuştu bilemiyorum tabii ama beni oradan alıp bu kez Bereç’e yakın bir kursa yazdırdı. O kursun hocası çok iyi, efendi bir insandı. Adını hatırlamasam da o gün bugündür hep iyi hatırlıyorum.

Bu hatırada dört kişi var: Biri, küçük yaşta dindar dünyayla tanışan çocuk. İkincisi, siyasal İslam’ın palazlandığı yıllardaki o hoca. Hadi hafif tabirle ‘hıyar’ diyelim! Örgütlü bir hıyar mıydı yoksa münferit mi, bilemiyorum. Üçüncüsü, çocuğu Kur’an öğrensin isteyen dindar ve asgari duyarlılığa sahip Atatürk sever bir baba. Sonuncusu ise yine bir cami hocası olup düzgün davranan ve hep iyi hatırlanan insan. Hepsi aynı semtin çocukları.

Sorun şu ki, o semtin her çocuğu bu kadar şanslı değil. Kurstan alacak bir babası olmayabilir. Kaç kişi etkilendi o anlatılardan, hayatları nasıl evrildi bilmiyorum. Ancak kenar mahallelerde böyle şeyler olur ve çok daha kontrolsüzce gerçekleşir. Diğer yandan, aynı kenar mahallelerde, aynı inancı paylaştığını iddia eden aklı başında insanlar da yaşıyor. Bu gerçek bir yana, oralardan başka muhitlere geçiş yapmak kolay değil ama. Zira sınıfsal aidiyetler ve o aidiyetlerin bizlere kattıkları ya da kaybettirdikleri insanın hücrelerine işler. Bakın, sık sık yoksulluğa sövüyor oluşumun nedeni bu. Yoksulluk görmüş insan, sonrasında ne kadar çok parası pulu olursa olsun bakışlarından, hâl ve tavırlarından fark edilir. Allah’ın cezası kapitalizm ve bunun Türkiye’de yaşanan en adi versiyonu (tarihsel birikimin sonucu olarak yurttaş olamamış milyonlar!), yoksul insanın bütün bir ömür boyunca kendisini bir şeylere ‘lâyık’ görmemesine yol açıyor.

Biraz daha açmaya çalışayım o ‘ezilmişlik’ duygusunu. Rahmetli babam benim kaymakam olmamı istiyordu. Tabii akademisyen olunca da çok sevindi ama hayali kaymakamlıktı. Büyük adam. Sonunda valilik var. Gençliğinde karşılaştığı en iri makam sahibi ‘kaymakam’ idi. Ondan da önemli olan ‘okumaktı’ ama. Ne kadar para kazanırsa kazansın, ‘okumuş’ olmanın en büyük nimet olduğunu düşünüyor ve okumuşlara büyük saygı gösteriyordu, okul yüzü görmemiş Hüseyin. Hatırlıyorum: Her cuma (esnafın tahsilat günüdür!) dükkanın parasını zamanın Ticaret Bankası’na götürüp yatırıyordu. Giderken, gömlek üst düğmesini ve ceketini ilikleyip her zamankinden daha derli toplu görünmeye çalışırdı. Çünkü bankaya gidecek ve banka memurlarıyla karşılaşacaktı. Anlatabiliyor muyum? Ömür boyu sönümlenmeyen duygular var, koşullarınız ne kadar değişirse değişsin.

Hani sık soruyoruz ya, “Nasıl olur da bunca yıldır oy vermeyi sürdürürler?” diye… Bu sorunun tek bir yanıtı yok kuşkusuz, çok karmaşık. Ancak o yoksul/ezilmiş, kendisiyle aynı tabakadan birini görüyor artık ‘orada!’ Orası neresi? Zirve. Demek ki çıkılabiliyormuş. Birileri yapabiliyormuş. İyi de canım, Demirel de çoban değil miydi? Eh tabii, zaten o da sevilirdi o ‘cahil halk’ (!) tarafından. Ama unutmayalım, Demirel ‘Morrison Süleyman’ idi. Okumuştu. İngilizce konuşur ve hep kitapları önünde fotoğraf çektirirdi. Cumhuriyet’in çobanıydı anlayacağınız! Bu kez öyle değil; edinilememiş, başarılamamış, yoksunluğu çekilmiş ne varsa hayatta, onları yenerek gelmiş biri.

Tahmin ettiğim gibi konu bitmiyor, bir sonraki salı yazısında devam ederim.

Dindar kenar mahalle insanlarının dünyası; devlete gösterdikleri sarsılmaz sadakate, her zaman dile getiremedikleri bir ‘güvensizliğin’ eşlik etmesi, esnaflık hâlleri, özellikle kadın sosyalleşmesinin mekânlarından düğün salonları, yılbaşları, bayram seyran misafirliklerindeki sohbetler, ikinci ve üçüncü kuşak dindarlıklarına dair gözlemler… Ve tabii, ‘umursamamak.’ Neden umursamaz görünüyorlar? Umursamıyorlar mı? Nüfusun kalanı neyi ne kadar umursuyor? Çok şey var. Bir sonraki yazıya kalsın.

Muhterem okur, komşumuzun bazen bizden hiçbir farkı yok, bazen başka yüzyıllarda yaşıyor gibiyiz. İşte o ‘anlar’ arasındaki farkın gerekçeleri üzerine biraz daha fazla kafa yorsak? Ukalalık olarak algılamayın, deneyimle sabittir; küçük gördüğümüz insana hiçbir şey anlatamayız ve onunla ‘dürüst’ ilişki kuramayız. Doğru, bakış açımız vatanımızdır; buna mukabil başka vatanlar da var ve o vatanlar nicedir bizimkinin yaşanmaz hâle gelmesine izin veriyor!

 


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI