Aydın Selcen
Aydın Selcen

Karga tulumba diplomasiyle Suriye

Çarşamba, 27 Şubat, 2019
Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Türkiye’yle hangi Suriyeli Kürtler terörist, anlaşamadık” deyiveriyor, “kaşığının” üzerinde “tek yön Şam” ibaresi kazılı 1998 Adana Mutabakatı “zokasını” işaret ediyor. “Katil Eset”, Astana ortağı Tahran’da 2010’dan bu yana ilk kez arz-ı endam ediyor. Özetle nasıl ettiysek, Suriye sahasında birbirine rakip iki güçlü takım Rusya ve ABD’yi, Türkiye’yi Fırat’ın doğusuna sokmamak önceliğinde buluşturup, adeta “ölüm grubuna” düşmüş zayıf takıma benzedik.

Diplomaside eskiden olduğu gibi kançılaryalar yerine bir numaraların daha fazla ön plana çıktığını görüyoruz. Ülkemizde özellikle böyle olsa da küresel bir gelişme bu. Hem iletişim devrimi, hem ulaşım hızının artışı, hem de gelişmelere anlık tepki verilmesi (bu sonuncu farklı açılardan tartışmalı olsa da) baskısı çağdaş diplomasinin biçimini bu yönde değiştirdi.

Diplomatın da türleri farklılaştı. Kalem efendisi olmaktan, ayağı toprağa basan (“expeditionary”) hariciyeci yönüne bir evrim var. Elinizdeki oyuncu sayısına göre aslında, futbol yorumcusu deyişiyle, “oyunun her iki yönünü de oynayan” demek belki daha doğru. Görev yaptığı ülkenin dilini konuşan, oranın kültürüyle hemhamur olmuş, hızlı düşünüp hızlı yazan ama aynı zamanda uluslararası platformlarda kendi ülkesini temsil yeteneğini haiz, başkentinde görev yaparken de karar alıcıyı “kenarlardan besleyebilen” bir memur türü.

Eğilim kabaca iyi-kötü yukarıda betimlemeye çalıştığım gibi ama değişmeyenler de var. Yüzyılların imbiğinden geçen üslup meselesi bunlardan biri. Sonra, ta Sun-Tzu’ya kadar geri götürülebilecek taktiksel ve stratejik yaklaşımlar da böyle. Futbol ne kadar gelişse de, sonunda “çalım” dediğiniz nedir? Çalım atan oyuncu, karşısındakinin gözüne, ayağına bakıp, kendi beceri ve süratini kullanarak ayağındaki topla birlikte onu geçmez mi? Yanıltma, rakibi hamleye zorlayıp, yersiz hamlesini avantaja çevirme işi değil midir “çalım” özünde? Diplomaside de heveskâr olan, işgüzar olan çalımı yer.

Etkinlikle, işgüzarlık arasında bir fark olmalı. Bir numaranın kapalı kapı ardında muhatabına neyi, nasıl söylediğiyle, takımının muhatapları işi götürme biçimi de öyle. Racon kesen, posta koyan diplomasi olmaz. Güneşli bir günde berrak denizin dibindeki kumlarda yatan koca kafalı kırlangıç, önünden tatlı tatlı dalgalanarak giden kaşığın pırıltısını görünce, iştahına, içgüdüsüne hakim olamayıp, balık zannıyla atlar, tek hamlede üçlü zokayı yutup, güzel bir buğulama olmak üzere metrelerce yukarıdaki sandalın livarının yolunu tutar. Oysa tüm haşmetiyle yattığı dipte çevresindekilere bariz üstünlüğü vardır. Demek ki, bazen az yapmak, hiç yapmamak aslında çok yapmaktır.

Aynı zamanda, bir takım işi diplomasi. “Total Futbol”, Rinus Michels’in zihninden mi çıktı, yoksa başta Cruyff o olağanüstü isimler bir araya gelince mi belirdi, yahut her ikisi de mi diye halen konuşulur. Her hal ve kârda, beklerin de ileri geri oynadığı, stoperlerin de kafaya koştuğu, hücumcuların da pres yaptığı, adam kovaladığı bir oyun anlayışı artık yerleşti. Hızı, sertlik ve beceri düzeyi de sürekli artıyor. Kafayı kaldırıp düşünecek, şapkadan tavşan çıkartacak zaman olmadığı için, daha on yaşlarından itibaren yapılmış alıştırmalar otomatik olarak devreye giriyor. Bugün sahada düşük çoraplarıyla Socrates’lerin, Platini’lerin ayakta kalabileceklerini düşünebilir miyiz? Diplomasi de öyle.

Belki tribünden değil ama ekrandan izlediğimiz üst düzey maçlarda, blokların akordeon gibi birbirlerine yakınlaşıp uzaklaşmalarını, görülmeyen bir petek üzerinde değişken üçgenlerin kurulduğunu, tüm bunların yine bizim bilemediğimiz ancak yorumlayabildiğimiz bir plan dahilinde topu karşı kaleye götürmek üzere durmaksızın yinelendiğini görüyoruz. Diplomasi ilmekleri de böyle işliyor: Ulusal çıkarları gözeten bir plan dahilinde. Ancak kuşku yok ki gidip Noucamp’ta Barcelona’ya karşı oynayacağınız oyunla (eğer o sıklette değilseniz), gelip kendi sahanızda (misal) Akhisar’a karşı kuracağınız oyun birbirine benzeyemiyor, benzememeli.

Nitekim, Türkiye “orta sıklet” bir ülke. Etkin diplomasi önce aynaya bakıp bu gerçeği anlamak ve içselleştirmekten başlıyor. “Silahı çeker muhatabın şakağına dayarım, gerisine karışmam, ya herru ya merru” kafasıyla yahut diyelim bir tinercinin karanlık bir arka sokakta denk geleceği bir MMA şampiyonunu “psikopatın feriştahıyım, keserim ulan” diyerek elindeki cam kırığıyla ürkütmesine öykünerek oyun kurabileceğinizi düşünebilirsiniz. Ancak hem bugünlerin yarınları vardır hem diplomaside asıl sermaye itibar, güvenilirlik ve tutarlılıktır. Karga tulumba çıkılan yolda, zokayı yutmak, yerli yersiz paça-kasnak deneyeyim derken göbeğin apansız göğü görmesi kuvvetli olasılıktır.

İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan, belediye seçimleri için gezdiği ilçelerde Fırat’ın doğusu için “ha bugün, belki yarın…” diyor, sonra aynı günün akşamı ABD Başkanı Trump ile konuşup “seçimden sonra belki giderim Vaşington’a ama ‘önden sen buyur’ dedim” diye açıklama yapıyor. Milli Savunma Bakanı Akar, Vaşington’da muhataplarıyla görüşüp, gayet sade suya tirit “şunu hatırlattık, bunun altını çizdik” derken, Trump Türkiye’yi S-400 alınırsa F-35 programının dışında bırakacak yasa taslağını imzalıyor. İçişleri Bakanı Soylu, ABD’nin Karayılan’a zehirli silah (?) verdiğini “hadi yok desinler” vurgusuyla duyurup, “önümüzdeki günlerde ABD’nin PKK ile nasıl ilişki kurduğunu açıklayacağız” diye gürlerken, ABD ve Avrupalı NATO müttefiklerimizin Türkiye’yi Suriye dışında tutacak “güvenli bölge” planı üzerinde çalıştıkları öğreniliyor.

O arada, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Türkiye’yle hangi Suriyeli Kürtler terörist, anlaşamadık” deyiveriyor, “kaşığının” üzerinde “tek yön Şam” ibaresi kazılı 1998 Adana Mutabakatı “zokasını” işaret ediyor. “Katil Eset”, Astana ortağı Tahran’da 2010’dan bu yana ilk kez arz-ı endam ediyor. Özetle nasıl ettiysek, Suriye sahasında birbirine rakip iki güçlü takım Rusya ve ABD’yi, Türkiye’yi Fırat’ın doğusuna sokmamak önceliğinde buluşturup, adeta “ölüm grubuna” düşmüş zayıf takıma benzedik. Suriye’de anahtar sözcük artık “istikrar” ve Türkiye de istikrara katkı yapan değil kırılgan ve pahalı istikrarı bozma potansiyeli taşıyan unsur olarak görülüyor. Miyopik bir yaklaşımla ABD ile Rusya’yı birbirlerine karşı kullanma esnaflığı, Rusya’nın elinde Batı ittifakını zayıflatma gerecine dönüşmekle sonlanıyor.

Üstelik tanzim-satış önlerindeki bereket kuyrukları, UEFA’dan bizim takıma “transfer yasağının” kapıda olduğunu hatırlatıyor. Yol işaretlerini doğru okumama, faullü oynamayı “sert savunma” sanma yanılsamalarını sürdürürsek “küme düşürme” de gelebilir. Hoş, bu kafayla düşürülmesek de kendimiz düşmeye teşneyiz ayrı. Diplomaside değişmeyenlerden biri de üslup. Hemingway’in sözüydü yanılmıyorsam, “cesaret, baskı altında zarafettir” diye. Eskinin emperyali bir sarayda davet edildiğiniz bir resmi yemekte, ceketinizin mendil cebinden tahta kaşığınızı çıkarıp “ben yeniçeri torunuyum ulen” diye naralandığınızı düşünün. En fazla güldürürsünüz dünyayı kendinize, kimse “o ne özgüven öyle, hay maşallah” demeyecektir.

Kimi kurt büyükelçiler “dar penceremizden görülebildiği kadarıyla” diye bağlarlardı merkeze çektikleri telgrafları. Hatta hatırlıyorum biri, “tefsirle yetki üretemiyorum” diye yazarak adeta çaresizliğini haykırmıştı. Daha önce de değinmiştim, o devirde “biz fotoğrafı çekip önlerine koyalım, Ankara değerlendirsin kardeşim” yaklaşımı baskındı. Şimdi bilmem ki objektifin netlik ayarını yapıp, deklanşöre basabilen de kalmış mıdır? Zira “yürek mi yedin?” diye sorabilirler adama. Ne bileyim, kendi kendine hayıflanma gibi yazı olmuyor, haşa “yürek yemişlik” iddiamız filan da yok ama bu takım da bıktırdı birader. Ne yenilgide zarif, ne olumlu oyun kurgusunun ipuçlarını verir, bloklar arası bağlantısı zayıf, taktik varyasyon desen yok, ya doldur-boşalt oynar, ya “bal yapmayan arı” gibi çalım çalım gider taca çıkar, durur. Biz de burada duralım, durduk.


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI