Saliha Aydeniz: AKP üzerinde müttefiklerinin kayyımı var

Cumartesi, 23 Şubat, 2019
Leyla Güven’in açlık grevine dikkat çekmek için yürüyüş yaparken kendisine müdahale eden bir polis memurunun elini ısırdığı için iktidarın “terörist” ilan ettiği HDP Diyarbakır milletvekili Saliha Aydeniz, olayı bir öz savunma olarak değerlendiriyor ve ekliyor: “Ama sonradan bakınca hoş olmayan bir durum olduğunu düşünüyorum.” AKP üzerinde müttefiklerinin “kayyımı” olduğunu düşünen Aydeniz’e göre Kürtlerin “Kürt sorununu çözemeyen, çözülür” sözü ise bir ezber değil.

13 Şubat’ta Van’da HDP’li dört milletvekilinin gerçekleştirmek istediği yürüyüşü engelleyen polis, oturma eylemi yapan Diyarbakır Milletvekili Saliha Aydeniz’in elindeki Leyla Güven fotoğraflı önlüğü almaya çalışınca yaşanan olay Aydeniz’i iktidarın hedefi haline getirdi. Saçını çekip önlüğünü almak isteyen bir polisin elini ısıran Aydeniz, açıkça terörist ilan edildi.

Yerel seçimler yaklaştıkça ve Hakkâri Milletvekili Leyla Güven’in Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle başlattığı açlık grevi kritik aşamaya geçtikçe iktidarın tutumu da sertleşiyor. Kolluk güçleri, yerel seçim sath-ı mailinde HDP’nin bölgedeki faaliyetlerine karşı sert uygulamalara girişiyor.

Diğer partilere mensup milletvekilleri için işletilen hukuk, HDP’li milletvekilleri söz konusu olunca rafta bırakılıyor. Peki 21 yıl devlet memurluğu yaptıktan sonra KHK’yla ihraç edilen ve 24 Haziran’da milletvekili seçilen Aydeniz, hem kendisine yönelik tepkileri hem de iktidarın uygulamalarını nasıl değerlendiriyor? Kendisini hedef haline getiren olay nasıl yaşandı? Saliha Aydeniz’le Diyarbakır’ın çoğunluğu yıkık Sur İçi’nde buluştuk ve maruz kaldıkları uygulamaları konuştuk…

HDP milletvekilleri bir süredir Hakkâri milletvekili Leyla Güven’in kritik aşamaya gelen açlık grevine dikkat çekmek üzere yürüyüşler, basın açıklamaları yapmak isterken polis müdahalesiyle karşılaşıyor. Hukukçu Kerem Altıparmak bunun üzerine üzerine şöyle yazdı: “Türkiye’de artık iki tür milletvekilliği var. Normal vekiller ve HDP’li vekiller. İlk gruptakiler Anayasanın ve devletin koruması altında. İkinci gruptakilerin ise dokunulmazlığı kaldırılabilir, hakaret edilebilir, polis her türlü fiziksel müdahaleyi yapabilir, yolunu kesebilir.” Siyasi faaliyet yürütürken ne tür uygulamalarla karşılaşıyorsunuz?

Herkes için aynı hukukun işlemesi gerekirken HDP’li vekillere ayrı bir hukuk uygulandığı çok açık. Biz bu tür kısıtlamaları da şahsi görmüyoruz. HDP üzerinden Kürtlere, Kürtler üzerinden de tüm Türkiye halklarına bir mesaj veriliyor. “Hak, hukuk, adalet, eşitlik talep ederseniz sizin de başınıza bunlar gelir” mesajıdır bu. 2015 yılından beri doğrudan bir savaş hukuku işletiliyor. Kanunen milletvekiline tanınan dokunulmazlık hakkı, herkese tanınan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı muhalefet yürütenler için işletilmiyor. Son üç yıldır Kürtler baskının her veçhesini gördü. Kürt sorununun demokratik, barışçıl yollardan çözümüne ilişkin atılan her adım savaş hukukuna çarptı. Bunun düğüm noktası da sayın Öcalan’a yönelik tecrittir.

Nasıl yani?

Diyarbakır Milletvekili Saliha Aydeniz

2013-2015 yılları arasında sayın Öcalan, demokratikleşilmeden Kürt sorununun çözülmeyeceğini anlatmaya çalıştı. Nitekim o dönemde toplumun tüm kesimleri “evet, sorunlar konuşularak çözülebilir, bu ülkeye demokrasi gelebilir” inancında mutabık kalmıştı. O sürecin yaratmış olduğu savaşsız çözüm umudu 7 Haziran seçimlerine yansıdı. 7 Haziran, Türkiye’nin tekçileştirilemeyeceği, bu ülkede farklı kültürlerin, halkların, inançların bulunduğu mesajı taşıyordu. Fakat 8 Haziran itibariyle tekçi zihniyet, Türkiye’nin bu gerçekliğine karşı konum aldı ve 1 Kasım’da seçime gitme kararı alındı. HDP’ye yönelik kuşatma, milletvekillerine yönelik çifte hukuk o tarihten itibaren işletilmeye başlandı. Fakat tüm bu süreçte uygulanan hiçbir faşizan uygulamanın HDP siyasetini, Kürtlerin demokrasi taleplerini durdurmadığı da görüldü. Baskılar, zindanlar, terörize etme girişimleri, ötekileştirme bu yürüyüşü durduramadı. Hatta Kürtler açısından ölüm bile öldü, hükmünü yitirdi.

‘AKP ANA HEDEFİNİ BİR TÜRLÜ BAŞARAMIYOR; BİZİ BARAJ ALTINDA BIRAKAMIYOR’

Peki bu sürecin HDP ve Kürt siyaseti üzerinde bıraktığı iz ne oldu?

Sadece bizler açısından da değil, “Türk usulü” denen Cumhurbaşkanlığı sisteminin ülke genelinde etkilerini görüyoruz. Fakat elbette esas hedef, Kürtlerin tüm kazanımlarının ortadan kaldırılması. On bine yaklaşan üyemiz, milletvekilimiz, belediye başkanımız, eş başkanlarımız hapiste. Ama buna rağmen hâlâ siyaset yapmakta direniyoruz. AKP, ana hedeflerinden birini bir türlü başaramıyor; bizi baraj altında bırakamıyor. Halkın sesi olan HDP’yi baraj altında bırakma çabasıyla çok seslilik yerine tek seslilik hedefleniyor.

Açlık grevleri kritik aşamaya geldi. Şu an grevde kaç kişi var?

Türkiye’deki sayı 317.

Bunların kaçı hapishanede?

Leyla Güven hariç hepsi hapiste. Tabii Kanada’dan Hewlêr’e, Strazburg’a kadar dünyanın çeşitli bölgelerinde de bu greve dahil olanlar var. 7 Kasım’daki duruşmasına kelepçeyle getirilmeyi reddetmişti Leyla Güven. SEGBİS’le katıldığı duruşmada da o gün itibariyle açlık grevine başlayacağını ilan etmişti. Çünkü şu an Türkiye’de yaşanan antidemokratik girişimin kaynağında Öcalan’a yönelik tecridin olduğunu vurgulamıştı.

‘MİLLETVEKİLLERİ OLARAK HUKUKUN İŞLETİLMEYİŞİNİ HER GÜN DENEYİMLİYORUZ’

Öcalan ne zamandır avukatlarıyla görüştürülmüyor?

2011’den beri avukatlarıyla görüştürülmüyor. 5 Nisan 2015’ten bu yana da tecritte. Çünkü Kürt sorununun demokratik yol ve yöntemlerle çözülebileceğine ilişkin görüşlerinin dışarıya yansıması istenmiyor. Türkiye bu nedenle bizzat kendi hukukunu çiğniyor. Leyla Güven ve açlık grevindeki tüm arkadaşlar, Türkiye’nin kendi hukukunu, Anayasasını işletmesi dışında bir talepte bulunmuyor. Bu hukukun işletilmeyişini biz vekiller olarak her gün deneyimliyoruz.

Sizce Leyla Güven niçin serbest bırakıldı?

Leyla arkadaşımız, Türkiye’nin Afrin’e girmesine karşı ifade özgürlüğünü kullandığı için Ocak 2018’de tutuklandı. Siyasi konjonktürde herhangi bir değişiklik olmadığı halde 25 Ocak 2019’da tahliye edildi. Çünkü onun başlattığı açlık grevi hızla yayılıyor.

 

Açlık grevlerinin tecridin kaldırılmasını sağlayacağını düşünüyor musunuz?

2012 öncesinde de yine bir tıkanmışlık vardı. O zaman da başlatılan açlık grevi yayılmış, toplumsallaşmış ve grev Öcalan’a yönelik tecridin kaldırılmasıyla sonuçlanmıştı. Daha da ötesi bu grevden sonra bir çözüm süreci başlamıştı. Keza 2016’da da elli siyasetçi tecride karşı açlık grevi başlatmış, 8. gününde Mehmet Öcalan’ın İmralı’ya gitmesine izin verilmesiyle sonlandırılmıştı. Elbette şu anda AKP, MHP ve derin güçlerin oluşturduğu militarist ittifakın varlığını gözardı edemeyiz. Fakat mevcut açlık grevinin toplumsallaşacağını bildikleri için 12 Ocak 2019’da yine Mehmet Öcalan’ın İmralı’ya gitmesine izin verildi. Ardından, ne kendisinin ne de avukatlarının katıldığı bir duruşmayla Leyla Güven tahliye edildi. Fakat Leyla arkadaşımız aylar, yıllar sonra yapılan 10-15 dakikalık görüşmeyle tecridin kaldırılmış olmadığını ifade ederek eylemine devam etti, ediyor. Türkiye’nin kendi yasalarını, hukukunu işletmesi lazım. Bu ülke kanunlarına göre her tutuklu ve hükümlü avukatıyla, yakınlarıyla görüşme, telefon kullanma hakkına sahip.

‘AKP’NİN ÜZERİNDE MÜTTEFİKLERİNİN KAYYIMI VAR’

Sizce AKP, yerel seçimler öncesinde, müttefiki MHP’nin tepkisini de göze alarak böylesi bir adım atar mı?

AKP’nin üzerinde müttefiklerinin kayyımı var. Dikkat ederseniz Perinçek uzun süredir devleti kendilerinin yönettiğini imâ ediyor, Erdoğan’ın kendi çizgilerine geldiğini söylüyor. Fakat Erdoğan’ın buna karşı net bir itirazı hiç olmadı. AKP, iktidarını sürdürmek için girdiği ittifak ilişkileriyle aslında kendisini bitiriyor. Kürtlerin “bu sorunu çözemeyen, çözülür” lafı bir ezber değil. Geçmişte de Kürt sorununu çözme vaadinde bulunup savaş politikasına yönelen iktidarları gördük. Çoğunun ismi bile anılmıyor artık. Aynı şekilde bu sorunun çözümsüzlüğü üzerine kurulan nice ittifaklar çöktü. AKP de bunu görüyor ama bu süreci götürebildiği yere kadar götürmek, ömrünü hukuksuzlukla uzatmak istiyor. Ama bu ülkede farklı halklar, inançlar ve bunların farklı talepleri var. Hiçbir yöntem bu kadar farklılığı tektipleştirmeyi başaramaz. Şu anda HDP’yi fiilen kapatmaya çalışıyorlar. Her türlü baskıyı devreye koyuyorlar ama yine de başaramıyorlar.

‘BENİMKİ BİR ÖZ SAVUNMAYDI AMA HOŞ OLMAYAN BİR DURUMDU’

Terör örgütünün mensuplarından bir milletvekili bayan”, “örgütün şehir kadrosundan sözde bir milletvekili.” Erdoğan’ın şahsınıza yönelik bu sözlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu sözleri şahsi almıyorum. 15 Şubat’ta farklı kollardan Diyarbakır’a doğru yaptığımız ve Leyla Güven’in açlık grevine dikkat çektiğimiz yürüyüşün toplumsallaşması engellenmek, kriminalize edilmek isteniyor. Ben 6 milyon yurttaşın oyunu alan, Meclis’in üçüncü büyük partisinin milletvekiliyim. Aynı zamanda 21 yıl boyunca bu ülkede devlet memurluğu yapmış, 29 Ekim 2016’da KHK’yla da ihraç edilmiş bir sağlık emekçisiyim. Aynı KHK’da, 23 yıllık öğretmen olan eşim de ihraç edildi ve şu anda köyde hayvancılık yapıyor. 21 yıllık memurluğumda da sendikal mücadelenin aktif üyesi oldum. Leyla Güven’in eşbaşkanı olduğu DTK’nın Sağlık Meclisi’nde görevler aldım. Bu mücadelemi de devlet memuru olarak yürüttüm, çünkü hiçbiri memuriyetle çelişmiyordu. Fakat 21 yıl devlet memurluğu yapmış, halkın oylarıyla milletvekili seçilmiş birini “terörist”, “örgütün şehir kadrosu” diyerek illegalize etmeye çalışıyorlar.

‘POLİS BİZE ‘KANUN BENİM, DEVLET BENİM’ DİYOR’

Sizin hedef gösterilmeniz, bir polis memurunun elini ısırmanızla başladı. O gün tam olarak ne oldu?

Ben o olayı bir öz savunma olarak değerlendiriyorum ama sonradan bakınca hoş olmayan bir durum olduğunu düşünüyorum. Bir kere olayın öncesini anlatmak istiyorum. Bizler 13 Şubat’ta çeşitli yerlerden Diyarbakır’a doğru yürüme kararı almıştık. Ben de DTK Divan Üyesi olarak, DTK Eşbaşkanı Leyla Güven’i temsilen diğer milletvekili arkadaşımız Sait Dede’yle birlikte Hakkâri’den yola çıktım. Hakkâri binamızdan dışarı çıktığımız andan itibaren binlerce polis tarafından yolumuz kesildi. Üstelik biz sadece iki milletvekili olarak yürüyeceğimizi söyledik. Fakat buna rağmen il binamızdan ve kapıdan dokuz arkadaşımızı gözaltına aldılar. “Yürürseniz, bunları tutuklarız” dediler. Anayasanın 34. maddesine göre beni engelleyemezsiniz. Yürürüm, suç işliyorsam soruşturma başlatılır, fezleke hazırlanır. Bu ülkenin kanunları var, dediğimizde “kanun benim, devlet benim” yanıtı alıyoruz. Her yerde bize söylenen bu: “Kanun benim, devlet benim, sizi yürütmeyeceğim.” Diyarbakır’a gelene kadar her il ve ilçede bununla karşılaştık.

Yürüyüşünüze kitlesel katılım oldu mu?

Bitlis’te biz vekillerin etrafında etten duvar ören polisin bir şefi “benim etrafımda binlerce polis var, niye sizin etrafında halk yok” diyordu. Fakat halk nasıl katılsın? Bırakın halkın katılımını, ne olduğunu merak edip bakanlar bile gözaltına alınıyordu.

Size yönelik herhangi bir hakaret oldu mu?

Benim etrafımı sarmalarından daha büyük hakaret olur mu? Ben milyonların temsilcisi olarak oradayım. Keza benim yasal haklarım var, bunların kullandırılmaması da hakarettir. Yol boyunca yüzlerce kolluk gücü, elinde uzun namlulu silahlarla yüzü maskeli şahıslar vardı.

Diyarbakır’a konvoyla mı geliyordunuz?

Hayır, Hakkâri’den tek araçla iki vekil olarak çıktık. Van’dan üç araçla, dört vekil olarak yola devam ettik. Bitlis’te de Ağrı ve Iğdır’dan gelen vekillerle buluşup sekiz milletvekili olarak 6 araçla Diyarbakır’a geldik. Zaten biz de kitleselleştirmek istemedik. Temel derdimiz, açlık grevinin kritik aşamasına gelen milletvekilimiz Güven’e dikkat çekmekti.

 

‘POLİS SAÇIMI SERT BİR ŞEKİLDE ÇEKİNCE ELİNİ ISIRDIM’

Peki polis memuruyla yaşadığınız olay nasıl gerçekleşti?

Van’daki il binamızdan çıkarken tazyikli suyla, biber gazıyla müdahale edildi. Parti yöneticisi iki arkadaşımız gaz kapsülleriyle yaralandı. Biz milletvekilleri olarak üzerinde Leyla Güven’in fotoğrafının bulunduğu önlüklerle yürümek istedik. “Önlükleri çıkarmazsanız yürütmeyeceğiz” dediler. Seçilmiş bir milletvekilinin fotoğrafından bile korkuyorlar yani! Fakat biz önlükleri çıkarıp dört milletvekili olarak yürümeye devam ettik. Yürüyüşümüz bitmek üzereyken, şehir merkezinde tekrar önümüzü kesip bizi ablukaya aldı polis. “Zaten yürüyüşümüz bitmek üzere” dediğimiz halde, “Hayır, buradan aracınıza binip gideceksiniz” dediler. Bunun üzerine dört milletvekili olarak oturma eylemi yaptık. Bu sırada Leyla Güven’in fotoğrafının bulunduğu önlük dizlerimin üstündeydi. Önlüğü benden almak isteyen polis müdürünü engelledim. Daha sonra arkamdaki kadın polis dizlerimin arasındaki önlüğü almak üzere uzandı. Önlüğü bırakmayınca da saçıma asıldı ve sert bir biçimde çekmeye başladı. Elimdeki görüntülerde de var, “saçım, saçım” diye bağırıyorum. O sırada diğer eli de yüzümün önündeydi. Montunun üzerinden bileğini ısırdım. Ama öyle manipüle edildiği gibi yaralanmasına sebebiyet verecek bir sertlik söz konusu değil. Benim yaptığım tamamen öz savunmaydı. Ben milletvekiliyim ve oturuyorum. Bırakın bana dokunmasını, müdahale etmesi yasak zaten. Ama kimse bu yasağın hiçe sayılmasından söz etmiyor tabii.

 

Ertesi gün geldiğiniz Diyarbakır’da bu sefer sizi takip eden bir polis yüzünden yere düşürüyorsunuz. O olay nasıl gerçekleşti?

Ağır çekimlerden bakarsanız, biri sivil giyimli iki polisin bilinçli bir biçimde beni yere düşürmeye çalıştığı görülüyor. Öncesinde sivil polis çelme takıyor ama bana yetişemiyor. Sonra yanındaki polise bilinçli veya değil, çarpıyor. Resmi giyimli polis kayıp düşerken bilinçli olarak ayağını önüme kırıp beni düşürüyor. Fakat bununla ilgili usulen bile bir soruşturma açılmış değil. Hep dediğim gibi, mesele bizim şahsımız değil. Bizim üzerimizden topluma mesaj veriyorlar. Her türlü demokrasi talebini kriminalize etmeye çalışıyorlar.

Böylesi bir ortamda yerel seçime hazırlanıyorsunuz. Bölgede seçim çalışmaları yaparken ne tür kısıtlamalarla karşılaşıyorsunuz?

Elbette 31 Mart’a olağan bir ortamda gitmiyoruz. Tutuklu yöneticimizin, aktivistlerimizin olmadığı neredeyse hiçbir il ve ilçe kalmadı. Siyasi operasyonlar hiç hız kesmedi. Her gün gözaltı ve tutuklamalar yapılıyor. AKP buralardaki seçim çalışmalarını kayyımıyla, valisiyle, kaymakamıyla, komutanıyla yürütüyor. Ama biz tüm bu şartlara rağmen 31 Mart’tan, belediyeleri kayyımlardan almakla değil, büyük bir zaferle çıkmayı hedefliyoruz.

İrfan Aktan ve Saliha Aydeniz

‘HALK, BİR DAKİKALIĞINA DA OLSA BELEDİYELERİ KAYYIMDAN ALACAĞIZ, DİYOR’

AKP’nin pek çok yerde kayyımları aday göstermesini nasıl yorumluyorsunuz?

Kayyım güya işlerin yürümediği bir bölgeye devletin memur atamasıdır. Fakat AKP’leşen bir devlet veya devletleşen bir AKP söz konusu. Bu topraklara kayyımlar, Kürtlerin edinmiş olduğu tüm kazanımları yok etmeleri için gönderildi. Kayyım atanan yerlerdeki ilk uygulama, anadilimize yönelikti. Kürtçe tabelaları kaldırdılar. Kadınlara yönelik birimlerin kapısına kilit vurdular. Tarihi yerleri harap ettiler. Atanan pek çok kayyım yolsuzluğa, ranta bulaştı. Bu yolsuzluklarıyla ilgili haberler basına, kamuoyuna yansıyınca mesela Diyarbakır Kayapınar’da, Mardin Artuklu’da, Van’da bizzat kendilerinin değiştirmek zorunda kaldıkları kayyımlar oldu. Fakat AKP kayyımları aday göstererek kendisini çıkmaza sürükleyen bu politikasının arkasında durduğunu göstermeye çalışıyor. Kazanmayacağını kendisi de biliyor ama oylarını artırmak için her türlü yola başvuruyor. Seçmen kaydırarak, seçim çalışmalarını devletin zor aygıtlarıyla yürüterek… Bir binada neredeyse bir ilçe nüfusu kadar seçmenin kaydedildiğini görüyoruz. Tek daireye iki yüz seçmen kaydı yapılmış. Keza “yine kayyım atarız” diyerek seçmenin sandığa ilgisini azaltmaya çalışıyorlar. Fakat halktan en çok duyduğumuz söz şu: “Bir dakikalığına bile olsa o belediyeleri yine alacağız ve AKP’ye, kayyıma meşruiyet vermeyeceğiz. Sonrasında ne yaparlarsa yapsınlar!” Halk, kayyım politikasını, irade gasbını reddettiğini dünyaya göstermek istiyor.

Yani yerel seçimler bir tür referandum olarak mı görülüyor?

Elbette öyle görüyor. Ama AKP de bu seçimi kayyım politikasının referandumu olarak ele alıyor. O yüzden bize karşı kamunun tüm olanaklarını kullanıyorlar. Büro açılışlarımıza kitlesel katılım oluyor, “mitinge dönüştürdünüz, müdahale ederiz” diyorlar. Aday tanıtım toplantılarımızı engellemeye çalışıyorlar. Gittiğimiz yerlerde elektrikleri kesiyorlar. Yönetememenin acizliğini şiddet aygıtlarıyla gizlemeye çalışıyorlar. Bütün bu uygulamalar yüzünden toplumda büyük bir sessizlik olabilir. Baskılar yüzünden insanlar sokağa çıkamıyor da olabilir. Ama sessizliğin sandıkta bozulacağını görecekler.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI