Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Gerçeğin 'bir başka' teşhiri

Pazar, 3 Mart, 2019
Yaşamı ve çalışmalarına Londra'da devam eden Seçil Erel'in 'Bir Başka Gerçeklik' sergisi, İstanbul'daki Millî Reasürans Sanat Galerisi'nde izlenebiliyor. Erel, iç ve dış düzen ile kaosu dengelediği yarı soyut kompozisyonları hakkında konuşurken, ilgili yapıtlara giden yolun, kişisel olarak yaşadığı değişimden beslendiğine dikkati çekiyor.

Ressam Seçil Erel‘in bizleri ‘Bir Başka Gerçeklik’e soktuğu kişisel sergisi, 6 Nisan’a değin İstanbul Nişantaşı’ndaki Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde izlenebiliyor. Erel’in çalışmaları, somut ve soyut olanın bir arada var olabildiği, sabır ve el ile yoğrulmuş türlü ebatlardaki geometrik dışavurumcu kompozisyonlardan, mikro ve makro kozmoslar türetiyor. Sergi yayımında, David Roberts Sanat Vakfı Direktörü, küratör ve aynı zamanda son olarak Liverpool Bienali’nin direktörü seçilen Fatoş Üstek de arşivsel bir metin kaleme alıyor.

Üstek, “Üretmek, bir eksiltme işidir. Tekrar çoğalmak için eksilmek gerekir,” diye başladığı ‘Kabullenmenin Huzuru’ isimli yazısında ‘eser ve sanatçı arasındaki gerilimin en bilge hali; sakinlik ve kabullenme,’ ifadesine başvuruyor ve şu harika saptamada bulunuyor: “Erel’in kendi dönüşüm sürecinde topladığı bilgeliklerin bir yansıması olarak görülebilir. Bir Başka Gerçeklik, sanatçının denge ve doğum/ölüm/yeniden doğuş döngüsünü içselleştirerek yorumladığı, bilimsel bakış ile teolojik bakış açılarını sentezlediği ve yeniden ürettiği bir sergi olarak ön plana çıkıyor.”

Galerideki sergide ayrıca, aynı bir kelebeğin kozasında bulunanları andırır bir sanatçı nesneleri bölümü de yer alıyor. Sergi bu bakımdan, yaklaşan isyankâr ve ölümlü baharın taze samimiyetine karşılık gelen türlü form ve renklerden oluşan ruhanî bir enerji cümbüşünü de andırıyor.

Hayatına Londra’daki ev ve atölyesinde devam eden Erel ile sergi vesilesiyle geldiği İstanbul’da buluştuk.

Seçil Erel-Evrim Altuğ

İşlerinde aynı anda hem bir bonkörlük hem cimrilik olduğunu düşünüyorum. Modernizm ve post-modernizme de aynı mesafeyi koruduğuna inanıyorum. Niçin? Çünkü görüp görebilen, sindirip sindirebilen için aynı anda hem grafik hem metafizik hem de ritüele dayalı çok sayıda unsurun bulunduğu bir dilin var. Sen öğenin üst üste katmanlandığı, bindirildiği, filigran veya parşömen gibi, aynı anda organik ve inorganik olabilen bir doku üretiyorsun. Bu açıdan duygusal ve aynı zamanda da aklî bir resim dili ortaya çıkıyor. Bir yanıyla da aklıma sevgili Adnan Çoker geliyor. Onun disiplini aklıma takılıyor. Bunun gibi, senin duruşun da bir kadın olarak önemli; rasyonalite ile nasıl bir müzakere içindesin, bunu merak ediyorum. Bu açıdan ortaya çıkan sembolizmi de düşünmemek elbette olmayacak. Bu tür konular, özellikle internetten sonra oldukça hızlandı ve yaygınlaştı. Belli semboller, dünyada çok daha rahat dolaşır ve hazmedilir oldu… Ben istersen böyle bir girizgâh yapmış olayım, sen de ortaya karışık, konuş istersen….

