Olasılığın gücü kime çalışacak?

Çarşamba, 27 Şubat, 2019
Bugüne kadar “olasılığın” gücünü iktidar, referandum sırasında pozitif, 24 Haziran’da negatif anlamda kullanmayı başardı. Olsa ne iyi veya olursa fena olur seçeneklerinden politik bir çıktı yarattı. Şimdi, yine ”beka davası” üzerinden “fena olur” olasılığını siyaset masasına sürüyor.

Son yıllarda her seçimde olduğu gibi, yine “bir şey olmaz” ile “bu sefer sürpriz” arasındaki uzun parkur açılmış durumda. Araştırmalar, analizler, hissiyatlar çok geniş bir yelpazeye yayılıyor, hatta bir kısmı parkur boyunca fazla geziniyor, farklı farklı noktalarda beliriveriyor. Seçimden sonuç bekleyenleri en sert şekilde azarlayanların bile araştırma rakamlarına ilgilerini saklayamadıkları görülüyor. Buna karşılık, 20 yıldır her adımını anketlerle ölçtüren Tayyip Erdoğan, araştırmalara ilgisini ve güvenini kaybettiğini söylüyor. Galiba, hayal kırıklıklarından veya kazalardan korunmak için “totem yapan” sayısı da hiç az değil. Önemli ve şaşırtıcı sonuçlar için sevinç de, endişe de, “yok canım olur mu öyle şey” denilerek yatıştırılmaya çalışılıyor. Ayrıca, daha önceki seçimlerden biraz daha farklı olarak, iktidar tarafından belirlenen atmosfer bu sefer daha az etkili, son aya girilirken bile çoklu ruh hali hâlâ devam ediyor. Sanki herkes başka bir seçime ilerliyor, başka bir seçimi takip ediyor gibi.

Bilindiği üzere iktidarın -Bahçeli tarafından çerçevesi çizilen- seçim stratejisi, bugün yürürlükteki “beka davası” söylemine dayanıyor. Çok erken ve yüksek dozda kullanıma giren kutuplaştırma dilinin şimdiden vardığı nokta, 31 Mart’a kadar nereye tırmanabileceğini belirlemeyi zorlaştırıyor. Erdoğan’ın “konsolidasyonu sürdürmemiz lazım” tespiti de, önemli bir iktidar bekası endişesine işaret ediyor. Dolayısıyla, iktidar genel seçimin bile üzerinde bir referandum tekrarı ruh haline çok daha yakın. Muhalefet partileri ayrı, adayları ise daha da ayrı bir seçim havasında. CHP’nin kendi seçmenini de çok kızdıran, ortaklaştırılması zor taktik yığını bir tarafta. Metropol adaylarının her birinin başka bir dille, başka önceliklerle ama neredeyse bağımsız kampanya yürütüyor olması diğer tarafta. İYİ Parti ve Saadet Partisi’nin 24 Haziran’da sözünü ettikleri iktidarın oy konsolidasyonunu çatlatma, yükselen dip dalga iddiaları yine yürürlükte. HDP’nin “kazanırken, kaybettirme” politikası devrede.

Seçim ne işe yarar? Neyi ölçer? Ölçü nasıl sonuç doğurur? Tartıya güven olur mu? Bütün bu sorular da yine gündemde. Erdoğan’ın bölgede ters etki yarattığı görülen kayyım tehdidini “halk geri verse de alırız” seviyesine çıkartması, seçim kurullarının kararları tartışmaları iyice tırmandırıyor. Bütün bu soruların çok haklı gerekçeleri olduğu gibi, neredeyse tamamının cevaplarının belirsiz olduğu ortada. Ancak, on yılda on kere sandık kuran iktidarın, seçimlere yoğun ilgisi, hatta bağımlılığı da açık. Zaferlerini, gücünü ve meşruiyetini de, korkularını, zayıflıklarını ve kaybetme riskini de -her neyi ölçüyorsa- bu tartıdan devşiriyor. İktidar seçime aşırı bağımlılığını, herkesi de bu ölçüyle hizaya sokarak yaygınlaştırmak istiyor. Bir taraftan tek siyaset alanı, tek ölçü haline getirilen seçimin önemini korumak; bir taraftan da değişmezliği gösteren bir kalkana çevirmek ikilemini hem besliyor, hem iyice içine gömülüyor. Fakat, öncekilerden farklı olarak iktidarın muhalefete göre bu seçime çok daha fazla önem atfettiğini veya böyle bir hava vermek istediğini izliyoruz.