Aslında çok kısacık konuşarak, çok büyük bir konuşma açtın farkında isen. Bu sergi, benim için değişimi temsil ediyor diyebilirim, doğrusunu istersen. Hem içerik hem görsel olarak birçok şeyin değişime uğradığı bir süreç oldu. Bu, öncelikle bendeki değişim ile ilgili. İşlerim, ben ve yaşamım hep çok paralel gitti. Bu konular, içerikler, ben günlük hayatımda ne deneyimliyor isem, onunla ilişki kurarak içerikle buluştu ve daha içsel bir yerlerden gelmeye başladı. Bütün o rasyonel, kurgusal işlerim de dahil olmak üzere, hep yaşamımda dahil olan şeylerle ilişkilendi. Ben, o sebepten aslında çok küçücük detayları, çok derinden görüp, hissedip bunları dert edinen bir insan da olduğumdan…

Aynı anda hem bütüne hem parçaya itina gösteren birisin…

Evet. O yüzden ben ne deneyimliyorsam, bu işler de onlarla bütünleşti. Önceki seride benim hiçbir türlü bir yere bağlanamamam ve ait olamamam ile ilgili, fakat buna da ait olmaya çalışmak ile ilgili kaygılarımdan dolayı, haritalara, sistem arayışına ve mekânlar üzerine dayalı, bunlar üzerine çalışmalar kurmuştum. Fakat benim bu ‘artist residency/workshop’lar (sanatçı konuk programları ve atölyeleri) ve oralardan bir şeyler yakalayabilir miyim hikâyesi, beni bir şekilde Londra’ya savurdu ve ben oraya, kalıcı olarak yerleşme kararı almış oldum. Hatta, kızımın arkadaşının annesi, böyle bir konuda başvuru toplantısına giderken beni de çağırmışlardı. Hatta beni davet ettikleri halde onlar gelememişlerdi. Ve detayları bu toplantıda öğrendikten, ardından başvurduktan sekiz gün sonra, cevap geldi. Tuhaf biçimde oldu bu. Bana bunu üç ay önce sorsan yanıt veremezdim, üç ay sonra paketleri toplayıp taşınıyordum! Bu iyi ki de oldu. Çünkü ben, sorularımı başka yerlerden sorabilir hale geldim. Bu sebeple serginin adı da ‘Bir Başka Gerçeklik’ oldu. Bu yaşamla ilgili arayışlarımı hep kurgusal gerçeklikler üzerinden bulabileceğimi düşünüyordum ve bu yüzden de bir takım sistemlerle, daha kurgusal gerçekliklerle bunu nasıl tanımlayabilirim derken, bir gün İngiltere’nin sahil tarafındaki bir yere gittiğimizde, deniz kabuğu toplarken sergideki bir iş çıktı. Aslında bütün kurgusal gerçekliğin, doğadan ve bir deniz kabuğundan geldiğini, tüm bu üzerinde konuştuğumuz kurgusal gerçekliğin buradan geldiğini hatırlayıp, onun üzerine yoğunlaşmış oldum. Tabii, ben buraya girince beraberinde başka şeyler gelmeye başladı. Daha önceden üzerinde çalışma imkânı bulduğum yapraklar, doğa ve göz konusu birazcık devreye girmiş oldu. Ayrıca buralı olmanın da ne kadar kıymetli olduğu fikrini de hissettim. Çünkü bir yerde olduğun zaman, sahip olduğun şeyleri görmek yerine körleşmeye başlıyorsun. Halbuki işin içine mesafe girince, şunu da çok sevdim: Ben, Türkçeye hakim olduğum kadar, onların (İngilizlerin) diline de hakim değilim ve o mesafeyi de çok sevdim. Az, öz cümle ile, daha çok dinleyerek, daha az konuşarak, daha çok öğrenerek, bunların bana bambaşka şeyler açtığını görebildim.

Yüzeyde bir cehalet gibi görünmekle beraber, derinde garip bir cesareti de üreten, pragmatik bakışın yardımıyla kendi kişisel dilini söktüğün bir süreç yaşadığın anlaşılıyor. İhtiyacın olanı almış, olmayanı bırakmış gibisin…

Evet, gerçekten, o kadar ‘temiz’ ki… Yükler yok, ağdalı ifadeler yok, bir de zamanın yok.

.

Peki, izleyicinin işe katılması için, diyelim ki iradî, ‘yarım’ kompozisyonlar gibi bir çaban oluyor mu ?

Biliyorsun, bu işleri ben ekleye ekleye yapıyorum, yani bomboş bir yüzey ve onu doldurmuyorum. Ben bu işleri hep üç boyutlu bir algı ile yapıyorum. Bu çok tuhaf bir üretim sürecine karşılık olabiliyor; kapata kapata yapıyorsun… Şey gibi, bir bina yaparken de, üst üste bir şeyler giriyor, çıkıyor ve en sonunda da sökülüyor. Bilemiyorum, bunu bir yerde görmüş müydün… sergideki videoda da yer alıyor; yüzey aslında bambaşka ve ben de bazen sonunu bilemiyor oluyorum. Tahminî görüyorum. Aslında resimlerimi, o uyku ve uyanıklık hali arasında, çeşitli halüsinasyonlar halinde ‘görüyor’ ve sonra bunlara dönüştürüyorum diyebilirim. Ama dediğin gibi, bu arkaya dair referanslar, o, üst üste bindirilmiş, yoğun unsurlara rağmen bir kısmını onlardan koparmak, alabilmek…

Bana sorarsan, tutkulu, dahası, feminist bir iş de var bu sergide… Biraz ‘Kabullenmenin Huzuru’ndan bize bahseder misin ?

O bence, benim hayatımda yaptığım en sıra dışı işlerden bir tanesi oldu. Bunun altındaki o rahim de benim, artık ne bir kadın, ne anne olarak hiçbir şeyden korkmadığımı hissettirdi. Çünkü hayatım boyunca kadın olmanın bir ‘sorun’ olduğu hissiyle var oldum. O yüzden de resimlerim daha erkeksi/’masculin’ idi. Hayata karşı hep, her şeyi halletmek zorundaymışım, mükemmel yapmak zorundaymışım gibi bir yaklaşımım vardı. Fakat o soruları başka bir yerden sorunca, kişi dışarıya değil ama kendine sorunca, kendiyle yüzleşmeye kalktığında ve kendisini kabul edebilmeye başladığında, ki bu çok zormuş, böyle şeyler olmaya başlıyor ve kendini buluyor, yumuşuyorsun.

Kendinden bir mektup almış gibisin; zarfa da benziyor bu soyutlama. Zen sembolizmi gibi, içerisi, dışarısı, negatif, pozitif enerji, ortada ruhanî bir orji durumu… dediğim gibi hem rasyonel hem irrasyonel bir çalışma olmuş. Yani sanki çok soğukkanlı olmaya çalışıyor ve tadını çıkarıyorsun. Sanki 20 bin metrede bir uçuşta süzülür gibisin… Denetimi de, serbestliği de içinde taşıyorsun.

O da enteresan. Böyle düşünmemiştim. Benim hayata yaklaşımım da öyle. Yani, bir sürü şey yapmaya çalışıyorum ve olabilmeleri için de saatine, alt yapısına bakınca, sonra keyfine bakabiliyorsun.

.

Belleğine güvendiğin an, onu terk edecek kadar da deli olmak, bu sanırım.

Aynen öyle. Bungee atlama da buna dahil. (Gülüyor.) Evet, sen sembollerden bahsetmiştin, buradaki işlerde ayrıca eşkenar dörtgen yer yer kendini belli etmeye başladı. O da aslında yılanı ve dolayısıyla da iyileşmeyi temsil ediyormuş. Onun, sürekli deri değiştirmesinden de kaynaklanan iyileştirici bir gücü var. Bu form hep yatay-dikey iken, bu sergide birazcık daha diagonal olarak belirdiler. Bu sergiye çalışırken Doğu sembollerine baktığım sırada, bize göre Batı’da olan Brezilya, Meksika vb. öğretilerinden de çok şey edindim diyebilirim. Bu arada, şunu söylemek isterim: Ben 15-16 yaşımda resim yapmaya karar vermiştim. Bir gün, resim yapan birini gördüğümde başlamış oldu bu hikâye. Dolayısıyla bu galeri de o zamanlar benim için ‘mabed’ olarak gördüğüm, gidip geldiğim bir mekân idi. Sergi, ‘Bir Başka Gerçeklik,’ çünkü tam da o sırada benim okuduğum bir serî kitaptan ilkinin adı buydu. Londra’ya yola çıkmak üzereyken bit pazarına giderek, tekrar Carlos Castenada imzalı o kitabı buldum. Eski Meksika söylenlerinden bahsediyordu. Dediğim gibi, sergideki işlerden birinde, iki deniz kabuğunun birlikteliğini, bütünlüğünü vurgulamak adına karşılıklı konumlandırdım. Tüm sanat ve mimarlık tarihi de bu form üzerine kurulu, ancak esas olarak deniz kabuğuna odaklandığın zaman, daha geriye sarabiliyorsun… Ayrıca, bu eserdeki fon olarak kullandığım ‘tuğla’ dokusu, geçmiş işlerimde kendini çok fazla gösteriyordu. Bu işi, özellikle son olarak sergiye koymak istedim. Çünkü, fark ettim ki ben bir şeyler saklamaya çalışıyormuşum. O duvarların arkasına, kendimi gizlemeye çalışıyormuşum ve o duvarlar, aslında başkasının bana değil, ama benim kendime koyduğum engellermiş. Bu sebeple onları geride bırakıp, kendimi, her şeyi gördüğün gibi açtığım bir sergi, bir serî iş çıktı ortaya.

Sergide bir de beşli bir seri var… Biraz da onu konuşalım mı ?

O seri aslında dokuzlu idi. Bunu bir çiçek veya kuzey, güney elementleri, denge vb. üzerinden de düşünebilirsin. Ben bunların hepsini içine dağıtarak içine bırakmıştım ama, enerjisinden ben bakamadım. Daha sonra ise ayırma gereği buldum. Sergideki bir diğer işi de mekânda farklı, katalogda farklı, yarın, öbür gün bambaşka kurgulayabiliriz diyerek ele aldım. Doğada son dönemde genellikle kaybolmak için bulundum. Yanıma çok fazla eşya almaktan hoşlanmıyorum. Yine sergide, kendime ait oluşturduğum bir defterim var… Öte yandan eserlerimden çıkan maskeleme bantlarını da biriktirip, bir serî kâğıt iş yapıyorum sonrasında… Ortaya çıkan atıklar, bambaşka işlere dönüşüyor. Bu işlerde, bu sergideki kurgu bulunmuyor. Bunun gibi, doğa müzelerine gitmekten de hoşlanan biriyim ben.

Buradaki işlerin bir çoğu aynı zamanda belli bir deşarj anında üretilmişe benziyor. Bu anlamda kötü hissettiğinde, kötümser olduğunda ne üretiyor veya yaşıyorsun ?

Doğrusunu istersen, benim de çok kötü hissettiğim zamanlar oldu. Bir defa, bu süreçte çok yalnız kaldım ve bir insanın sürekli yalnız kalmasını çok sağlıksız bulanlardanım. Hele ki, bir kızım var, onun sorumluluğu da işin içine girince, hayatımda hiç bu kadar zorlanmadığımı gördüm. Ama, kendime her gün şunu dedim: “Buradan çıkacaksın, bu çözülecek.” Ve ben berbat durumda iken, bu işler, bu sergi ortaya çıktı. Ama, ben kötümser biri değilim galiba. Evet, çok şüpheciyim. Tabii bundan 10 yıl ve fazlasından evvelki işlerimde, daha korktuğum unsurlar oldu. Çok enteresandır, hamileliğimden sonra, yaşamın ne kadar kıymetli olduğunu ve keşfedecek sonsuz şeyin olduğunu fark ettim. Kapanıp, karanlıklar içinde kaybolmaktansa, sokakta kaybolmanın daha faydalı olacağını düşündüğüm bir süreç başlatmış oldum.

Bilgi: http://www.millireasuranssanatgalerisi.com/

YAZARIN DİĞER YAZILARI