Çeşitli nedenlerle daha önce oy verdiği partilere kızmış, küsmüş, heyecan göstermeyi istemeyen veya bundan korkan muhalefet seçmeninde de, iktidarın son birkaç seçimdir pek hareketlendiremediği, yüksek vaatlerle de, endişelerle de pek motive olmayan destekçilerinde de, merak uyandırıcı bir sessizlik hakim. Hangisinin sessiz hareketliliğinin seçim sonucunu belirleyecek olduğu sorusu da ortada duruyor. İlk araştırma sonuçları, iktidar partilerinin korumaya çalıştıkları konsolidasyonun epey gevşediğine, ekonomik kriz tablosunun beklenenden fazla etki göstermeye başladığına dair işaretler veriyor. “Uçup gideceğiz” diye çıkılan yolda, engelleri aşmak için öne sürülen “beka davası” bahanesi seçmeni yakalayamıyor. Her şeyi çözecek güçte olunduğu iddiası, hep ciddi sorunlar açmaya muktedir odakların varlığı teziyle zayıflıyor. Düşmanlar çuvalı genişletildikçe, inandırıcılık sorunu da büyüyor. Daha önceki seçimlerde de potansiyel olarak var olan tavandaki ve tabandaki iç gerilimler daha zor dengelenebiliyor. İktidara yakın diye bilinen bazı araştırmacılar da, bu tezleri destekleyen gözlemler paylaşıyor.

Mesela, Türkiye’nin en kalabalık altı şehri; İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya ve Adana’da -ki toplam nüfusun yüzde 40’ı- iktidarın belediye başkanlıklarını kazanamaması ihtimali ciddi ciddi dile getiriliyor. Böyle bir olasılığın gerçekleşmesi, hem ciddi bir oy yüzdesi değişimi, hem de beş metropolün iktidardan muhalefete geçmesi demek. Muhalefet seçmeni açısından, hayal kırıklığının yıkıcılığından sakınmanın veya tutarlı-ahlaki gelmeyen siyasi taktiklerin ortağı olmaktan kaçınmanın anlaşılmaz bir tarafı yok. Elbette, olanın içe sinmemesi, olamayacaktan endişe etmek ve bunu dillendirmek de herkes için hak. Fakat, anti-demokratik yöntemlerle el konulmuş bütün kayyım belediyelerini -yanına yenileri de eklenerek- kaybeden, 32 milyon insanın yaşadığı en büyük altı metropolün tamamını muhalefete kaptıran, bir süredir devam eden oy kaybında ciddi hızlanmayla yüz yüze kalan bir iktidar resmi, en radikal “bir şey olmaz” ekibinin bile sırtını dönebileceği bir tablo değil.

Her şeyin son derece kötü, gidişatın olandan bile beter, eldeki imkanların ve seçeneklerin çok geniş sayılamayacağı bir tabloda, bazen elde sadece “başkası da mümkün” ya da “neden olmasın?” cümlesi kalabilir. Şartlar ve önceki deneyimler tam tersini söylese de, olasılığın şaşırtıcı gücü de burada saklı. Olasılığın kendisi, onu yaratabilecek aktörlere inanılamasa da, sonucu yaratacak yol-yöntemlere büyük güven duyulmasa da örtülü bir enerji üretebiliyor. Bazen birincil sonucu önemsizleştiren stratejik bir amaç, bazen sadece ihtimalin kendisine hayat verecek bir hissiyat taşıyıcı oluyor. Bugüne kadar “olasılığın” gücünü iktidar, referandum sırasında pozitif, 24 Haziran’da negatif anlamda kullanmayı başardı. Olsa ne iyi veya olursa fena olur seçeneklerinden politik bir çıktı yarattı. Şimdi, yine ”beka davası” üzerinden “fena olur” olasılığını siyaset masasına sürüyor. Muhalefetin birlikte ve güçlü bir oyuncu olarak masaya oturmakta zorlandığı, ortak bir seçenek koyamadığı söylenebilir ama “başka olasılığın” hayaleti hâlâ havada, sokaklarda dolaşıyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI